Ne yapayım, söyle? »
Belki de hiç Saratoga’ya seyahat etmemiş olmaktı sorun. Bunu asla bilemeden bakardım gözlerine. Risk almayı sever misin? Yutkunurdu ve bu, ona dair en önemli veriyi iletirdi bana.
Kalıpların dışına taşma iştahım vardı ama tan süratle yaklaşırken bu pek de mümkün değil. Konser alanında ellerini havaya kaldırmışlar. Etraf sahne dalışı için haykıranlarla doluyken kafatasım ışıklardan şeffaflaşmış. Yayımladıklarını okumayan onca megalomanın sorunu neydi? Ustam gibi olmaksa, gülünçtü bu. Gülünçtü fakat güldüğüm zaman durduramazdım kendimi. Köşeye sıkışmıştım. Bu, yaklaşık on yıl önceydi.
Nezih ve loş. Doktor eski usul bir ağırkanlılıkla taşıyordu gövdesini. Topuklarım üzerinde yürümeye çabalıyordum. Ne yazık pek de ilerlemiyordu işler. Geveleyerek mikrofon başındaydılar ki sevgilileri kollarına atılmak için kuliste bekliyordu. Korku haricindekileri dehlemiştim odadan. Boya yapmak için gün kolluyordum, fayanslar çatlaktı, ampulü değiştirecektim, çözümlememiz gereken bazı nahoş konular vardı, eski editörümün hediye edeceği portatif kütüphaneyi beklemekteydim, yapbozun kimi parçaları kanepenin altındaydı, ben o parçaları yerden alınca tamamlanacaktı tablo ve tüm bunlar da en az beş yıl önceydi.
“Sen ustan gibi olmak isteyen bir megalomansın. Gülünç bu” dedi. Kahrolmuş muydum? Kar fırtınalarının geri döndüğü günlerde mahsur da kalmıştık. Tükenmek için çok geç. Fısıldayan ses yabancı değildi. Dev aynamı taşısın diye ricacı olmuştum asistanımdan. Bu, hayali terapistimi rahatsız etmişti.
Bitmeyen psikodrama seanslarında rendelenirdi travmatik düğümler. Sokağa çıkar, yönümü bulamazdım. Yoğun duygularla sınanmaması tercih edilir gözü harlı yenidoğanların. Daimi şovların kulisine sürüklenen o kararlı cesede rastladığımda metro tüneli buz tutmuştu. Bunlar yaşandı mı diye düşünmek iyileştirmiyordu beni. Telefon etmek istemişti banyo zeminine yığıldığında fakat uzaklaşmıştık artık. Yutkundum. Risk almayı sever misin? Ne banal soru.
Sirenlerin arasındaki insan koridorunda hepsi birbirine benziyordu. Onlar beni tanımamaya bilenmiş seçkin bir grup. Övgüler resmedilmişti eriyen binaların derisine. Salvador Dali ile Pablo Picasso arasındaki müstehcen bir latife gibiydi bizim münasebetimiz. Yaşadım demek için nefesimi tutarak başlıyordum güne. En iyi arkadaşım uzun yürüyüşlerde sarakaya alıyordu mahcubiyetimi. Bir yılbaşı öncesi yeminler içiyorduk yarının farklı olacağına dair. Paftalarımın üzerini çizip hakaret ediyorlardı. “Biraz daha karala, eninde sonunda değerlendireceğiz seni” diyorlardı. Yaklaşık yirmi yıl önceydi, yirmi ufak yıl.
Kruzeyroları biriktirip Los Santos’a bilet almıştı. Çemberi terk edenlerden olmadığım için mi Terk’i tanımıştım? Alegorik figürlerin merasimine denk gelmiştik. Bu gece süregelir diye paniklemişti. Sürekli tekrarlıyordu, amor fati; “Sakin ol” dedim, “Nietzsche’yi dinleme; o, aklını yitirdi”.
Okuyor hâlâ birkaç satır da olsa azar azar, yetişmeye çalışıyor orta yaşına usul usul, geçmiş yıl hayaletlerinden jestler dileniyor. Devam edin yanlış ata oynamaya ama kulaklar çınlarken yudumlanıyor bozgunculuk yeminleri. Düşürme yüzünü, çelik alaşım değil bu; atmakta direnen kanlı canlı bir kalp, yeryüzündeki kıymetlerin en kıymetlisi. Nefes alıp üfle kaderinin suratına, bir el daha oynayalım; kazanan vazgeçsin tüm hırslarından.
Bazen geçer günler katakompların içindeki biteviye yürüyüşler misali cinaslı, yine vur ha vur der şu hepimizi ötekileştiren ötekiler. Kırılır tuz buz olur akıl, ara sürümlerle kotarılmaya çalışılır sistemik hata; teknolojik terimler kullanılır lalettayin. Bir Bay Tavuskuşu boy atmaz muhitinizde, fazla da ummayın.
Ritim değişiyordu. Sevmek ile sevilmek arasında fark kalmamıştı.
