Raziye Kubat,
“we’re not your ancestors”,
40 × 100 cm, 2018,
kâğıt üzerine karışık teknik
Bahsedilmemesi Gerekenler Hakkında

Gün aşırı emirler telgraflanıyor beynime kayıp benliğimden, şöyle bir mesajla: “Hâlâ mı kayıpsın?”

Afallıyorum her seferinde ve soruyorum: “Esas kayıp olan sen değil misin?”

Bariyermişçesine yığ kelimeleri. Tökezleme sakın, çünkü öte taraf “anlam yok” bağırtılarıyla vecde gelenlerin mosh pit’i.

Mazgallarda arkaik rövanş çağrıları. Rezervlere sondaj ve adaletten bahseden yeniyetmelerle atıştırma arası hoşbeş. Heveslendiğim düşleri sorgulamak cüreti mi? Hangi yitirilmişlikte hangi acizliğimize merhem sunansın? Değil mi, ben de öyle düşünmüştüm.

Cafcaflı teoremlere sığınamam yağarken gökten kan taşı, fakat “Bir çeşit mutlu son mümkünsüz mü?” diye sormaktan da geri duramam. Kapatırken kitabı, hafızama kazırcasına bakarım son satırlara: “Büyükanne, ‘Keşke benim de bir kedim olsaydı’ dedi. Elif hemen, ‘Üzgünüm ama Mırnav’ı sana veremeyiz’ dedi. Herkes kahkahalara boğuldu.”*

Ordövrler ısmarlanmış ve soruyor çocuk: “Sevgi yenir mi?” Deviriyorum gözlerimi, ürperiyor bilinç, atıyorum son adımı da ileri. Önceki hayatlarımın bedenlerine basa basa dokunuyorum parlayan taca.

Gülüyor bana ama bu bir aşağılama mı? Komplekslerim daima gizler benden gerçeği, üstüne üstlük ego ölümüne çok var. Öyle ki farkında dahi değilim hangi gündüzün gecesi bu. Haberleri açıyorlar parazitli radyoda ve Akdeniz’e son bakış da kirleniyor.

Şaha kalkan kısrakların hücum ettiği patikadan gelen sinsi müzik de neyin nesi? Kapat kulaklarını yoksa yalnızlık putlarına tapanların bölgesine sürükleneceksin. Duyma beni ve fısılda; asla anma o ismi. Asla. Anma.

Evet, doğru tahmin ettin, ben de şefkatli ellerle okşanana dek öylesi siniklerdenim. Korkusuz falan da değilim ama çaresizliğin zerk ettiği adrenalin hiçbir şeye benzemez. Ki sen daha iyi bilirsin bunu. Beyni şehre sıkışmış hippilerin, bedenlerini tabiata esritme endişesine yakından tanıksın. Sen ki kuraklıklar ecesisin.

Hâlâ mı yazım kuralları? Hâlâ mı ifademden üstün editör rötuşlamaları? Pişmanlıkla yoğrulmuş fiesta’lardan nasıl bir sağlık çıkacak zannettin ki bana normlardan bahsediyorsun?

Doldurdum heybeye ucuz romanlardan devşirdiğim öğütleri, özgüven nasıl elde edilir çalıştım bir ömür, sonunda, olasılıklara ikna edildiğim bir yanılsama anında devirdim masayı; al işte öne çıktım, parmakla gösterip gülünçleştir çabamı. Ancak algılayabildim, ne kadar da acınasıydı mücadelem. Ancak belirdi yaşam öykümün tamamı zihnimin aynasında. Ancak grok’ladım kendiliğimin bütünsel yansımasını. Evet, kalkamadım bir daha yerden; doğrulamadım.

“La Di Da Di” ya da “Ob-La-Di, Ob-La-Da”, anlamadın henüz toksik ikonlarını sergilediğin o irinli vitrine yerleşmemek için kaç intihar ertelediğimi. Son sürat bir seyrüsefer ve cilasız gülümsemeler: Görev bu eğer kabul edersen. Etmezsen de görev bu gerçi, varoluş turtasına krema.

Nietzschecisin sen, “Amor Fati” der omuz silkersin rahatlıkla, devam edersin banal yaşantına; kaosla dans edersin falan filan. Oysa bana dededen meslek günah keçiliği. Sis düdükleriyle dürtülen gençliğin canavar dişlerinde çiğnendi orta yaş. O nedenle ne pay ne pasta ne paylaşım; gidişat sıfıra sıfır. Fikir kuranderlerinden çarpan yarı açık kapılar boğuluyor insansız bir alaca karanlıkta. Böyleyken böyle, azıcık hüzünlü.

Ters çevir plağı ve hakikate sarılmaktan bahset yine. Merak etme bu yalanın alıcısı her dönemde bol bulunur.

Bir de şu var: Işıl’a Işık derdim fakat cenazesinde bir anda büyüdüm. Seni ilgilendirmez zannetme, çalınanlar inşa etti bu kişiliği. Demek oluyor ki beni lanetleyenler lanetlendi çoktan.

Ameliyatlı bacakla yürünen yol. Mahzende de aranan kutup yıldızı. Tozlu sunakta yakarıştan resmigeçitler. Yeminlerle düzülür kervan ama asla süregelmeyi kesmez sürgünler. Tekrar et, tekrar; tekrar.

