Oyunbozan Kadınlarꓽ Witches

“Aklını tamamen yitirmenin nasıl bir şey olduğunu tatmanızı istiyorum” diyor Elizabeth Sankey.1 Belgesel anlatıya sahip Witches filmiyle, kendi annelik deneyiminin “postpartum psikozu”nu da beraberinde getirmesiyle toplumun pembe, neşeli, mutlu ve fedakâr annelik tasvirlerinin aldatmaca olduğunu duyumsamamızı, onun gördüklerini görmemizi, hissettiklerini hissetmemizi istiyor. Hem çok sıradan hem de çok mucizevi bir şekilde bir canlıyı dünyaya getirmenin beraberinde getirdiği bedensel değişikliğin yanı sıra ruhsal değişikliğin de ne demek olduğunu anlamamız için efsunlu dünyasına sürüklüyor izleyeni. Birçok kadının o ruhsal boyutu aşamadığını ve hayata devam edemediğini belirterek, hayatta kalanın gidenlere bir “anlayışlı bakış”ını sunuyor Witches.

Kadınların deliliğin gölgesinde ruhsal krizler yaşadığı, anlaşılmadığı ve cadı olarak damgalandığı uzun bir dönem oldu. Cadı kelimesinin dolaşıma sokulması, şeytanın yaratılması ve bunun kadınları çeperin dışına itmek için araçsallaştırılmış olması, korku yaratan, huzur bozan ya da oyunbozan olarak nitelenmesi 14. yüzyıla dek uzanıyor. Kadınlara yönelik başlatılan ve yaklaşık 400 yıl kadar süren bir savaş bu. Bundan dolayıdır ki Silvia Federici’nin Caliban ve Cadı kitabında işaret ettiği en önemli tarihsel soru şu oldu: Modern çağın başlangıcında yüz binlerce “cadı”nın idamı ile kadınlara karşı yürütülen bir savaş ve kapitalizmin yükselişinin aynı zamana denk gelmesi nasıl açıklanabilir? Feodalizmden kapitalizme geçişle birlikte, yüzyıllardır süren sömürünün, emek hırsızlığının “modern” zamanda varlığını sürdürmesi, kadınlar üzerindeki beden politikalarının şiddetlenmesi, çağlar boyunca hep yeniyi hedefleyen modernleşme sürecini sorgulattı. “Korunaksız, güvencesiz, sermayesiz ve topraksız proleter kadın mücadelesinin bitmediğini, aksine daha karmaşık ve zor hâle geldiğini, modern dünyanın eski düzenler üstünden yeni şeyler vaat ediyormuş yanılsaması yarattığını söyleyebilir miyiz?” diye sorduğumda Sankey şöyle diyorꓽ “Güzel bir oyunun içinde gibiyiz, iyi hissettiriyor olabilir ancak kapana kısıldığımızı söyleyebilirim.”

Kadın ve erkek arasındaki sosyal ve ekonomik ayrım varoluşumuzda temel bir role sahip. Bu bağlamda ortaçağın toplumsal mücadeleleri de hatırlanmalı, çünkü özgürleşme tarihinde yeni bir sayfa açtı. En iyi hâllerinde, zenginliğin paylaşılmasına ve hiyerarşilerin ve otoriter yönetimlerin reddine dayanan eşitlikçi bir toplumsal düzen çağrısında bulundular. Ancak bu zamanlarda dahi kadınların özgürleşmesini nerede görebiliriz, eğer modern zamanda dahi kadınların bedenen ve zihnen sömürüsü devam ediyorsa? “Özgürleşmenin mihenk taşı zihnin kendisi midir yoksa sosyal bir yapı mıdır?” diye sorduğumda Sankey’in görüşü şu yönde oluyorꓽ

“Toplumun yeniden hedef alındığını ve püriten bakış açısının devam ettiğini söyleyebilirim. Kadınları genç ve güzel kalmaya zorlayan, anne olmayı şart koşan, harika işler başarmaya iten yapı varlığını sürdürüyor. Zamanlar arası farklı görünüşlere sahip olabiliriz ancak şimdiki zamanı geçmişten ayıran en önemli husus birbirimize ulaşabiliyor oluşumuz ve birbirimizden haberdar bulunmamız. Sosyal medya sayesinde deneyimlerimizi tartışma konusu yapabiliyoruz. Kadınların gruplaşmasını, bir araya gelmesini ve konuşmasını istemezler, çünkü plan yapmalarından korkarlar. Kadınların hikâyelerini paylaşmasından, birbirini uyarmasından çekinirler. Bu bir güçtür. Topluluk oluşturmak, konuşmak ve birbirini özgür kılmak büyük bir öneme sahip. Özgürleşmenin tam olarak nasıl gerçekleşeceği konusunda büyük laflar edemesem de bunun konuşmaktan, paylaşmaktan ve birbirimizi iyileştirmekten geçebileceğini düşünüyorum. Ne kadar küçük bir adım olsa da anlatarak kuracağımız bağlar hayati ve özgürleştiricidir.”

