Ulrich Seidl, Paradise üçlemesiyle bir zihin-beden diyalektiği kurar. Birbirinden kopuk aile fertleri üstüne eğilen bu üç ayaklı gösterinin ilki Paradiseꓽ Love’dır. Avrupa sinemasında çoğunlukla zihniyle ve bedeniyle özgürleşerek yer bulabilen idealist kadın imajı Paradise üçlemesinin ilk kısmında beden ve özgürlük imajının politikleştirilmesiyle o zamana dek sürmüş bastırılmayı gözler önüne serer. Seidl insanı yaşadığı topluma entegre eden mekanizmaların ortadan kaldırılması hâlinde insanın o mekanizmalardan tastamam arınabileceği umuduyla alay etmeyi göze alır ve insanı acınası bir kayboluş hâline sürükler. Paradiseꓽ Love bir yandan da bir sevgi, bir aşk arayışıdır, evet, ancak beyaz, obez ve yalnız Avrupalı bir kadının aradığı şeyi o zamana dek Avrupa’nın sömürgesi olmuş Afrika’da bulma umudunun trajedisidir de. Teresa beyaz olduğunun bilincindedir ve Kenya’ya gittiği gün Avrupalı başka bir kadın tarafından sugar mama olma gücünü kullanarak arzularına ulaşabileceği söylenir ona; böylece o zamana dek aşağılanan, görmezden gelinen ya da hor görülen olma durumunu değiştirme, dönüştürme iştahına sahip olur, zira bu yolla idealize edilmiş bir bedene sahip olmama dezavantajının üstünü parayla kapatabilecektir. Bu da Kenya’ya yapılan seyahati başlı başına bir seks turizmi etkinliğine çevirir tabii. Teresa’nın zavallılığı da burada başlar zaten, çünkü elinde tuttuğu sermayeyi vermeye razı gelmesi bile ona aradığı hazzı vermeyecektir en nihayetinde.
Bir Afrikalının gözünde paradan başka bir şey değilken ve onunla sadece parası için birlikte olma kabulü söz konusuyken orada bulunuşuyla paranın ötesinde bir şeyi talep eder Teresa; kendi toplumunda bulamadığı değeri, nezaketi, içtenliği, dürüstlüğü ve arzuyu. Bunu bulamadığında hayal kırıklığına uğrar. Bu hayal kırıklığı bile başlı başına bir trajedidir, zira ihtiyaç duyduğu içtenliği bulamamanın hezeyanıyla kendi bedenini daha da fetişleştirerek bu hayal kırıklığının üstesinden gelmeye çalışır kendince. Ancak bütün arayışları, tüm girişimleri onu sadece değersizlik hissine sürüklemeyi sürdürecektir. Politik bir bilince sahip olmamanın acınası ve umarsız bir sunumudur bu. Bir tarafta siyahi erkeklerin sahilde bedenlerini bir tür performans nesnesine dönüştürerek hayata maddi açıdan tutunabilme, var kalabilme mücadelesi yer alıyorken, diğer tarafta beyaz kadının kendini “Black Venus”ten “White Venus”e dönüştürüp bedeniyle kabul görerek var olabilme çabası vardır. Beyaz olanın siyahi olanın zihnindeki yeri ve duruşu hiçbir şekilde değişmeyecektir ve bu, kendi tarihleri boyunca maruz kaldıkları aşağılanmaya, soyulmaya ve performans nesnesi olarak kullanılmışlığa karşı geliştirdiği savunma mekanizmasının bir yansımasıdır. Bir insanın zihninde yer edinebilmek de baskı altına alınmanın başka bir türüdür çünkü. Sömürgeci zihniyetin işgal edilmiş bir halkı kendi arzu nesnesine dönüştürerek ona hükmetmeye devam edemeyişinin göstergesidir siyahi erkeğin erekte olamaması ve beyaz kadının yarım kalan şehveti. Bundandır ki Paradise: Love bir beden diyalektiğidir: Beyaz bedenin siyahi zihinde yer bulamama hâline ve siyahi bedenin beyaz zihni kendi mücadelesi içinde manipüle edişine dayalı bir diyalektik.
Muktedirlerin parasına, “beyaz para”ya muhtaç bırakılmaları siyahileri mizah konusu kılabiliyor, istismara açık bırakabiliyorken beyazların bu manipülatif gücü hazza dönüştürmesi filmin yaratmış olduğu yalnızlık duygusunun da kurucu faktörü oluyor bir nevi. Sermaye temelli, değer yoksunluğuna tabi turizm, verili koşullar altında etik bir mevcudiyetin var olabilme ihtimalini de ortadan kaldırıyor bir yandan. Etik bir mevcudiyet söz konusu olabilecekse eğer, gücün eğlence kisvesi altında dayatılan şiddetten gelmemesi gerekir. Teresa’nın koşullu var oluşu, içinde bulunduğu ortamdaki insanlarla “sıradan” bir iletişim kuramayacağının göstergesidir; tıpkı kendini sağaltmaya, ihya etmeye gelen öteki beyazlar gibi. Bundan dolayı da beyazlar ile siyahilerin arasındaki farklılıkların aşılamaması söz konusudur; çünkü beyazların “varoluş amaçları” siyahiler için fazla alışılageldiktir artık. Onların belirli bir süreliğine, belirli bir amaç doğrultusunda mevcut ortamda bulunuşları aynı ortamdaki kalıcı, yerleşik ve değişmesi zor, kesif umutsuzluğa bir çözüm sunamayacaktır. Bundandır ki Teresa’nın varlığı ve arzuları sermayenin biriktirildiği yerden, yurdundan uzakta görmezden gelinmeye mahkûmdur. Okyanusun orta yerinde durup yalnızlığını duyar hâle gelmesi de bundandır. Çoktan bozulmuş olan değer anlayışının geri gelemeyecek olmasının hazin duygusudur bu. Kibarlığın, sevginin ve nezaketin var oluşunun sermayeye dayalı hâlde bulunduğu, sermayeden kopuş hâlinde ise karşılaşılabilecek tek şeyin öfke ve şiddet olduğu anlaşılır böylece. En başta Teresa’ya iyi geleceği ve onun hayatında bir fark yaratabileceği düşünülen tropikal bir ülke, Avrupa’nın arkasında bıraktığı şiddetin turizm kisvesi altında maskelenişinden başka bir şey olmayacaktır. Bu maskenin ne zaman kaldırılacağına karar kılan gizli el ise sermayedir. Bundan dolayıdır ki Paradise: Love bir aşk hikâyesi vaat etmez, bu vaadi gerçekleştiremeyecek kadar politik olduğundan.
Paradise: Love, 2012,
kaynak: RFI