Pentimento’yu ben yazdım, yarısı yok kitap, ama sen attın onu ateşe. Rüzgârda salınan flamalar altında dolanırken misafirler, kimse sormaz nedir bu hezeyanlar? Kimse merak etmezken yine de ezoterik külfetler yüklenen o; ailenin en küçüğü. Bir buğulu bakış ve tek tük kehanetle uyuşturur özlemlerini. Uzattığım elin de yararı yok çünkü o bir Costello müridi, fazla dinlemiş “Bu Yılın Modeli” albümünü ve geçirmiş ergenliği aynı şiarla: “I wanna bite the hand that feeds me.”

Felaketler normlaşmışken eskimiyor kulakta yardım çağrıları. Tamamı bu gerçekliğin, okyanusa gömülen Atlantis. Seçme ve seçilmekle ilgili yalanlara kanmışsan öteye geç, izlemek için çağrıldık arenaya fakat kurtuluş mümkün değil. Aydınlanmacı tarafım sansürlemek isterken dile gelenleri, ayaklanıyorum ve dik mi duruyorum? Saçmalama. Bu bunamışlığı silkele üzerinden ve hizaya gel.

Hangi ayazlarla dövüldü dimağ ya da neyi cringe buluyormuş akranların? Böylesi sorulardan türetilen örüntülerle öngörülemeyen düzlemlere geçmek içindi tüm uğraş. İyi de ne değişti “Nereye varacak bu debelenme” diye soranlardan saklanmak dışında? Bir yanda Ofelya’nın anlaşılamamışlığı diğerinde Hamlet’in modernlik anksiyetesiyle baş edememesi; anlayacağın, takılıp kaldık yaftalama saplantılarında.

Yine bir sabaha karşı, kovuluyorum Manifold’dan, hem de Acid Techno’dan anlamadığım için. Tabii şaka zannediliyor çoğu satırım. Belki de satıhları rübikleştirme eğilimim Adlîciğimden ödünç; yetenekli zannedilmiştim bir keresinde, hakikaten epey güldüm buna fakat o gün bugündür öyleymişçesine rol devam.

Dünya görüşlerini senkronize ede ede yaklaşırlarken birbirlerine, kötüleyebiliyorlar bir batında mesela Platonculuğu. Durdurmalıyım gelmekte olan kıyameti fakat sokaklarda rastlayamıyorum ne dosta ne dert dinleyene ne aklıselime. Geri ile daha geri arasındaki savaşta bir yenilikçilik kıvılcımı, dilek bu; velhasıl türbülans.

Kırık kapıdan giriliyor afyonkeşler barınağına. Baygın entelektüellerin ağzında aynı baklalar. Sıyrılmalısın matematik salvolardan. Uğulduyor pencereler, sarsılıyor kap kacak. Peşin hükümler geri dönüyor, dinmiyor çağıltı.

Mahrem ataletlerden hüküm damıtan şairenin yamacına kondur sevdiklerimi. Beni hayırla yâd edenleri, eee, beni hayırla yâd edenler hangi mahale mi? Neyse, pas geçelim şimdi boş kümeleri; feyzler çalmak için ufka bakalım. Kurdeşen koğuşunda gün ışığı banyoları arayalım.

Güzelliğin hayaleti mumları teker teker söndürerek süzülüyor düşmanlarımın masasına. Titremeli hıçkırıklarla ağlıyor dünün vaizi. Sessizlik örtüveriyor altın tozuna bulanmış tabak çanak çınlamalarını. Gözler kapanıyor ama gelecek aydınlık. Dağılıyor pus, dağılıyor fakat görüş açısı hâlâ bulanık.

Kâğıda hiç geçirilmemiş uzaklıklar peşinde, dalarak algının elastikiyetine, riske ettim bağlantısızlığı. Tükenişin ilk ilmeklerini şekillendiren de ideallere düşkünlüktü. Demek ki fazla alkali bozdu kanın doğasını; müdebbirliğe meyil, eğeledi baş eğmezlik saçaklarını. Demek ki gerisin geri sarıldı kazaları istenç yükünün.

Bir işaret fişeği çakar ansız. Ufalanır limon küfü çuha ve parçalanır ıstaka. Tünelden çıkan son araçla açılır gün. Küskünlükle kutsanmış tanıdıklar arz-ı endam ederken, kayıp zaman iade ediliverir. Hesap kapanır ama izler nakşolmuştur.

Baştan başa satranç tahtası şehir: Aşınmış ellerin yükselttiği muamma anıtı. Perspektiflerle saklambaç oynayan duygulanımlar içinde sen: Cıvamsı mahiyette ve kuvve hâlinde emre hazır, beklenmedik; Lautreamont’un kalbine saplanacak kılıç elinde, bariyerin öte tarafındasın, gözlerin suni güneşler.

Neyse ne…

Gün aşırı emirler telgraflanıyor beynime kayıp benliğimden, şöyle bir mesajla: “Hâlâ mı kayıpsın?”

Afallıyorum her seferinde ve soruyorum: “Esas kayıp olan sen değil misin?”

* Liane Schneider ve Eva Wenzel-Bürger, Elif ile Kedisi Mırnav (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2012) 

Ömer Altan