Ahmet Cemal’in kıymetli çevirmenliğinin hatırlanması kadar önem arz eder öykülerinin dile getirilmesi. Hatırlamanın ve unutmanın otonom bir yapıya sahip olmadığı insan zihninde insana kendini hatırlatan ya da unutturan şeylerin ne olduğunu düşünmek en az o şeyler kadar merak uyandırıcıdır bir yerde. Dokunmanın hafızadan silinemeyişi için de geçerlidir aynı şey. Hiç beklenmedik bir anda kendini gösteren, hafızada yer edindiğini hatırlatan o şeyin insanı dehşete düşürüşü.
Ahmet Cemal Dokunmak derlemesinde bir hafıza sahası serer gözler önüne. Temassızlığın dahi bir dokunuşa sahip olduğunu anlatmak ister. Dokunmanın bir güce sahip olduğunu savunurken, dokunamamış ya da dokunulamamış olmanın yıkıcılığından da ayırmaz gözlerini. Temasın sıcaklığı kadar temassızlığının soğuk yakıcılığı da varoluşun hakikatini taşır onun öykülerinde.
“Dosyası Çabuk Kapatılan Bir Ölüm Olayı” öyküsü tanınmış tiyatro oyuncusu Raif Ergüç’ün intihar etmeden önce geride bir mektup bırakmasıyla ve hafızasında yer edinmiş anlatıları eteğinden dökmesiyle başlar. Bu mektup neden intihar ettiğine dair değildir, aksine neden intihar etmediğine dairdir. Tek tek sıralar nedenlerini intiharını bir zemine oturtmak isteyenlere, isteyeceklere. En başa, çocukluğuna, insanlarla temasının başladığı yere dönmek zorunda hisseder kendini Ergüç, nedensizliklerini sıralamak adına. Sevgisizliklerin sahne alışıdır bu itiraflar bir nevi. O zamana dek susmuşluğunun çözülüşüdür de. İntiharın bir nedeni olmalıdır geride kalanlar için. Bunun farkındadır Ergüç. Bu bilme iştahını doyurmak amacıyla intiharının nedeni gibi duracak şeyleri sıralayarak “Bu yüzden intihar etmedim” der. Mektubun başında kendine karşı hep çok kötü bir oyuncu olduğunu dile getirir ancak intiharının bununla bir ilgisinin olmadığını da belirtir. Ne mutsuz bir aile yaşamı içinde geçen çocukluğunun ne yaşlı annesinin ne kırık dökük evinin ne de cinsel kimliğinin ilgisi vardır bu hayatı sona erdirme kararıyla. En azından kendisi böyle bilinmesini diler. Bütün yaşamı boyunca, anlatılması zaman alacak nedenlerden ötürü hep oynadığını, bulunduğu her yeri bir sahneye dönüştürdüğünü dile getirir. Gerçeklerden kaçmak adına sahneye dönüştürdüğü her mekân ona “başarılı sanatçı” sıfatı kazandırmıştır ancak o kendisini bulamaması nedeniyle gerçekten bir sanatçı olup olmadığına dair soruya hiç yanıt bulamamıştır. Kendine rağmen bir sanatçıdır fakat izleyicinin sahnede kimi alkışladığı büyük bir sorudur zihninde. Hangisini alkışlıyorlardır: “Büyük bir tiyatro sanatçısı sandıkları, ama gerçekte kendi yaşamındaki onca acıdan, aşağılanmışlıktan ve aşağılık duygusundan ancak sanki bunların olmadığını oynayarak uzaklaşabilen, maskelerinin ardında üflesen yıkılıverecek bir zavallıyı mı, yoksa kendi trajedileriyle birlikte onlara rağmen kendini sahnede ayakta tutabilen, dünyayı sahneye taşıyabilen bir büyük sanatçıyı mı?”1
Ergüç intiharıyla hayatın kendisine dokunamamasını, sahneye hapsolmuşluğunu azat etmiştir o yerde. İnsanlarla temasının kendi temassızlığına dayalı olmasının trajedisidir de bu. Ben olamamış benlik sunumunun sonu, yaşanamamış hakikat serüveninin başlangıcıdır. Geriye dönüp son bir kez bakmak istediğinde hafızasında kalanlara tanık edişimizdir mektubu. Ve ilk kez oynamak zorunda kalmayışını tek bir soruyla bitirir Ergüç: “Daha çok yaşamanın ne anlama geldiği sorusunu yanıtlamayı, siz yaşayanlara bırakıyorum…”2
« Henüz yaşayanlardan biri olarak, daha çok yaşamanın ‹ dokunmanın ihtişamı › anlamına geldiğini söylemek isterdim Ergüç’e. »
Bir dokunuşun kendisine dokunulan ana mühürlenişinin anlatısını taşır içinde “Dokunmak” öyküsü. “Hazır değildim. O dokunuşu hiç beklemiyordum” sözüyle başlar ve o zamanda asılı kalmanın acısını sayıklar: Bir daha hiç görülmeyecek birisinin trendeki dokunuşu ve sözü edeni uykusundan uyandırışı. “Tam önümde, ayakta duruyordu. Görmek için başımı kaldırmak zorundaydım. Bakışları bana inmişti. Yangın parmaklarıyla başlamıştı. Bir tutkunun vurgunu.”3 Bakışların avcılığı ve temasın ele geçirişi yattığı yerden kaldıramaz onu, uykuyla uyanıklık arasında vurulur. “Hem yumuşacık ve sıcak, hem de öldüresiye hoyrat bir dokunma.”4 Küllerinden yeniden doğurma. Unutulmuşluğu askıya alma ve insan oluşunun günahkârlığını hatırlatmadır bunlar ona. Bir dokunuşun erdemleri zincire dönüştürmesidir. Zamansız ve hesapsız. Yaşananları yeniden yaşama arzusunun yeşertilişi. Vazgeçmenin ertelenişi.
