İnsan korkudan gelen yalnızlığa sahip bir varlıktır. Bu korkuyu def edebilmek için yan yana gelir ötekiyle. Ancak içe kapanma ve kendini izole etme arzusu da yine bu korkudan kaynaklanır. Kendinden başkalarıyla diyalog hâlinde olmaya ara vermek, dünyayla temas hâlinde olmayı kesmek kişinin korkudan ileri gelen kaygılarını dindirebilir gibi görünür kimi zaman, fakat kimsenin olmayışı yalnızlık cehennemini de getirebilir yeri geldiğinde ya da ötekilerdir bu yalnızlık cehennemini doğuran. Hayattaki dayanaklarını bir başkasında arayanlardır korkanlar, korkularının esip geçmesini dileyenlerdir kaygı girdabının içine düşenler. Issız bir mekânda özlemi barındırandır korkunun kendisi. Sesler kesilir, kaygı başlar ya da sesler zuhur eder ve korku başlar, tiranlığını ilan eder. Başkaları karşısında gerçekleşen bu zar atımının içinden yalnızlık çıkar bir şey çıkacak olursa da. Sırrına erilemeyecek yalnızlıklar bunlar; bir yerde başlayan, kaybolan ve tekrar sahne alan. İlk ne zaman hissettirmiştir kendini, tüm bedeni alıkoyabilen gücünü, kaynağı belirsiz. Ortaya atılmışlığın kaçınılmaz varış noktası.
Paradiseꓽ Hope da Paradise Üçlemesi’nin diğer iki ayağında olduğu gibi insanın yeryüzü cehennemindeki kaybolmuşluğunun, kendisine yer bulamamışlığının imgelenişidir. Büyük bir telaşa mahal bırakmadan, Melanie karakterinin ötekilerle kesişen yalnızlığının sahnelenişidir. Çevresindekiler de en az onun kadar eğretidir sahnede: Bir beden yığınının teşhirine malzeme olmaktan öteye gidemeyen et kütleleridir kurumsallaştırılmış zayıflama hapishanesinde. Koğuşu andıran yatakhanenin içinde, yalnızlığın kesişimselliğinde el yordamıyla kendilerini noktalama uğraşındadır bu bedenler. Kendilerini geçerli kılabilecek uzaklara uzanma uğraşındadırlar.
Ulrich Seidl’ın bir tür yalnızlık belgeseline dönüştürdüğü bu filmin imgeleri vaat ettiği hiçbir şeyi vermez izleyicisine. İnsan bedeni gibi ölçülebilen bir şeymişçesine kurguya dönüşen hayat, kutsal metinlerde sunulan aşktan, inançtan ve umuttan yoksun bırakmıştır kendini. Belirsizliğe dair mahcubiyeti yıkma telaşıyla söndürmüştür içindekilerin alevini. Melanie de sömürgeleşmenin bilincinden yoksun bir kadın olarak Kenya’da aşk arayışında olan ve süreç içinde bir seks tacirine dönüşen annesi gibi (Paradise: Love), insanlara günah çıkartma misyonunu kendine rol biçen teyzesi gibi (Paradise: Faith) umutsuz bir hayalperesttir. Avusturya’nın dağlık bir bölgesinde, bir zayıflama kampında, ergenliğin ve tecrübesizliğin insanı bilme arzusuna ittiği bir mekânda, tecrübe edebilme cesaretini gösterip gösterememe hâlinde yalnızlığıyla baş başa bırakılır o. İnsan belki de en çok cesaretinin sınandığı yerde, kendi arzusu ve itkisine uygun hareket edemediği vakit hisseder bu tür bir yalnızlığı. Kişiyi ergenlikten yetişkinliğe taşıyabilecek tecrübeler “kendi olma” iddiası barındıracağından, tam da o yerde eyleminin bilinçliliğinden emin olması ve onu kabullenmesi gerekir Melanie’nin. Tecrübe şarkıları söyleyen oda arkadaşlarının içinde kendi hikâyesini yaratma amacı güder o: İnsan bedeninin dışsallığıyla ilgilenilen bir yerde içindeki boşluğun doldurulması kaygısını taşır anbean.
İnsanların birbirine bağlı varlıklar olduğunu söylemek artık insana baygınlık veren bir durum olsa da “her birimizin içinde yalnızlığın yarattığı bir mekân vardır; denizin enginliğiyle ölümün sessizliği ahenkle yalnızlığa yansır, ancak en derin yalnızlık, uç bir gizliliğe kapanıp da, sonlu da olsa kendi sonsuzluğunda kendi kendisiyle yüzleşen, kendi sınırları tarafından engellenmiş olan, hatırlanması olanaksız sınırlarıyla sadece sezilmiş olan ruhun yalnızlığıdır.”1 Melanie de ölüm sessizliğinin hâkim olduğu koridorlara sahip zayıflama kampında o tek renk yalnızlık mekânlarından geçer, diğer tüm zayıflamaya yemin etmiş ergenler gibi. Bir odanın içinde bir araya gelişlerine dek de seslerini duyamadığımız kimselerdir bunlar. Sıraya dizilir, komut alır ve harekete geçerler. Askeri bir düzen içinde ruhun yalnızlığını duyumsarlar. Melanie de bu duyumsamayla yüzleşerek her defasında kurum doktorunun yanında bulur kendini. Merakını yansıtan soruların ardından arzusunun eyleme dönüşüp dönüşemeyeceğini sınamaya başlar. Bu ise bir kayboluştur onun zihninde. Konuşmalarının, bakışmalarının diz çöküşüdür bir bakıma. Ne istediğini ele veren ancak onu hayata geçirecek nefesi üfleyemeyen biri.
Mekânın bir ıssızlığı vardır
Denizin bir ıssızlığı
Issızlığı Ölümün, ama hepsi de
Kalabalık sayılır kıyaslandığında
Daha engin olan o yerle
Bir ruhun kendine açtığı
O kutup mahremiyetiyle2
Kendini sözcüklerin terk edildiği ıssızlığa bıraktığında mahremiyetinin ve yalnızlığının bilincine varır Melanie. Başkaları yoktur, sesler yoktur. Medeniyetin dayatmalarından uzakta, kadim duyumsamaların izlerini taşır bedeninde. Dilin dışına iter kendini ve terk edildiğini kavrar. Arzusunun yerini de korkusu alır. Paradise: Hope ise Paradise: Lost’a dönüşür. Kaybolmuşluğu kalabalığın içinden çıkar ama bir o kadar yalnızdır Melanie. Konuşabilecek tek kişi kendisidir ancak konuşacağı şeylerin aidiyeti kalabalığadır. Böylece tutulur dili. Ve koyverir kaygılarını. Medeniyetin iştahı karşısında ava dönüşmüş bir bedendir artık.
Paradise: Hope, 2013,
kaynak: IMDb
{fold içindeki imge: Ulrich Seidl, Paradise: Hope, 2013, film karesinden detay, kaynak: IMDb}1. Eugenio Borgna, Ruhun Yalnızlığı, çev. Meryem Mine Çilingiroğlu (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019), 130.
2. Age. [Şiir çevirisi Selahattin Özpalabıyıklar’a aittir. (ed.n.)]
