Ne yapayım, söyle? »
Sinyaller karışıyor ve doktor endişeli. Sırlarla kaplı derinin altında dolanıyor çaresizliğin sisi. “Bir ince aspirinle sağalt kanı” derdim ama bu, hatıralar hastalığı.
Mimari dekupajlarla masa başında. Evin her yeri tıka basa ekipman. Yine kırık mesafelenmeler. Onlar aşındırmış yalnızlığın asaletini. Öyleyse sana ne kaldı?
Yolun, sutraları bedene yazanın ritüeli mi yoksa yanlışa kayışların sarmalında başkalaşmakta mısın?
Sessizlikle süslenen sorulardan bunlar da.
O eski gecelerin kahkahaları hâlâ sinmişken üstüme arşınlıyorum “soylulaştırılan” semtlerinizi. Şansım hiç olmadı değil, oldu fakat nereden bilebilirdim, değil mi?
Madensuyuna tuz ekliyor. Hediye değiş tokuşu yaparken konuşuluyor depremden. Unutuldu hepsi. Ölüm hak ettiği ciddiyeti alamadıkça delleniyor ve insanlık mı? En ufak inanç kalmadı kalpte. Tek yaşam belirtisi rüyalar.
O gün o saatte dönemediğimiz yollarda, tüm duvarlar çatlak ve yıkıntılaşmış yuvasının arta kalanında ateş yakmış kim varsa. Kim varsa af dile.
Anlamazlar, görmediler aş çadırlarını, bir sonraki günün kaosuyla aranda incecik çadır bezi. Yazılamaz bunlar, incitiriz evlatlarımızı, sonunda sıkışır varoluş bitimsiz bir gözyaşına. İnkâr edemezsin; tüm suçlara ortak edildik.
Mentorum aklını kaybettiğinin farkına vardığında geceleri uyanıp şu alıntıyı tekrar tekrar tahta masasına yazarak gerçekliğe tutunmaya çalışmıyor muydu, öyleyse ben de yanılmış olamam; sadece burayı ateşe vermeli ve dışarıdaki fırtınaya karışmalıyım: “Sonra konuştu ve anlattı: ‘Ressam’ dedi. ‘Resim yapar. Sonra o yaptığı resmin bir yanını beğenmez, değiştirmek ister. Bunun için alır eline boyayı, o beğenmediği yeri uğraşa didine boyar, kapatır, üstüne başka bir resim yapar. Sonra zaman geçer, her şey gibi resimler de yıpranır, eskir ve yaşam, etkiler onu. Üstü örtülen ve altta kalan, giderek yüzeye çıkar, kendini belli eder. Ressamın pişmanlığıdır bu ve buna pentimento denir. ’”1
Neyse ne, geri dönmek hem zorunluluk hem mahbusiyet.
Biatın dumanı sarmalıyor göz kapaklarımı, unutuyorum ayağa kalkmayı, yine de bana göre değil bu ezbere düşler. Temenniler ömürle yarışa çıkmış, heveslerle itişiyor koşullar, ne sığdırdıysan mahfazana, dünya gasp ediyor.
Yaşlılık kemikli elleriyle boğuverdi tüm mahalleliyi, yine de çalmadı kapıları belediye; geri geri inerdik yürüyen merdivenlerden, şimdi ise kısılıp kaldık fiziksellik düzlemlerinize. Cehennem, mesellerden manifestlendi medeniyete; paranoyaklar arasında paranoyanın faydalarını dinlemek kadere döndü.
Ağızda salya, dimağ kerberoslaşmış, gökyüzü kuzguni. Söyleyecekler elbette kıraç da ses duvarlara çarpmaktan sarhoş, geri durulamıyor maruz kalınanı söze taşımaktan; harfler ne olursa olsun sıralanıyor.
Bilgi fetişistlerinin resmigeçidinde bir bilinmezciyi arkadaş edinmişim, Machado’nun şiirini nakletmiş bana, uyumak ama uyanmamak üzerine olanı. Ben ise kafamın dikine giderek uzanmışım yine yıllar içinde aşinalaştığım o meşhur enstrümana, Karanlık Köşedeki Arp’a: “Bana kalan azıcık yaşamdan verirdim / gözümü kırpmadan en güzelim yılları, / bilmek için neler dediğini / başkalarına benim için.”2
Gel, ben yine seni gülümseten o vurdumduymazlığımı giyineyim. Biliyorum sen de yoruldun “Neden bu kadar hüzünlüsün?” diye sormaktan. Zaten biliyorum, sessizliğimde yitip gitmeyeyim diye soruyorsun: “Neden bu kadar hüzünlüsün?”
Ağzını hayra açmayanları kime ispiyonlayalım? Birbirimize tabii ki. “Alaya alıyorsunuz” diyenleri aferinlere boğalım. Graffiti spreyinden şiir akmaz mı? Gece karanlığına neon neon yazalım: “Bir glitch’ler dönüyor Danimarka Krallığı’nda.”
