Ne yapayım, söyle? »
Kısır gündemlere, bitmeyen döngülere, ulaşılamayan çözümlere; hep aynı sıkıntılara sıkışmışken biz, zihnimiz yeni açılımlara belki de her zamankinden daha çok ihtiyaç duyuyor.
Bu ufak bir şakaydı naif okur: “Her zamankinden daha çok ihtiyaç duymak” da bir klişe değil mi, bir kısır gündem habercisi yani? Zihin zihin olalı duyduğu ölçüde ihtiyaç duyuyor yeni açılımlara, çünkü zihnin zenginleşme ihtiyacı, bağlantılarını genişletme ihtiyacı zamansız değil mi?
Zihni, genişlemeyi, bağlamlar içinde farklılaşan hamlelerle bakış açısı derinleştirmeyi kalbinde taşıyan hangi disiplinlerden bahsedebiliriz? Akla ilk satranç mı geliyor? Sanırım benim için öyle, evet. Bu nedenle alanında uzman bir isme, 2018 yılından bu yana Dünya Satranç Federasyonu (FIDE) Engelliler Komisyonu üyesi olan Seçkin Serpil’e ulaştım.
Görme Engelliler Eğitim Metodolojisi kitabı altı dile çevrilen Serpil’in Engelsiz Satranç Sivil Haklar İnisiyatifi kurucularından olması kadar sinema yazıları yazması da önemliydi benim için; bu sorulara dürüstçe cevap almak için üst düzey satranca aşina olduğu ölçüde felsefe ve sanatı da hayatına dahil etmiş birine ihtiyacım vardı çünkü.
Kısır gündemler, bitmeyen döngüler, ulaşılamayan çözümler, hep aynı sıkıntılar derken zihniniz yeni açılımlara ihtiyaç duyuyorsa buyurun okuyun lütfen.
Satranç, matematik zekâya hitap eden bir oyun özelliğinde görülüyor fakat bir yandan da oyun olması onu sanatsallaştırmaz mı? Varoluşun temel nitelikleri denince yin ve yang gibi bir tarafta teknik, bir tarafta sezgi; ileri seviye satranç oyuncuları üzerinden bu tartışmaya bakınca nasıl çıkarımlar yapabiliriz?
Satrancın “ne” olduğu farklı cevaplara imkân verir niteliktedir. “Oyun” olarak sınırlarında ve kurallarında esnetilemez bir katılık taşır; dolayısıyla, biçimsel anlamda sanatın özgürlüğünden uzaktır.
Antrenör, oyuncu, kulüp yöneticisi, yazar gibi çeşitli sıfatlarla rol aldığım satranç alanının tek başlığa indirgenmesi hayli zor. Öğrenmek üzerinden en yakın “dil” alanına referans verebilirim. Çoğunluk içine doğduğu anadili kullanıyor ama klişe ifadeyle dil, konuşanlar tarafından çoğunlukla tekdüze kullanılıyor.
Amatör satranççılar oyunlarında ne yapıp ne yapmadıklarını tam anlamıyla farkındalık düzeyine taşıyamadan sonuç elde eder. Başlangıç düzeyinde satranç, mat olmak, boşa taş koymak, kazanmak, kaybetmek ya da pat benzeri sonuçlara epeyce endeksli ama üst mertebelerde dövüş sanatlarındaki gibi bir açılma yaşanıyor: Örneğin masabaşı satranç reytingi 1800 üstü standart bir kulüp oyuncusu, rekabet alanında mücadele ettiği için, hamleyi artık başka bir bilinçle yapıyor. Hatta daha güzel bir ifadeyle söylersek, o hamleyi eyliyor.
Bu seviyedeki oyuncuların alalede oynamadıklarını, stratejiler doğrultusunda hamle yaptıklarını ileri sürebiliriz. Buradan hareketle, turnuva ortamında oynanan satrancı düşüncelerin savaşı gibi görmek uygun, çünkü her hamle içkin olarak şu iddiayı taşıyor: Bu konumdaki en iyi hamle budur.
Öte yandan, satrançta seviye ilerledikçe onu takdir edebilecek oyuncu sayısı azalıyor.