Her yere nüfuz edecek bir anlatı yaratmayı ve bunu birbirimize tekrar ettirmeyi başaran bir kültür yaratıldı. Kadınları karşı karşıya getiren, bakire, fahişe, genç kız, kocakarı, iyi cadı ve kötü cadı olarak sınıflandıran, birbirlerinin polisi olmalarını koşullayan bir yapı. Kimin neyi deneyimlediği ile neyi deneyimlemediğini yarıştıran bir koşu düzeni. Kız kardeşlerin, komşuların, arkadaşların denetlendiği, izlendiği bir kültür. Bu habis anlatının güç verdiği merci ise kadınlara nefret beslemekte haklı olduklarını inandıran patriyarka. Bu, bir yerde kadınların ezilmesi gerektiğini meşrulaştıran bir anlatı. Bu anlatıya göre şekil alınıyor, bu anlatıya göre kadınlar kendilerini yansıtma biçimini tercih ediyor. Yargılanmamak adına, cadılaştırılmamak adına deneyimlenmek istenen şeylerin askıya alınışı yani bastırılışıdır bu. Bu bastırma ve yargılama politikası kadınların yaşadığı kötü deneyimleri anlatamamasına da yol açtı. Toplumun “damgalama”ya çok iştahlı olduğu bilgisi kemiklere kazınmıştı. Bu nedenle Sankey, Witches’da kendi annelik deneyiminin hiç düşünmediği şekilde evrilmeye başlamasıyla bakışlarını diğerlerine çevirdi ve “Benim gibi yaşayan var mı?” sorusunun hayat kurtarıcılığını fark etti. Sosyal medya aracılığıyla ulaştığı, lohusalık psikozunu deneyimleyen kadınlarla yaptığı görüşmeleri de filme dahil eden Sankey, deneyimlerimizi konuşmanın ve bir topluluk oluşturmanın tarafında. Kadınlara biçilen rekabete dayalı ilişkiyi aşmanın önemini şu şekilde vurguluyorꓽ

“Bir grubun ötekine baskın geldiği ve gücünü gösterdiği patriyarkal düzende yargılamalar hâkimiyet sağlar. Rekabete dayalı bir ilişkiselliktir bu. Ancak bu güç ilişkisinde, gücü elinde barındıranlar içimize dönmemizi sağladı. Olduğumuz ya da olmadığımız hâlimizle yargılanmaların baş gösterdiği bu düzeni ne istediğimizi ya da ne olmak istemediğimizi bilmekle aşabiliriz belki.”

Annelik deneyiminin zihinsel bir çöküşe sebep olacağı pek de kanıksanamayan bir durum en nihayetinde. Genel itibarıyla hayata heyecan ve mutluluk getirmesi gerektiği düşünülmesine karşın, bir kadının dünyaya getirdiği canlıyı istememesi ve sevememesi de bu deneyimi tanımlayabilir. Bu ruhsal çöküşün altında yatabilecek nedenleri sorduğumda Sankey bunun “herhangi bir şeyden kaynaklanabileceğini” söylüyor. “Bu, geçmiş travmaların tekrar gün yüzüne çıkması da olabilir, yeni bir kimliğin bahşedilişine verdiğiniz tepki de olabilir ya da sadece hormonlar bile olabilir” diyor. Altı çizilmesi gereken tek şey belki de “OIabilir” diyebilmek, “Nasıl olur!” yerine… Ancak bunun toplumsal baskıdan kaynaklandığını alenen söylüyor da Sankey. Kadınlara kendisini eksik ve suçlu hissettiren söylemlerin dolaşımda olması onları bu ruhsal çöküşe iten sebeplerin başında yer alıyor. Bu çöküşün en kötü yanı ise kadınların “Yardıma ihtiyacım var” diyememesi. Bu yardımı istemekten bile korkmaları. Bundan ötürü ki her ne kadar bu sürecin içinde olsa da yaşadığını anlatamayan ve sessizliğe itilen kadınlar bir hayli fazla. Çocuklarının kendilerinden alınacağı korkusuyla bu süreci kendi başına atlatmaya çalışan kadınlardan bahsediyor Sankey. Normalin dışına itilme korkusu hastalığın ilerlemesine sebep oluyor bir nevi. “İnsanların intihara meyilli olduğu ve tüm renklerini yitirdiği bir zaman diliminde, bir kayboluşta, kişiyi hayatta tutabilecek şeylerin ne olduğunu merak ediyorum… Sen renklerini nasıl geri kazanabildin?” dediğimde Sankey şöyle yanıtlıyor:

