Ne yapayım, söyle? »
Anlamazken aşk oyunlarından toy yeniyetme nasıl gelip çatmıştır gelecek. Keşif duygusuyla uyandığı sabahların tortusuna dalar her akşam. Pembe gün batımlarından şimşeklenen fecirlere geçerek münasebet matematiğini çözmeye mesai harcadığı mevsimleri özlemektedir. Tabularla paketlenen biyolojik naturanın derinine inmek hevesinin içinde kıpırdandığı maziyi.
Nedenini bilmeden boyun eğmiştir zihninde volkanlaşan itkilere. Gerek duymamıştır varoluşla ilgili sorulara. Nazariyattan yüz çevirmiş, pratiğe yelken açmıştır. Kabul ederek akışı hedonizmde neferleşivermiştir. Hayalhanesinden meltemlenen esintileri yargılamadan soğurur deneyimlerde. Yaşlanmayacakmış gibi yaşayarak bedeninin köleliğine sarılmakta beis görmez. Merasimlerle bezeyerek topluluğun fesada boğduğu coşkuları, kendi Bohemya’sında serüvenler imal eder. Yüksek boheme kaçan hasretlerle kateder ilk nefesinden son sözüne ömür çizgisini.
Gençlik, zirvelerdeki kar tabakasının çığlaşması misali yok eder cet düzenini. Tutulan günlüklerde biriken gözyaşları cam şişelerde biriktirilmeye uğraşılır. Ego, gündelik rutinden anıtlar dikmeye eğilimlidir. Kayıt altına alınır heyecanlar kıymetli madenmiş gibi. Önemli zannedilir bu benmerkezci yaşantı. Kapısı sürgülü mahzenin yeryüzünde tecessüsler uyandırdığından şüphe edilmez. Küstahça konuşulur ve Oscar Wilde’dan alıntılar yapılır. Kimi içli dizeler ezberlense de mümkün değildir yoğunlukları dimağa sığdırabilmek henüz.
Basittir oyun yetişkinliğin ilk yarısında, dikenler süs biberdir, yakamayan paprikadır hatalar. Dümdüz bir denizin sahilinde adımlanacak seyir yolu bellidir. Gölgeler yükselmeden eve yetişilebileceği zannedilir. O zamanlar naiftir arayış fakat lanetlenir yine de. Haz kilitlenmelidir, fısıltılar kısılmalı. Bastırılanların gömüldüğü yüzeylerin ayırdına varmadan önce özgürce mi hareket edersin? Yüzleştiğin suret algının optik hileye yenilmesiyken hem de.
Bay Tavuskuşu derler ona. Bellidir bu lakabın sebebi; göz kamaştırır giyimi, edası, devinimi. Yaşamın incelikli ipliklerinden rengin yumaklar büyütmüştür. Estetize etmiştir yaşantısını, etrafında dolanan parıltıdan fark edilir bu. Gökkuşağı tayfında beklettiği kıyafetlerini gardırobuna yerleştirerek üzerlerine yıldız tozu serpmiştir. Yılların biriktirdiği kirle pastan silkinip steril bir cakayla canlandırmıştır vitrinini.
Bay Tavuskuşu sokakların arasında kaybolmamayı garantileyerek voltaladıkça şehri, düşler saklandıkları kuytulardan sıçrayıverir. Utanır sıradanlık sakızını biteviye çiğneyen blur efektli siluetler. Bay Tavuskuşu boyunbağının üzerindeki nedreti malum iğnesiyle de ayrılır kalabalıktan, iskarpinlerinin parlaklığı yanında bağcık demirinin altın haresiyle de. Hangi Lord Byron şiirinin geride bırakılanı olduğunu kestiremeden yalpalar karanlıkta.