Sen Joseph Pilates’ten ödünç aldın felsefeni ama ben onu sıfırın altında kayıp yüzüğümü aradığım sabaha karşılardan damıttım. Hughes gibi ateşlere atmamak için tüm kıyafetleri zor sabrediyorum ve yine de müfredata almışım göğü giyinen caynacı anlatılarını. Görüyorsun işte, yol olmasa da devam ediyorum yürümeye, görüyorsun işte, yoksa görmüyor musun?
Ne mi bu? Bu, duyamadığın konçertoların yankılarından derlediğim birkaç gelişigüzel paragrafçık. Emanet ediyorum onları sana, öldür diye diğer güzelliklerle birlikte. Sakla anahtarı ve tüm evlatlarına tökezleyecekleri gelecekler sun.
Narcissos’un göle yansıyan suretine bakacak vakit kalmadı, fototerapi akşamlarındayız ve sabırsızca yeniyor tırnaklar. Acıları süpürüverdik mesai sonrası, çalıp doru atını favori şövalyenin uzak ormanlara sürüklendik. Usanmadık, günlerce uzayan günlerin diplerine gerili dikenleri ayıkladık teker teker. Yılmadık tamam da ne yazık yıkıldık çoktan. Fakat bak şu da var, yıkıntılarda yeni estetikler duyumsadık.
Serhat vilayetlerinde dolanan kime ulaşılabilir şimdilerde? Stres, sinik sızıların sathına sinmişken sinsice sindiriyordu sivriliğimi. İlgimi çekmiyordu geçen seneki benin beğendikleri. O bir başkasıdır diyesim vardı. Karışıklığın kaosa dönüşünü seyretmekten haz alan kozmopolit paydaşlarına selam söylemelisin. Kuruyan köklerin bir bir kesildiği kayda düşülmüştür. İnsanlığa karşı bir davadır ve davacı Josef K. mahallinde hayırla anılmayan bir şahsiyettir.
Silinebilirdi verimin şecereden. Fado ezgilerine dolanan Lilith misali anakronikleşebilirdi aşk atlası. Daralan kapıdan geçme endişesini çekip alabilirdi buyurgan uzmanlar hegemonyası. Hepsi mümkündü de, bir, mors alfabesini içselleştirmeye yetmiyordu cüretimiz. Seslerin özgürleşmesine izin vermiyordu dimağın canavarları. Kendine eğlence çıkaran malihulyalar benliği lime lime ediyorlardı.
Peşenkler unutulmuştu ve kervan Andromeda’ya ulaşamayacağa benziyordu. Suskunluklarını cazibe bileziğine dizer gibi bakıvermişti. Havai fişekler duyarlıkları ürpertmiyordu henüz. İhtiyarlığımı bir çarşamba gecesi karnaval kostümü yapmamıştı torunum daha. Dağılıyordu havaya küllerle korlar. Kornosu kırılmış virtüöz, ıslığında kâinatı raks ettirebileceğini keşfediyordu.
Kuvvetlerin birbirini tarttığı ebedi terazide yenişememek olsa keşke tek sorun, fakat daha hacimli ufunetler de yaygınlaşmış. Mühimsenmemeli dağınık zihinden taşan parçalar tutkallanamasalar da, çünkü tek çözüm var ve o da tünelin sonunda.
Kronikleşen yangılara eşlik eder sinir uçlarında sinyalleşen sitemler. Beyin trafiğinde keşfedilmeyi bekleyen dirim nüvesine yönelmeye imkân mı yetmez? Sergüzeşti sündüren ucuz esnemelerde elemler boy atsa da ayırdına varılmaz. Tutku çürütüverir angaryaları. Kavruklaşan iradenin dile dökülemeyecek kör noktalara dokunması kaçınılmazlaşır.
Özensizce dağıtılmış cilvelerin sinameki telaşları gibisiniz bayan, santurun telinde dolanan belli belirsiz tıngırtıdan pek de uzağa düşmez sahte vehminiz. Bense yine sürüklendim gece yarılarının öte tarafına, istemediğim durağanlıklara çekiverdi gündeliğin tortusu.
Paragraf kombinasyonları akıyor üçüncü gözün önünde. Fazla gelen duyguların duyulara iadesi zorluyor fibröz doku şeritlerini. Yosun tutmuş kavşağın ortasında yıldırımlar mı çağırıyorsun? Beden ve zihin, apati ya da hiper-empati, Descartes biraz da Socrates; manik mi depresif mi?
Çekiştirile çekiştirile inkıtaya uğruyor bilinç. Mahfazada tutmak istediğin o basit inanmışlığın lahzadan lahzaya ayrışmakta. Uzat şuradan meşaleyi, yakalım kozayı ve tadalım artık sınırsız ışığı. Kemikli parmaklar saati hurdaya çevirirken biz saygılı köleler yazgıdan az daha ilham çalalım; s.o.s. s.o.s. s.o.s., bir kez daha şans için yalvaralım.