Meseleyi daha net kavramamız için satranç ustalığındaki aşamaların hem puan sistemi üzerinden hem de bilişsel beceriler üzerinden nelere tekabül ettiğini aktarmanızı rica edeceğim. Yani farklı seviyelerdeki ustalıklar algıda nasıl deneyimlenir?
Satrancı çok erken yaşta, babam arkadaşlarıyla oynarken oyun alanından taşları odama kaçırarak öğrendim. İlkokulda takıma seçilene kadar da profesyonel oynandığını bilmiyordum. Belli bir seviyede oynadığımı takıma seçilince fark etmiştim.
Kulüp oyuncusu seviyesine gelene kadarki süreçte bariz hatalar yapıyorsunuz, yanlışlardan çıkarım elde ederseniz 1700-1800 masabaşı reytingi geçebilme imkânı doğuyor: Artık, fahiş hataları azaltmanız ve kötü konumlarda da ne yapacağınızı kavramış olmanız bekleniyor.
Satrançta seviye arttıkça sevdiğiniz konumları oynamaktan vazgeçiyorsunuz, konumun gerektirdiği hamleleri ortaya koymaya başlıyorsunuz, oyununuz olgunlaşıyor: Mesela daha atak oyuncular pozisyonel oyunlarda da gelişim göstermeye başlıyor; maç sonundaki sade kazançları göz önünde bulundururken maç ortasındaki tematik fedaları da kaçırmamanız gerektiğini anlıyorsunuz.
Sürecin etkilerini şöyle özetlemek mümkün: Mizacınız silikleşiyor; kendinize dair düşünceleriniz de konuma dair önyargılarınız da kayboluyor. Oyunun ritmini, konumun önceliklerini kavramaya başlıyorsunuz.
Üst seviyelerde oynayanlar daha çok hamle düşünmüyor; yaklaşık 8-10 hamle sonrasında oluşan konumlar üzerinden hareket ediyorlar. “Usta, uzmandan fazla hesap yapmaz; aksine daha fazlasını, özellikle de daha önemli şeyleri görür” diye bir söz vardır. Gerçekten de öyle.
Dünyanın ilk on oyuncusu geridekilerden daha fazla hesap yapmıyor, daha önemli şeyleri görüyor. En üst seviyede oynayanlar yani masabaşı reytingi 2700+ olanlar arasında şairin deyimiyle bir çeşit çözülme yaşanıyor, sesler birbirine karışsa da bir çeşit cezbe başlıyor; maçlarda artık mizaçlardan ziyade minik salınımlar, mimikler gibi çok daha ufak nüanslar devreye giriyor. Üst seviyede oynanan satranç maçlarını bilgisayar yardımı olmadan idrak edebilecek insan sayısı epey az. O düzlemde sadece izleyip estetik bir haz alıyoruz.
Trevanian’ın romanı Şibumi’nin etkisiyle bir nesil, satrancı “tüccarların oyunu” olarak nitelemeyi öğrendi. Şibumi’de satranca bu küçümser tavırla yaklaşılırken karşısında go oyunu derya deniz olarak gösteriliyordu. Nitekim Deep Blue isimli bilgisayar Gary Kasparov'u 1997 yılında yendi ama AlphaGo’nun zaferi ancak 2016. Go ve satranç yine Şibumi’de Batı ile Doğu’nun farklı yaklaşımlarıyla eşleniyordu. Satranç kolay tüketilebilir ya da belli süre sonra tükenen bir oyun mu? Go karşısında fazla mı kısıtlı?
Ben de o nesildenim, ben de go oynamaya o şekilde başladım ama kendi adıma aradığımı bulamadım. “Go daha kompleks” gibi bir iddianın hafiften oryantalizme meylettiğini düşünüyorum. Go biraz da Simyacı kitabıyla anlatılan bir Doğu’nun parçası olarak mistik, akılla çözülemeyen oyun imajında lanse ediliyor. Bence bunun temel sebebi daha az popüler olması.