“Gülerek. Psikiyatri kliniğinde kaldığım zaman diliminde Jude’la gülebilmek çok iyi geldi. Hafta sonları eve döndüğümde yürüyüşe çıkmak, bebeğimi yanıma alıp bir kahvecide mola vermek. En önemlisi zamandı. Zamanın geçmesi gerekiyor, bir de ilaç tedavisinin devamlılığı ve desteklenmek. Oğlumla zaman geçirebilmek, onun değiştiğini, büyüdüğünü ve güldüğünü görmek de iyileşmemi kolaylaştırdı diyebilirim. Sahip olduğum yeni role adapte olmak, ne istediğimi düşünmek de bana iyi geldi. Yani aynı anda birçok şeyin yardımı oldu diyebilirim.”

Kadınların birbirine duyacağı güvenin sarsılmasını amaçlayan, onları kendi köşelerinde yalnızlıklarına, sessizliklerine hapsetmek için kolları sıvayan bir iktidar dengesinde Witches, kadınların dünden bugüne aldığı tüm hasarı ve darbeyi farklı imajlarla su yüzeyine çıkarma cesaretini gösteriyor. Kantarın da ağır basan yanını zedeliyor böylelikle. Zayıflığın ve sessizliğin güçsüzlük olarak nitelendiği güç savaşlarının orta yerinde, kadın imajının erkek eliyle çizilmeye mahkûm bırakıldığı ilksel birikimde, Sankey kendine dürüst olmayı seçerek hikâyesine dahil olanlardan güç buluyor, diğerlerine de aşılıyor aynı hissiyatı. Son bir soru olarak ona şunu soruyorumꓽ “Etrafında olup bitenlere karşı bu kadar dürüst davrandığını gördüğünde insanlar nasıl tepki verdi?” Cevabı şöyle:

“Etrafımdaki herkes dürüst olmaktan korkuyordu. Bu hastalıklar hakkında konuşmanın getirdiği damgalanmanın farkındaydılar ve hassas bir dönemde kendimi savunmasız bir konuma soktuğumu biliyorlardı. Ancak onlar da çok destekleyiciydi ve kimse bana hata yaptığımı söylemedi. Sanırım şimdi deneyimlerimi neden bu şekilde paylaşma ihtiyacı duyduğumu anlıyorlar.”

Her şeyin biteceğini düşündüğü yerden yumruklarını sıkarak kalkan, kaybettiğini sandığı renkleri kolektif ruhla geri kazanan, sessizliğini bozarak bir oyunbozan olan Sankey’e dürüstlüğünden ötürü, Witches gibi bir cadı külliyatını yaratma cesaretinden ötürü teşekkür ederim.

“Bütün bir dünyanın muazzam bir sarsıntıya uğraması gerek. Bu öyle bir oyun olacak ki günahkârlar tahtlarından edilecek, mazlumlar onların yerine geçecek.”2

{fold içindeki imge: Elizabeth Sankey, Witches, 2024, film karesinden detay, kaynak: The Hollywood Reporter}

1. Bu ve benzeri tırnak içinde yazılmış Sankey’e ait ifadeler yazarın yönetmenle gerçekleştirdiği yayımlanmamış bir röportajdan alıntıdır. (ed.n.)

2. Thomas Müntzer, Open Denial of False Belief of the Godless World on the Testimony of the Gospel of Luke, Presented to Miserable and Pitiful Christendom in Memory of its Error, 1524. Alıntının geçtiği yerꓽ Silvia Federici, Caliban ve Cadı: Kadınlar, Beden ve İlksel Birikim, çev. Öznur Karakaş (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2012), 35.

ataerkillik, belgesel film, Dilara Erdem, Elizabeth Sankey, film, kadın, kapitalizm, sermaye, Silvia Federici, sinema