Urszula Antoniak,
Nothing Personal, 2009,
kaynak: IMDb
Sessizliğin Eşliğiꓽ Nothing Personal

Yalnızlığın türlü veçheleri vardır. Aidiyetsizlik hissi, uyum sağlayamama, her şey bir yıkıma dönüşürken tutunulabilecek bir alanın var olmaması, güvensizlik gibi meseleler yabancılık duygusunu tetikleyerek izole etme, uzaklaştırma ve bir mesafe alma arzusuyla gösterecektir kendini. “Her birimizin parçası olduğu” bir toplulukta yalnızlık arayışı mahremiyet duygusunun ağır basmasından alacaktır gücünü. Dönüp bakabileceğimiz bir topluluk kalmamışsa orada, yıkıntıların arasında kurulabilecek, geriye kalan tek şey “kendilik” olacaktır. Bu kendine dönme arzusu bir içeri/dışarı denklemi yaratacaktır. Dışarıya ait olan “başkaları” tüm tekinsizliğiyle bir engel olarak duracaktır bu kendiliğe/içeriye. Konuşmalar azalacak, daha ketum bir hâl alacaktır yalnızlık ve kendini bu kargaşanın dışında, mutlak bir sessizlik vaadi sunan doğada ya da kırsalda bulacaktır.

Urszula Antoniak’ın gönüllü bir yalnızlık portresi çizdiği, cinsiyetin kültürel, dilsel ve politik işlevinde yeni imkânlar açtığı filmi Nothing Personal “önceki hayatı veya geçmişi olmayan bir kadın” imgesini yaratmaya çalışan ana kadın karakterin içsel yolculuğunu, ötekilerle karşılaşma anlarını içeriyor. Filmin en başında çıkarılan alyansla, bir aidiyet kurma işlevi gören ev eşyalarının dışarıya atılıp başkaları tarafından talan edilmesiyle karakterin kendisine dair birçok şeyi geride bıraktığını ve bir sırt çantasıyla yola çıktığını görürüz. Yolda iki önemli karşılaşma yaşanır. İlki, otostop çektiği adamın kadına yönelttiği cinsel şiddettir. Kadın bu duruma tepkisini, kendisini arabadan dışarıya atarak ve bir hayvanı kendisinden uzaklaştırmak istercesine bağırarak gösterir: Korkuya kapılma, mağdur hissetme ya da bir ezilme duygusu yoktur; “Kültürel cinsiyetin getireceği şeylere hazırım ve buradayım” der. Diğer bir karşılaşmayı, yiyecek bir şeyler bakınırken karıştırdığı çöp kutusunun yanındaki aileyle yaşar; kadının çöp karıştırmasından rahatsız olan anne “Yardıma ihtiyacın var mı?” sorusunu yöneltir, karşılığında soğuk bir yanıt alır: “Hayır, peki ya senin?” Aile kurumuna dâhil olmuş hemcinsine yönelttiği bu soru kadının tüm güvensizliğinden, bunalmışlığından, topluluk karşısında aldığı mesafeden ve belki de görünenin ardında saklanabilecek bir hakikati deneyimlemesinden kaynaklanır. Maruz kalacağı acıma duygusuna karşı sağlam bir kendilik kurmak için yola çıkmıştır ve yine tekrar eder: Size rağmen hazırım ve buradayım.

Kolluk kuvvetlerine teslim edilmiş bir toplumda bireyin kendi tekilliğini hissedemeyeceği kriz anlarında yola çıkışlar vardır. Yol belli belirsiz ışıklara, daha açık bir gökyüzüne, özgürlük yanılgısına kapılmaya elverişli bir alana çıkarır yolda olanları. Bu, kozaya çekilmek gibidir. Bir kadın her şeye sırtını dönmeye başlayacak, hiçbir nezaket ve anlayış beklentisini karşılamayarak başkalarının aynasında yaşamaya son verecektir ya da tüm mücadelesini bu temel üzerine kuracaktır. Bağımsızlık içgüdüsüyle hareket eden bir insan bir başkasının yaşam alanına girmeye başladığında kendisini ondan tamamen soyutlayabilecek midir peki? Müzikle, kitaplarla ve başka nesnelerle kendi alanını kurmuş, öznelliğine dair bir şeyler söyleyen ve nasıl biri olduğu “bilinebilen” birinin pozisyonu, bu kim ve ne olduğu bilinip tanınmayan başkasına karşı nasıl konumlanabilecektir?