Örneğin “Go taşları içkin değer taşımaz, satranç taşları ise mukayeseli değere sahiptir” denir; oysa bu, amatör bakışla üretilmiş bir tespit. Satrançta da go oyunundaki gibi taşlar bağlantısal olarak değer kazanır ve ancak bağlamında, diğer taşlarla bütünsel olarak değerlendirildiğinde gerçek değerlerini kavramak mümkün olur.
Poker, briç, satranç, go gibi oyunlar popüler kültürde karşı karşıya getirilseler de farklı becerilere ihtiyaç duyuyor: Birinde vasatın üstü olan oyuncu diğerinde sayılı oyunculardan birine dönüşebiliyor. Elbette trendlerle “günün oyunu” daima değişiyor: Bir zamanlar vitrinde Şibumi ile go vardı, şimdilerde ise “Netflix etkisi”, Queen’s Gambit dizisiyle satrancı öne çıkarıyor.
Bu karşılaştırmada şunu vurgulamak isterim: Bugün bildiğimiz anlamda satranç, Batı ikonografisinin tahakkümü altında. Oysa Araplar aracılığıyla Avrupa’ya taşınan, zaman içinde form ve biçim değiştiren bir oyundan söz ediyoruz. Anonim olarak Hindistan’da doğmuş ve kişisel kanaatimce geometrik şekilleri öğretmek amacıyla üretilmiş bir oyun.
“Satranç geometrik şekilleri öğretmek amacıyla üretilmiş” kanaatinizi biraz açar mısınız?
Bence fil çapraz gidiyor gibi öğretilse de ikizkenar üçgenler çiziyor, yine kale kare ve dikdörtgenler çiziyor, at daire çiziyor. Şah noktayı imliyor. Vezir ise hem fil hem kale gibi hareket ediyor. Piyon da yine benzer şekilde nokta ve doğru çiziyor gibi gözlemliyorum.
Taşların birbiriyle koordinasyonu ve ilişkilenmeleri de aslında tamamlayıcı nitelikte. İcat eden anonim kişi geometrik şekilleri kolaylaştırmak adına bulmuş gibi düşünüyorum. Bu tabii sadece bir varsayım.
Rap grubu Wu-Tang Clan üzerindeki etkisinden Queen’s Gambit dizisine satranç, Batı kültür hayatındaki belki de en etkili kafa oyunu. Hangi eserler satranç hissini gerçekten etkileyici aktarıyor desem ilk anda cevaplarınız ne olur?
2000 tarihli Luzhin Defence “satranççı olmayı” beyaz perdede en iyi anlatan yapımlardan; kitabı da çok başarılıdır.
Bende kişisel anlamda da yer etmiş bu yapıttan ablam sayesinde haberdar olmuştum. Başkarakteri Sasha uzun süreler beni persona olarak etkiledi, peşinden sürükleyen bir fenomen oldu.
Taşları ve oyun mantığını anlatması açısından kesinlikle The Wire dizisindeki meşhur sahneden bahsedilmeli; oyunu içermeleri ve onu bir benzetme haline getirmeleri üzerinden de Göçmüş Kediler Bahçesi ile Alice Harikalar Diyarında öne çıkıyor.
Yedinci Mühür filminden söz etmek klişe olsa da anmadan geçemeyiz. İşe Yarar Bir Şey filminde; Barış Bıçakçı’nın “Bir Kitabın Sayfaları” dizelerinde de satranca rastlamak mümkün.
Kişisel favorim ise rakiple mücadeleyi aktarması yönünden 2005 tarihli The Revolver filmi. İlk aklıma gelenler bunlar diyebilirim.
Queen’s Gambit demişken, dizi aslında bir roman uyarlaması ve yazarı Walter Tevis de satranç tutkunu. Yine ilk anda, aklınıza satrançla şekillenmiş hangi entelektüel isimler gelir?
En başta aklıma Stanley Kubrick ve Samuel Beckett geliyor. Walter Benjamin, milli takımda oynayacak kadar önemli bir satranç ustası olan Marcel Duchamp, Einstein, Picasso, Vladimir Lenin, T.S. Elliot, Jorge Luis Borges, Bertolt Brecht, M.C. Escher, Humphery Bogart gibi uzayıp giden sonsuz bir liste…
Sinema yazarlığı yönünüzü de işin içine katarak, satrancın ekrana taşınması meselesini en güçlü şekilde gerçekleştiren dizi, film ya da belgesellerden örnek vermenizi rica edeceğim. Bir de bunu başarmalarını sağlayan temel öğeler nedir sizce? Yani size göre bir yönetmen satrancı sinemasallaştırmak istediğinde oyunla nasıl bir ilişki kurmalı?