Tarihi yarımadanın kanatlarında uzun adımlarla uzanırken Nika isyanının uğultuları kulaklarında çınlar. Milyon taşını kendi elleriyle yerleştirmişcesine gururlu bu dandiyi kutsamıştır geçmiş. Devirlerin yama yerlerinden kırıntılayıverir anlatının dördüncü duvarını Bay Tavuskuşu. Praetorların ek vergisinden de sıyrılmak ister sikke hırsından da, proskenyon kemerleri altında salınan özenli hanımefendileri seyrederek rolünün repliklerini çiğnemeye başlar. Çünkü tanımaktan imtina etmektedir artık yazılı satırların hükümranlığını.
Bakarak Afflito Markisi’nin meşhur portresine, öğrenmek istemiştir etkileyici görünmeyi. Elini sudan geçire geçire Monte Kristo Kontu refleksleri edinmeye dikmiştir gözünü. Casanova’nın anılarında kurduğu sofraları eksiksizce taklit çabasıyla geçirmiştir en sıhhatsiz saatlerini dahi. Kategorize edilenler kümesinden sıyrılmak için giymiştir el yapımı somon rengi ceketi ilk defa. Yüz yıllık restoranlarda ihtiyar garsonlarla sohbet ettiği kaygısız dünün izlerini gece yanığıyla dalgalanan vücudunda taşımaktadır şimdi. Anakronik şaşaalarla geçmektedir topluluğun arasından hoyratlıklarına şaşalayarak. Hayretlerle hassasiyetten hezeyana sürüklenmektedir.
Sabah badmintonla başlar güne. Öğlen çatınca yavaş yavaş yutar çatalına doladığı taglioniliyi. Müzik yerden göğe yükselen nağmeleriyle saniyelerini sonsuzluğa uzatır Bay Tavuskuşu’nun. Koronun bas baritonundan öğütler dinlerken lakaydane, kişisel bakımıyla ilgilenmektedir. Enfiye kutusunu doldurmakla meşgulken de düş kurmaktadır, bir bahar ikindisi kendisini terk etmiş o cazibedar nişanlısına tarot falı açarken de. Fitilli kadife pantolonlarını ütülerken eşhasın tepkisini çektiğine vâkıftır elbet. Ne yapsa yerleşemeyecektir ona ayrılan köşedeki hiçliğe. Sahne ışıklarını duyuşunda taşımaktadır Bay Tavuskuşu; ihtiyacı yoktur dekora ve hazırlığa. O, hafızada dönüp duran tüketilemeyecek bir melodiymişçesine fark edilmeden yerleşmiştir teknokratlar distopyasının sinesine.
Zümrüdi gölgelikli lambanın ipini çekince loşlaşan tek göz odanın tabanına kitaplar dağılmışsa da sessiz uşağa giydirilmiş olan pijamayla robdöşambr muntazaman durmaktadır. Dişiliğini saklamak zorunda bırakılanlar çoğaldıkça çoğalıyor derken Bay Tavuskuşu bir kez daha Hugo Laurenz August Hofmann von Hofmannsthal’ın Lord Chandos benliğinde kaleme aldığı o şöhretli mektubu okumaktadır. Esrik duyumsallığın dilden kazınmasıyla manevi dokunun ağulanması. Bu eşzamanlı çözülmeyi 20. yüzyılın açılışında kavrayan Hofmannsthal’ın önsezili cümleleriyle tekrar tekrar cezbelenmektedir.
Bay Tavuskuşu ebedi delikanlılığına aldığı darbelerle kıvranmaktadır. Saçları dökülmüş, cildi lekelenmiş, bedeni yağlanmıştır. Cep mendili seçmek için her çekmece açışında kemiklerinden kıtırtılar duyulur. Dorian Grey’in portresini mi aşırmışlardır çatı katından yoksa etrafta yükselen haşinlik setleri arasında sıkışmakta olan Bay Tavuskuşu’nun gustosu mu tüketmiştir. Küllenen arzuların yasını tutmak için kısa aralar verilmeden sürdürülmesi gerekir kaosun itinayla, ta ki hepimiz midesini boylayıncaya dek. Bu demektir ki Bay Tavuskuşu da kaçamayacaktır yok oluşun sisli dereke-i emvacından.