Filmin temel hatlarını kurduğu son karşılaşma bu soruyu yanıtlamaya çalışacaktır. Göl kenarına kurulmuş, patikaların ardında konumlanmış, Henry David Thoreau’nun “ölüm saatim gelip çattığında yaşamamış olduğumu fark etmemek için hayatın yalnızca temel olgularıyla yüzleşmek, onun bana öğretebileceklerini keşfetmek…”1 diye tarif ettiği hâlin yer tutabileceği kırsal bir evde, bilinmezi oynayan kadın karakter ev sahipliğini yapan, kendi ölümüne hazırlanan yaşlı bir adamla hiçbir sorunun sorulmaması kuralı dâhilinde yalnız bir birlikteliği kurmaya adım atar. Bahçe ve ev işleri gibi yalnızca günü kurtaracak paylaşımlardır bunlar. Efendi-köle diyalektiği kurmadan, kendi alanının inşasına hiçbir müdahale olmadan yer bulabilecektir. “Opera sever misin? En sevdiğin renk ne?” hatta “Adın ne?” gibi soruların bir karşılığı yoktur, bu soruların yerini terk etme girişimi alır. Maurice Blanchot’nun tabiriyle “burada ketumluk, basitçe sırları anmayı/ortaya atmayı reddetmekte yatmaz (düşüncesi bile ne kadar kaba) ama aralıktır, benden bir dost olan başkasına, aramızda olan her şeyi ölçen arı aralıktır, bana asla onu ve (onu övmek için bile olsa) ona dair bilgimi kullanma izni vermeyen ve her iletişime engel olmak şöyle dursun, bizi birbirimizle farkta ve bazen sözün sessizliğinde irtibatlandıran varlığın kesintiye uğramasıdır.”2 Bir dönüşüm peşinde olan kadın, diğer karakterle arasındaki dostluğun/ilişkinin pekişmesine bu sessiz aralıktan girer. Seçilmiş yakınlığın ihtimallerini ketumlukla besler. Bu karşılaşma modern hayatın sunduğu kim, kiminle, nerede, nasıl bir hayatın parçası olduğu göstergelerinden ziyade sezgisel bir anlayışa, mahremiyete bırakır kendini. Kendine dönüş yolculuğu ters bir rüzgârın esmesiyle, rastlantısal bir karşılaşmayla taçlanır. Geriye kalan tüm simgesellik önemini yitirir.

Her yalnızlık anlatısı övülmeye ve yüceltilmeye değer anları barındırmaz içinde, başka türlü yaşama tasarısı deneyim kazandıkça anlam kazanacaktır ve bunun düşünüldüğü kadar kolay olmadığı, başka türlü bir savaş ve mücadele alanına dönüşeceği görülecektir. Başkaları tarafından “kabul görme” arzusu insanın birçok şeyi kendisinden mahrum bırakmasına yol açar. Ancak yaşamını şimdiye kadar büyük bir toplulukla sürdürmüş bizler kendimizi ne kadar iyi tanıma fırsatı bulabilmiş olabiliriz ki? Bize neyin iyi gelip gelmeyeceğini nasıl bilebiliriz ki? Başkalarının bize iyi gelmediği iddiasında bulunurken kendimizin bize iyi geleceğini söyleme cesaretini gösterebilir miyiz? O yolculuğu deneyimlemiş kişiler Rilke’nin şu cümlelerinin neye tekabül ettiğini bilir: “Çok az şey biliyoruz ama zorda kalmamız gerektiği kesin, bu asla aklımızdan çıkarmamamız gereken bir gerçek. Yalnız kalmak iyidir, yalnızlık zordur çünkü. Bir şeyin zor olması da ona tutunmamız için ayrıca bir nedendir.”3 Kırsala çekilmiş adam da en az yola çıkmış kadın kadar yalnızdır ve mücadele içindedir; rüyalarında ölüm ve korkunun ağır bastığını dile getirerek aralarındaki mesafeyi eşitleyecek bir temas kurar. Kitapların doldurmaya çalıştığı boşluğun yerini sahici bir mevcudiyet alacak ve insan hakikatinin bağlı olduğu gitme eyleminde konumlanıp belleğin varlığına yönelecektir.