2011 tarihli Bobby Fischer against the World belgeseli satrancı çok iyi anlatıyor. Toplumsal algıda Bobby Fischer, Sovyetlere karşı kazanan “Amerikalı” olarak büyük mite sahip ama belgesel mitin arkasını eşeliyor.
Fischer’in hayatını kurgusallaştıran 1993 tarihli Searching for Bobby Fischer de başarılı. Özellikle çocuklarını bu oyuna dahil etmeyi düşünen veliler için öğretici nitelikte.
2018 tarihli Closing Gambit: 1978 Korchnoi versus Karpov and The Kremlin belgeseli ise satrancın daha geniş toplumsallıktaki yansımasını anlatmakta etkili.
Mr. Robot dizisinin ikinci sezonundaki sahneyi de kişisel bir favorim olarak eklemek isterim.
Satrancı sinemasallaştırmak adına kurulması gereken bağlam bence satrancın bir iletişim aracı olduğunu anlamaktan geçiyor; tabii bu niteliğinin yanında muhakeme, retorik gibi bir yana da sahip: Düşüncelerin savaşı.
Satranç bir entelektüel faaliyet midir yoksa entelektüellik kümesi dışındaki farklı melekelerle mi ilişkilendirilir?
Doğası gereği zihin kullanıldığı için kendiliğinden entelektüel bir oyun gibi lanse ediliyor ama bu soru bağlamında satrancı akademisyenlikle karşılaştırmak yerinde olur. Entelektüelliklerini çekincesiz teslim ettiğimiz akademisyenler ve satranç oyuncuları kadar sadece teknik meselesiyle ilgilenen satranç oyuncuları ve akademisyenler de mevcut. Dolayısıyla içeriden baktığımda doğrudan bir bağlantı görüyorum diyemem. Karşılaştırmalı olarak diğer spor dallarına göre daha yatkın olduğunu gözlemlemek mümkün.
Öte yandan eşyanın tabiatı gereği çağdan bağımsız bir “satranç” eylemi de olgusu da mümkün değil. Çağa dair bu farkı görünür kılmak için aynı soruyu sinema üzerinden de sorabiliriz: Godard, Pasolini, Eisenstein gibi isimlerin sinema olgusuna dair sorgulamaları ile günümüz sinemacılarının sorgulamalarını karşılaştırdığımızda ne görüyoruz? Eski dünya şampiyonları farklı konularda birikim sahibiyken, günümüzde teknik kusursuzluk ön plana çıkmak zorunda: Bugünün dünya şampiyonu adayları üst düzey bir algoritma gibiler.
Matematik de üst boyutlarında sanatsallaşan fakat çoğu kişinin ilk bakışta sanatla ilişkilendirmediği bir disiplin. Satranç, matematik, mantık bilimi deyince hızlıca karşımıza çıkan isim, Alis Harikalar Diyarı’nda tüm bunları kurgu edebiyata taşıyan matematikçi Lewis Carroll. Bir satranç oyuncusu matematikle doğal bir ilişki içinde midir? Böyle bir ilişkilenme kişinin sanatsal algılarını güçlendirir mi zayıflatır mı?
Bu soru bağlamında düşünürken aklıma Escher’in “Melekler ve Şeytanlar” tablosu geldi. Resim icra edilirken matematik kullanıldığı için o estetik kusursuzluk yansıyor. Ortalama bir satranç oyunu kırk hamle kabul edilir.
