Ne yapayım, söyle? »
Ne anlatıldığının da önemi yok, çünkü kelimeler artık yaşantıyı teğet geçiyor. Mabetler yerine duvara yapıştırılan muzlar, görünmez heykeller ve satılık piksellere sanatsallık addediliyor. Buhranlar ile büyük kazanımların kesişiminde derin kafalar hüküm sürüyor. Biz mi? Biz uçurumlaşan çanakta çalkalandıkça hınca bulanıyoruz. Emirler ekranlardan dökülürken biz, genleşen zeminde sayısallaşıyoruz.
Toprağın ölüme çeken kökleri de doğuma kanal açan tohumları da eski dünyada kaldı, çürüyen bedene şefkatle bakabilenlerin dünyasında.
Eski dünyada zaman, kusurlu şekillerimizin üzerini örterek bizi derin uykunun sükûnetine götürür. Kimlik putları topraktan filizlenir. Kabile çemberinde büyüyen çocuklar için aile genişledikçe genişler. Diğer klanlarla savaşmanın süreğenliği beraberlik bağlarını katmerlendirir. Tabiatın öteki tarafa çekebileceği gerçeğiyle başlanır yeni güne. Garanti yoktur, piyango da; oyun tehlikelidir ve tekrar tekrar oynanır, çoğu zaman güvendiklerin ani bir salgın tarafından tüketilinceye değin debelenilir.
Çamurda yuvarlananlar arasından ayağa kalkan, yıldız hareketlerine diker gözleri. Temenniler müzikleşir. Fısıltılarla süslenen çadırda kıvranırken loğusa, umut dilenilir hiçlikten. Dalların sürtünmesiyle aydınlanır gece, ne sonra vardır beklenen ne de planlardan bahsedilebilir, devam eden sadece bitimsizlik, ufuk çizgisinde yükselen toz fırtınaları algının sınırlarında erirken. Velhasıl-ı kelam uçsuz bucaksız arazide boynuz kesen sabilerin bilinmezliklere iman ettiği dönemlerdir.
Görmek için daha da dikkatli bakarak o devrin meraklıları, isimsizliklerden yankılar çağırır. Derinlerdeki kımıltının peşinden atlamak gibi bilincin uçurumlarına; soruların cevabı yalnız içe dönerek aranabilir. Sözcüklerin kavram taşımaya başladığı yazısız sabahlara geri dön. Dört yana uzanan ürküntü güruhları arasında varoluş kodeksine giden yolu yürümektedir öncüler. Yalnızlık içinde kesintisiz odaklanma. Figürler belirinceye dek karanlığa bak, duyacaksın şekle kavuşan ilk ses tellerinden dökülen hırıltıyı. Kemikli elin okşayışı uyandıracak bedeni; buzul göllerinden de geçti bu kafile, volkanik kraterlerden de; hüküm süren uğultu açığa çıkacak.
Kan kırmızı ovalarda sönümlenen imparatorlukların tarih kaydına geçirildiği bahçelere ulaşacaksın. Yazı, sesi taklit ederek yayılacak papirüsten kâğıda. “Bilginler” diyecekler, “bilginler geliyor, onlar bilir”. Şimdi, vahşi duyumları körleşenlere paye dağıtacaklar ve köşede bekleyen loğusa anahtarsız kilitlere mahkûm edilmek üzere. Oluşun dokusundaki devranı izleyenler kafasını kitaplara çevirmiş. Fikirler Pandora kutusundan gerçekliğe akın ediyor. Konuşmak ticaretin mukimleşmesine aracılık edecek. Değiş tokuşla melezleşecek biriktirilmişler. Kültür denecek yaşamak stratejilerine. Farklılıklar savaş harici olasılıklara da kapı açacak. Kâğıt ve mürekkep tüm canlılığı satın alır hâle gelecek.
Dev adımlarıyla katedilince ilk sesten ilk yazıta geçen süre, tarih kıran devrimlere kolan vurulur. Yıkmak ister devrim, mevcut olanın bozukluğuna hamle eder, fakat ütopyalı umutlarla ateşlenen öfke beklenen sonuca hizmet eder mi? İnsan yangınları büyüdükçe büyür ama daima felsefedir devrimi besleyen, eylemleşmeye meyleden belirli tarzda bir felsefe. Bu da demektir ki fikirler artık yüklü ve tehlikelidir. Matbaa çalıştıkça çalışır. Rivayete göre ihtiyar Coleridge’dir yeryüzündeki tüm kitapları okumuş son kimse, o noktadan itibaren bilgi heyulalaşır, dalga dalga artarak katlanır birikim, insan inşa edilen noosferde tahsilsizleştikçe tahsilsizleşir. Doğal olan, hiper içerik akışına maruz kaldıkça, yapaylaşma arzusu kolektifleşir.
Devrimler çağından bugüne uzanan ara kesit, moderne aittir. Konfor ve hijyen kelimeleri arasına tel germiş dünya görüşüdür modern; irini, kanı, çamuru geride bırakandır. Geçmiş süngerlenir. Güç, doğadan insan iradesine transfer edilir. Kelimeler kodlara dönüşür, varoluş geometrik hapishaneye yerleştirilir, aksiyomlar dogmaların yerini alır. Bugün Antroposen diye anılan döneme geçilmiştir artık, insan eliyle şekillendirilen dünyaya. Fikirler fikirlere eklemlenir. İnsan, bataklığı kurutarak muzafferleşmiştir.