“Balkondaki Defterler” ise dokunmak isteyiştir başkalarına sevgiyle, üretimle. Sevginin kendi başına bir dokunuşa sahip olduğunun bilinciyle. Eksik olanın varlığını severek çoğaltılabileceğinin ve dağıtılabileceğinin denenmesiyle. “Onları yazdıklarımla, çevirdiklerimle, bakışlarımla, bir el tutuşuyla, bir baş hareketiyle, bir gülümsemeyle, bir sıcaklıkla, çoğu kez doğru dürüst ya da hiç tanımadığım insanlara dağıttım.”5 “Claudia”yla da neyin yaralanabilir olduğunun kuşkusu ağır basar. Görmenin, duyumsamanın, kendini sonradan açığa çıkaran hislerin peşine düşülmüştür. “Evet, sevgili Claudia, yanına uzanmamı istediğin geceden bu yana tam on sekiz yıl geçmiş.”6 On sekiz yıl öncesinin, yılları aşan bir isteğin kendini bir yerde tekrar göstermesi. Belki de en yalnız hissedilen o yerde yalnızlığa dokunanın bellekteki saklanışı bulunur, daha sonra yeniden aynı sıcaklığı var edebilmenin telaşı vardır burada. “Sen ise bir yerlerde hep kalmışsın. Seni seviyordum. Seviyorum.”7 O dokunuş sürmese bile, hafızadaki yerinin sürdürülüşü. O anın düşünülüşü. Kaybolmasın diye. Hatırlama biçiminde kusurlar olsa dahi hatırlanacak bir şeylerin olması. Sadece bu. Claudia’nın ölüm nedeni bile mevzubahis değildir. Bir vardır bir yoktur Claudia; yaşamın ne olduğunu ancak hissettirmiştir o.
“Yazılamayan Bir Öykünün Serüveni”, diğer taraftan, yaşantının kurguya dönüşemeyişinin sıkıntısı, hafıza sahasının kelimelere dönüşemeyişinin kabullenilişidir. Anlatmak isteriz yaşadığımızı bir yerde, anlatısız bir yaşamın var olamayacağının kabulüyle. Anlatılamayan büyür içimizde, tıpkı M.’nin ilk görüldüğü andan itibaren unutulamayışı ve yazıya dönüştürülme arzusuyla tutuluşu, tutuşturulması gibi. İşte böylece birinin varlığı diğerlerinin varlığını mağlup eder ve yazı yazılamaz, çünkü onu “şu anda” var etmek, hissetmek istenir. Yazıyla, geriye doğru bir anımsamayla geçmişte bırakılamaz o: Zaman kipleri dürüstlük olmaksızın hiçbir şeyi kurtaramaz. M.’nin ona dokunuşu ki hiçbir zaman kipine sığdırılamayacaktır.
« En yoğun düşlenen yaşam, en gerçek yaşam değil midir? »
Ahmet Cemal, edebiyatı en dürüst hâliyle vermiştir bizlere. “Edebiyat nedir?” sorusunun peşinde akla gelen o ilk cümleyle: Başka hayatlara dokunabilmek. Başka hayatları yaşamasak bile kelimelerle içimize dokuyabilmek onları. Kendiliklerine bakabilmek, hissedebilmek. Bir anlatısı olmasa dahi bir duygunun peşinde sürüklenebilmek. Yaşanamamışlığın giderilişini bulabilmek, kesişimselliklerin büyüleyiciliğini sürdürmek. Hiç yok yere, o yerlerde o duygular tarafından sarsılabilmek. Dokunmanın en tatlı, dokunmanın en acı, dokunmanın en özlenen ve en muhtaç yerlerinde dolaşabilmek. Hafızanın bizi alt edişi, dokunmanın galibiyeti.
1. Ahmet Cemal, Dokunmak (İstanbul: Can Yayınları, 2017), 18.
2. Age, 30.
3. Age, 38.
4. Age, 39.
5. Age, 60.
6. Age, 31.
7. Age, 31.