Revolver öylece yatıyordu maun sandıkta. Akvaryumdaki Diskus balıkları birer birer ölüyordu. Japoneli figürlerin salındığı geniş salonlar terk edilmişti. Kimsesizlik tacı teslim edilmişti develer tellal iken. Ve o lahzadan bu yana revnak bulamamıştı en ümitvarlar bile. Unutulmuştu yaş günleri, kutlayanlar el çektiğinden beri. Solmuştu duvarların boyası, kurumuştu eller, çatlamıştı dudaklar. Borçlar defter şişirirken nezaketli olmanın bedeli ağır çekmeye başlamıştı.
Görünmez mürekkeple yazılan notlar yapıştırmıştı kapılara Bay Tavuskuşu. Meraklısını bekleyen paragraflar gizli bilimlerin şifreli ifadeleriyle mi dolup taşmaktaydı. Briyantinle yaldızlanan kuzguni saçlar yerini şekilsiz bej lülelere bırakmışken cevvaliyet mühürleri de işe yaramıyordu artık. Evvelin efsunlayan rutinleri tesirini yitirmişti. İkarus’un güneşte yanışından daha dehşetli bir yangınla yanacaktı bu harap barınak. Hak edilmemiş zevkler iç bulantılarıyla dengelenemiyorsa taze öykülere yer açmak gerekecekti irade kuvvetiyle.
Bay Tavuskuşu, Rorshach testlerindeki lekelere benzeterek dökecekti galon galon motorini. Çakınca ateş bir Zümrüdüanka deseni belirecekti tavanda. Son fırsatı bekleyenlere üfleyecekti biriktirdiği şansı. Son kez kırpacaktı gözlerini. Radyonun sesleri odayı dolanırken harlanan alevler yetecek miydi tüm yaşanmışlıkları arıtmaya? Kabare şarkılarıyla geçilecekti âlemler arasındaki sınır. Buradan hayal diyarına iltica etmek için izin isteyecekti Bay Tavuskuşu. Dayanılmazdı küre-i arzda güzeli hedeflemek, dayanılmazdı bu safsata balçığında ayağa kalkıp yeniden başlamaya çabalamak.
Mazotu dört yana pay etti, bolca sıvıya buladı zemini. Reveransını yaparak Rio de Janeiro’daki bir otelde cebine atmış olduğu kibrit kutusunu raftan aldı. Bu güne hazır ve nazırdı. Farklı olsun isterdi fakat böyle dökülmüştü psikolojisi kalıba. Belki fazla çocuksuydu veyahut kusurlu. Bay Tavuskuşu idi o, bu kavurucu vakanın ardından nar çiçeği rengi çoraplarıyla hatırlanacak olan.
Kibriti çıkarttı. Kutuya sürtecekti ki... Yerdeki kitaplardan biri gözüne çarptı. Yukio Mişima yorumuyla Hagakure. Saklı Yapraklar anlamına gelen bu kitap karmaşa sırasında kendi kendine açılmıştı. Yerden kaldırıp okudu.
“Hagakure’nin günlük yaşantı için öğrettiği pratik etiği bir eylem adamının uygunluk itikadı olarak adlandırmak mümkündür.”
Düşer gibi masaya oturdu. Uygun değildi bu hareketi. Yanlıştı düpedüz. Düşünmesi gerektiğine karar verdi. Düşünmeye başladı. Weldon Kees’in kayboluşu geldi aklına. Sonra bir düşünce daha belirdi. Merak etti. Kibriti çakmak isteseydi yazı mı tura mı gelirdi? Pek de önemi yoktu. Son tahlilde Bay Tavuskuşu mutlu biriydi.