Modern, yeni bir gerçekliğe adım atandır, etrafı süzdükçe tiksintiye düşer, Sartre’ın bulantısına kapılır; bu doğal kaos onun aklıyla alay etmektedir. Her şey temizlenmeli, ayıklanmalı, arındırılmalı. Burada süse püse yer yok, burada konu ciddileşiyor ve saçaklaşan sarmaşıkları kesip biçerek dağlarda tüneller açmaya karar veriyoruz. Tasarladığımız kalıplarla tüm katmanlara nüfuz ediyoruz, amorfa zekâ zerk ediyoruz, köşeler ve kenarlarla düzen getiriyoruz, düzen biziz, binlerce yıllık korkularımızın kozasından çekip çıkarıyoruz kendimizi, insanı kendi imajımıza göre oluşturma projesini başlatıyoruz.
Böylelikle dünya ile insanın ilişkisi geri dönülemez biçimde değişiyor. Bakan göz, artık bakışıyla beslemiyor dünyayı. Bakan göz, bakışında dünyayı tasnif ediyor bundan böyle. Etiketler, kategoriler, sınıflandırmalar; listeler uzayıp gidiyor. Müzeyi icat ediyoruz, ölüşleri tıkıştırmak için içine ve ansiklopediyi tasarlıyoruz kataloglaştırmak adına ne varsa saptayabildiğimiz.
Ölümsüzlüğün kusurlu bir sürümünü yükseltiyoruz hece atlasından. Fanusladığımızın bize ait kalacağı yanılgısını pusula kılarak kelebek avlar gibi topluyoruz ışıltıları ve yerleştiriyoruz ölçülü snoplukla, Duchamp’ın “Valizdeki Kutu”suna. Adlandırma salgınlaşıyor, kavramsallaştırma çıldırasıya ürüyor, her şeye isim türetme yarışındayken uzaya da uğruyoruz; dış gezegenler, yıldızlar, güneş sistemleri, tam yol ileri.
Bu yeni Huxley dünyasında farklı rotaya çekemiyoruz zihinselliği ne yazık, girilen yolda ilerlemek kaçınılmaz, aksi bile teklif edilemeyen, tabu mu tabu öyleyse. Gökdelen gölgelerinde altmışlı yılların karşıkültür tasarılarının parladığı kuşe kâğıtlı kitapları inceliyoruz, hepimiz doğumdan ölüme endüstriyelleşiyoruz. Roketlerin özel sektöre emanet edildiği fon önünde Saramago alıntıları şablonla taşınırken mürallere, tavşanlara kimyasal döküyoruz. Belgeselleştikçe eziyetler farkındalığımız yükseliyor ve ilkelleri kötülerken kötülüğe ne derece gömüldüğümüzün üzerine felsefe yapabilmemizi süblimasyon zannediyoruz; evet moderniz, hatta şimdi postmoderniz, daha da uzun boylusu akışkan moderniz, sonuçta biyolojik sınırlandırmalardan kopuştayız ve insanötesine ulaşmak için virajlardan virajlara sürüklenirken organiği keyifle çiğniyoruz.
Sanki hep böyleymişcesine yaşamaya başlıyoruz. Bu katı belirlenimler hep mevcutmuş da akılla yansıttığımız sabitler doğaya içrekmiş gibi davranıvermekteyiz. Abrakadabra, büyü gerçekleşiyor, fakat bu, tüm büyüleri sonsuza dek rafa kaldıran büyü; bundan sonra şaşırmak yok, sürprizlere elveda, bakış değişince varoluş da değişiyor. Biz katılaştıkça gerçeklik de donuyor, biz mekanikleştikçe evren malzemesinde de dirlik azalıyor. Yaşam, modernin programından dışa dökülerek uzaklaşıyor. Akıl, heyecanın yerine yerleşerek düşünceli sınırlamalarını birer birer dayatıveriyor.
Yeni dünyadayız artık, balçıktan fiberoptik damıttığımız gün gelmiş. Bluetooth kulaklıkla çarpışan kara delik iniltileri dinliyoruz. Reklam panolarında gıda takviyeleri, kanser odacıklarında ailevi dramlar, kahvaltıda acımasızlık, öğlen siyah hap, akşam yemeğinde aralıklı perhiz, siborglaşma eğilimleri, bilimkurgu filmleri, dokunuş ile algı arasına gerilmiş milyarlarca imge, fazlalık içinde nefes almak zorlaşıyor. Korteksin dijitale bağlandığı projeleri öven bilim tapınıcıları ile ellerine bulaşan mantar küfünü romantikleştiren geçmiş kutsayıcıları arasında anlama çabasına cüret edenleri aynı çember etrafında toplamayı diliyoruz. Ne dünde ne bugünde ne de gelecekte ama tümünün kesişiminde LED bir “Buradasınız” yazısı, yok oluşun gözlerine bakmaktan imtina etmeyenlerin saf felsefesine işaret ediyor.
Geri dönemeyiz, dönmeyi ummak bile hatalı belki, durmak mümkün değil, hele hele saklanmak hiç. Sorunsallaşan çözümlere tenezzül etmemeliyiz, kutlayalım türümüzü ki ilaçsız hastalığı var ettik, ustamızdan da ustalaştık, belki de aradığımız neyse onun asimetrik aksine dönüştük, negatifin negatifinde kimyasal bir bilinmeze ulaştık, geçmişten geleceği çıkarırken ölümü de yaşamdan dışladık fakat ne yazık fark edemedik bu dağdağada, yaşamı da ölümleştirmişiz.