Senin için başka bir dünya yazıyorum, sıralayarak yalanları; arıyorum bilinmedik olasılıkları. Dev ayak izleri boydan boya biçimsizleştirmiş tarlaları, geçmişler buradan ve gidiyorlar gece karanlığına. “Daha fazlasını yapabilirsin” diyorum, fakat kırık dişlerinle gülüyorsun. Tükenmişliğine tutulmuşsun ve sakillikten tiksinemeyecek kadar yorgunsun. Gökyüzüne bakıyorsun, “Yıldız” diyorsun, “Yıldız hâlâ parlıyor.”
Kesit, plan, kesit; aksonometrik plonjonla söndürmüşler çocukluk düşlerini. Mimar mı zannettin onları? Hayır, onlar da diğerleri gibi, mesleklerinin etiği yok; şehre kanser bulaştırdılar ve duyarlılığı kurban ettiler modernizm sunağında.
Milimetrik karelerde rendelerken idealleri nasıl da emindi öğretmenlerin? Ne fark eder şimdi? Hepsi yetersizdi, sistem dizayn edildi ve Pandora hepimizin üzerine kilitlendi. Son gülen de iyi gülmüyor, sadece kıkırdatıyor elindeki takma dişleri.
Dinliyorum sallanan parmağın söylediklerini. Boyun eğmişlerle geçit törenlerinde kol kola olmaya meyillenince hatırlıyorum Adalet Heykeli’nin altındaki geceyi. Bir flaş çakıyor, hop yine bir başka ihanet vesikalığı. Böyle işte: Nefret, öfke, nefret, öfke; ister kısır döngü de, ister konfor alanı.
Kum zambakları arasında dolanırken kartografın düşlerinden yeni bir ben meydana getirmeye uğraşıyorum. İstediğiniz gibi yontulursa biblom, belki davetlerde taliplerim dizilir. Hepsi palavra; biliyorum ki yaşamım, imkânsızların teyellenmesinden ibarettir. Yine de Kierkegaard’ın işaret ettiği üzere sıçrama üzerine sıçramayla bu yamalardan bir örüntü doğurabiliriz belki, kim bilebilir?
Tablonun boyutları nasıl böyle bire bir? Tüm katmanlar tan kızıllığına batmışken renk dalga dalga gölgeleşmiş, konturlar gerçekten yüz çevirircesine silikleşmekte: Işık, gözleri şefkate muhtaç kılıyor. Nasıl mı? Çünkü şunu bilerek raksa çekildi her fırça darbesi: Usta aşılamaz, onunla yarışmak ise en büyük gaye ve ödüldür.
Kanepe asla değişmemiş. Pikapta dönen melodiyi duyuyoruz evet ama pikap haczedileli yıllar olmadı mı? Neyse, saatler hızlı geçiyor, gereğinden fazla hızlı ve yetişemiyoruz çocukluğumuza. Yaptığımız iş belli zaten, bundan sonra bizim görevimiz sabitlenmiş böyle: Bekliyoruz ölü ebeveynlerin geri dönüşünü.
Başlangıç çizgisine dek ilerlemek aldı onlarca yılı. Geldim şimdi, giydim nefti üniformayı, şöyle bir ovaladım A harfini, oturdum masaya.
Tuşları toplamama gerek kalmadan kapı çaldı.
Fazla siyah bir kutu var paspasta. İçinde yeni tuşlar. İlginç.
Lekelerle küstürülmüş klavyemi çöpten alıvereyim bari. Yeni tuşların üzerindeki harfler bir tanıdık bir değil, hafif hafif silikonla birleştiriyorum onları gövdeye. Tek tek test ediyorum her birini, tık tık tık, ekranda mesajlar beliriyor, söylevler ve praxis’ler, görseller ve düşlemler.
İmge sözlüğümün üzerinde bir parmak toz birikmiş. Üflüyorum fakat nefesim yetmiyor, toz bulanıyor her yere, temizlenmiyor oda, daha da daha da kirleniyor fakat tuşlar parlıyor, metalleri belli ki bu dünyadan değil.
“Yıldız hâlâ parlıyor.” Öyle mi?
Bir de fosforlu kalemle yazılmış not var kutuda: Umutlara hâlâ yer açabiliyorsan da kurtul onlardan, şifalı nehrin fabrika atıklarıyla toksikleştiğini kabul et. Avuç avuç iç vebalanmış sudan, zehrin ciğerlerine sızdığını duyumsa, duyumsa ama yine de bunun canına can kattığını hayal et; vazgeçme çıldırışların sana lütfettiği tılsımdan.
İlginç.
Ne yapayım?
En iyisi bir şeyler yazayım.
Sonuçta kimse kabul etmese de işim bu.
Toprağa çizgiyi çektim şimdi. Mutluluk gülümseyişleri arasında beynime saplanan trajedi kesitleriyle bu tarafa geçtim.
Belki de kibri aşağılayarak ona gerçekten ihtiyacı olanları gücendirmemeliydiniz.
Belki de doğruydu fısıldanan.
Belki de kehaneti engelleyemeyeceğinizi bilmeliydiniz.
1. Tarık Dursun. K., Edebiyat Üstüne Narin (İstanbul: Bilgi Yayınevi, 1993).
2. Gustavo Adolfo Becquer, Karanlık Köşedeki Arp (İstanbul: Alkım Yayınları, 2004).