Kendisine dair hiçbir şeyin bilgisini vermek istemeyen bu kadın, ne istediği sorulduğunda “Senin gibi olmayı istiyorum; bu evde yaşamayı, bu adada yalnız olmayı: Kimse seni görmüyor, kimse seni tanımıyor” diyecektir. Yalnızlıkla açılış yapan ve beş bölümde yalnızlığın farklı veçhelerini sunan Nothing Personal, son bölümünde “Yalnızlık birlikte yaşanabilir mi?” sorusunun yanı sıra “Bir dile, bir kültüre dahil olmamak, bir metin gibi okunmamak tamamen bizim elimizde midir, bunun üstesinden gelebilecek bir güce sahip olabilir miyiz?” sorusunu kurcalar, fakat en nihayetinde bizi “vedalaşmayla” sınar. Ölümü görmezden gelerek alıp başımızı gittiğimiz yerlerde başkalarının gördüğü, hissettiği son insan olmanın ağırlığını taşımakla sınanır, köşeye sıkışırız. Kendini teslim etmemeye yemin etmiş bir benlik, başkasının kendini tüm çıplaklığıyla teslim edişi karşısında durup kalır ve en sonunda bırakamadığı çıplağını onun cansız bedeni karşısında sergiler.

Dahil olduğumuz, oyunlara başvurarak sürdürdüğümüz bir diyaloğun en yalın hâlini bize sessizlik getirir. “Her şey bir gün kaybolur. Ama geriye kalan her şey yeni dünyada devam edecektir.”4 Kurulan bu yeni dünyada ise bir dosta veda edilecektir. Hiçbir tarihselliğin üstün gelemediği bu yerde, tüm aralıklarla, ihtimaller dahilindeki şimdinin kendini unutuşa bırakacağı bir veda olacaktır. Konumlandığı bu yeni dünyada ketumluktan, mesafeden ve geçmişin bilinmezliğinden hiçbir şey eksilmeyecektir. Hiçbir art niyetin kabul görmeyeceği bu mesafeden bir arkadaşlığa, bir dosta veda, bedeni dahilinde tüm çıplaklığıyla sergilenecektir. Hiçbir kelimenin anlam belirleme sınırlarına izin vermeden, duygular nezdinde bir veda. Buradaydım. Tüm bedenimle, bakışımla ve sana sarılışımla. Kelimelere rağmen. “Var mıdır sözün mahremiyetinde gizlenmiş, dostane ve düşmanca bir kuvvet, yapmaya ve yıkmaya yarayan bir güç, anlamın arkasından, ona rağmen değil, eyleyen? İnsan, kelimelerin anlamlarının –belirlerken bile bu belirlemeyi evet ve hayırın belirsizliğinin muğlaklığına sarmalayan– bir anlamı olduğunu mu tasavvur etmeli?”5

Urszula Antoniak,
Nothing Personal, 2009,
kaynak: Rinkel Film
{fold içindeki imge: Urszula Antoniak, Nothing Personal, 2009, kaynak: Rinkel Film}

1. Henry David Thoreau, Walden, ou la vie dans les bois, çev. G. Landré-Augier (Paris: Aubier, 1967), 195-197.

2. Maurice Blanchot, “Amitie”, L’Amitie, çev. Murat Erşen (Paris: Gallimard, 1971), 326-330.

3. Rainer Maria Rilke, Letters à un jeune poète, Euvres I, éd. P. de Man (Paris: Seuil, 1966), 334.

4. Nothing Personal’da kadın karakterin okuduğu kitapta geçen bir alıntı.

5. Maurice Blanchot, “La Litterature et le droit a la mart”, Critique 20 (Ocak 1948): 30-47.

Dilara Erdem, film, kadın, Nothing Personal, sessizlik, sinema, Urszula Antoniak, yalnızlık