Öyleyse “Kırk hamlede karşı taraftan daha iyi seçimler yapan maçı kazanır” önermesi mantıksal olarak doğru. Elbette bu satrancın teorik boyutu. Kırk tane iyi hamle yaparsanız, rakibiniz de en iyi karşılıkları verirse, maç berabere biter. En iyi hamleleri siz de rakibiniz de yaparsanız maç berabere bitecektir. Evet ama bu mantıksal önermelerin ötesinde gündelik kullanımda satranç aslında öngörülemeyen, beklenmeyen bir silahı öne sürmek manasına geliyor. Yani bir hamle, bir hamleden daha fazlasını işaret ediyor; bağlamında daha çok şeye sebebiyet veriyor. Öyle ki rakipler “gereken” ya da “makul” cevabı veremedikçe konumları dezavantajlı hâle geliyor. Tekil hamlelere bakıp konumu anlamlandırma çabası eksik: Tüm hamleleler öncül ve ardıllarıyla birlikte anlam ifade ediyor.
Dışarıdan bakışta her satranç oyunu metrik ve ölçülebilir; oysa maç başındaki stresi, turnuva ortamını, turnuvaya kaçıncı başlandığı, kaçıncı sırada tamamlanmak istendiği gibi sosyal faktörleri ve bunun gibi “ekstraları” henüz(!) ölçemiyoruz. Esasında ortaya koyulanı bir tiyatro sanatçısı performansına yakın görmemiz daha anlamlı olabilir.
Bu noktada satranç gerçekten de tahtadan bağımsız potansiyelini taşıyan –körleme oynamak– matematiksel aksiyomlara benziyor. Aynı sorunsal kodlama alanında da geçerli. Yazılımcı açısından mantıksal önerme olanlar dili anlayan bir gözlemci için “estetik” addedilebilir.
Mesela asla dünya şampiyonu olmamış Bronstein yeniyi ve güzeli, estetik bir hazzın peşinde satranç tahtasında aramıştır. Hâlâ okumamış olan varsa, böylesi sınırlara, eşiklere dokunmak için Logicomix çizgi romanını tavsiye ediyorum. Mantık, matematik ve felsefenin tam ortasında harika bir çalışma.
Çocukluktan itibaren uzun yıllarınızı satranca verdiniz; bir düzeyde sizi şekillendirenin satranç olduğu söylenebilir sanırım. Satranç var olmasaydı benliğinizde ne eksik kalırdı? Peki, dünyada nasıl bir eksiklik oluşurdu?
Satranç oynamaktan öte satranç öğretmek, her kesimden insana, her engel grubuna, her yaş grubuna ulaşmak beni çok geliştirdi. İstanbul’da düzenli ders verdiğim sporcu adaylarından Soma’daki öğrencilere kadar çok fazla kişiyle çalışma fırsatı buldum. Handenur Şahin, Kerim Altınok, Selim Altınok gibi isimlerin ilhamıya Engelsiz Satranç oluşumunu kurduk. Ben olmasaydım da şu an Engelsiz Satranç bünyesinde emek veren Ali Polatel, Kayra Zühre, Görkem Sivri, Selim Çıtak, Alper Efe Ataman, Handenur Şahin başta olmak üzere tüm arkadaşlarım bir araya gelip bu çatı oluşuma hayat verirdi diye düşünüyorum. Benim baktığım yerden meselenin özeti şöyle: Satranç olmasaydı da bu güzel insanlarla başka türlü ilişkilenirdim, satranç bir vesile oldu.
“Satranç olmasaydı” üzerine düşünmek ise oldukça zor, çünkü sanki ilk öğrendiğim şey oydu ve her şeyi üzerine inşa ettiğim bir temel gibi.
Röportajı bitirirken tekrarlamak istiyorum: Satranç hepimizi birleştiren yabancı bir dil gibi: Kimimiz büyük eserler ortaya koyuyoruz, kimimiz kendimizi ifade etmeye çalışıyoruz, kimimiz de çok satanlar listesinde yer alıyoruz ama büyük bir olgu olarak satranç hepimizi kuşatıyor. Tahtada taşlar ileri geri gidiyor ve sonuçlar oluşuyor. Ama belli sayıda turnuva ve kupadan sonra kimin kimi yendiği muğlaklaşıyor; ortak hikâyelerle anılar kalıyor.
Cevaplarınız için teşekkür ediyorum.
Satranç hikâyemi anlatma fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ederim.
