Özgür Yazılım Derneği’nin izniyle
Özgür Yazılım
Hemen Şimdi mi?
Alper Atmaca ile Röportaj

Hayatımızı dijitalde yaşar hâle geldik. İnternet gerçekliğine bağımlı olduk. Ekranda bizi temsil eden “avatar”larımıza sıkı sıkıya sarıldık. Veri akışına güveniyoruz fakat arka planda neler olduğunu pek kavrayamıyoruz.

“Tercihlerimizi gözetleyerek ‘büyük veri’ havuzları inşa eden şirketler kavrayışımızı derinleştirmemize yardımcı olurlar mı? Kim bize ekranın ardındaki saklı işleyişi sahih şekilde aktarabilir? Bu konularda bilgi sağlayacak alternatif oluşumlara denk gelmek mümkün mü?” diye diye az gittim uz gittim ve Özgür Yazılım Derneği’nin kapısına vardım.

Derneğin kurucularından Alper Atmaca sorularımı cevapladıkça bilişim devrimine, bilgi toplumunun akıbetine ve tüm bunların toplumsal etkilerine dair sırlara vâkıf olmaya başladım.

“Sayısallaşan gerçeklikte özgürlük mü, baskı mı kazanıyor?” diye sormama gerek kalmadı. Bugünün distopik dünyasında kısılıp kalmıştık. Teknokratların oyuncakları mıydık? İşte Alper Atmaca’nın cevapları burada, okuyun ve kendiniz karar verin.

Özgür Yazılım Derneği ne zaman kimler tarafından kuruldu?

Özgür Yazılım Derneği 2018 yılında Hackerspace İstanbul’da bulunan kimi kişiler tarafından istemsizce kuruldu. Dernekleşme, zamanında yapılmış bir başvurunun takipsiz kalmaması, Özgür Yazılım Derneği unvanının kaybolmaması için gerçekleştirildi. Elbette hepimiz özgür yazılımın gelişmesi için çabalayan insanlardık fakat dernek kurmanın olası sonuçlarını değerlendiremiyorduk.

Özgür Yazılım Derneği neden kurulmak durumunda kaldı? Derneğin doldurmayı hedeflediği nasıl boşluklardan bahsedebiliriz?

Derneği kuran insanlarla dernek öncesinde de özgür yazılım hareketi çevresinde toplanmıştık; hacker kültürünü yaşatarak işler yapmaya çalışıyorduk. Özgür Yazılım Derneği bize sorulan “Siz şimdi nesiniz?” sorularının cevabını kolaylaştırmak ve kimi hukuki avantajlar elde etmek için kuruldu. Kimi hukuki avantajların ne kadar işe yaradığı içinde bulunduğumuz sivil toplum koşullarında tartışmalı olmakla birlikte, ne olduğumuz sorusu kolaylıkla aradan çıkartılabilince özgür yazılımın ne olduğunu daha rahat tartışabilir hâle geldik. Özgür Yazılım Derneği’nin temel hedefi “özgür yazılımın her kesimde yaygınca kullanıma doğru sebeplerden ulaşabilmesi” diyebiliriz.

Teknolojik ilerleme tarihinin bir noktasında kişisel bilgisayarın ortaya çıkışına geliyoruz. Bu noktadan sonra Silikon Vadisi ekseninde kurulan bir anlatı var. Steve Jobs’un kişisel bilgisayarı “insan zihni için bisiklet” olarak tanımlaması gibi bir dolu anekdottan bahsedilebilir. Konuya yaklaşımınızın daha farklı olduğunu biliyorum. Kendi açınızdan bu tarihi nasıl özetlersiniz? Özgür Yazılım Derneği tam anlamıyla bu yorumu paylaşır mı?

Keşke kişisel bilgisayar olarak adlandırdığımız cihazlar kendiliğinden ortaya çıkabilseydi. Lakin yakın zamanımızı şekillendiren pek çok teknoloji gibi, askeri bir mücadelenin eseri olarak ortaya çıkan ileri berim* araçları da uzun süre toplumu pek ilgilendirmedi.

Örneğin, jet motorundan farklı olarak bilgisayarların toplumu etkilemesi, sermayenin katkısı yadsınamaz olsa da, Batı liberalizminden pek beklenmedik şekilde, toplumcu öğeler taşıyan ve temelde otorite karşıtı olan hacker’lar tarafından gerçekleştirildi.

Bugün her ne kadar son raddeye kadar aşındırılmış olsa da ilk dönem hacker düşüncesinin yansımasını hâlâ kullandığımız teknolojilerde görmek mümkün. Web için HTTP, e-posta için SMTP/POP3, yazışma için XMPP ve nicesi… Bu protokollerin en temel özelliği merkeziyetçi olmamaları, özgürce herkes tarafından kullanılabilmeleri ve ortaklık ekseninde tasarlanmış olmaları.

İnternet ve üzerindeki tüm araçlar bu ortaklık hayalinin sonucu olarak yaygınlık kazandılar; böylelikle insanlık kültürünü yeniden şekillendirmeyi başarabildiler.

Ortak çalışmanın, paylaşmanın ve bilginin özgürlüğü olmadan bugün içinde bulunduğumuz bilgi toplumuna varmamız muhtemelen çok daha fazla zaman alır ve şu anki durumu ne kadar yersek de bugünkünden bile daha az katılımcı olurdu. Bunun için Kanada ve Fransa devletlerinin internet öncesi ağ çalışmalarına bakmak yeterlidir.

Muhtemelen ülkemizde bu tarihle çağdaş olanlar böylesi ideallerin değerini bilemeyecek kadar konuya haricîyken bu ideallerin topluma katkılarını kolonileştirip esir eden teknoloji(!) şirketlerinin elinde büyümüş olan nesil de konudan bir o kadar habersiz.

Kamusal ortak değerlerimizin yağması sadece dijital araçlarımızla sınırlı değil elbette ama sorunun çözümü için herkes bu işin bir ucundan tutmalı. Özgür Yazılım Derneği de bahsettiğim hacker kültürünün beslendiği ortaklığın kaybına dikkat çekmek için beliren özgür yazılım düşüncesini ve ideallerini savunarak bu sorumluluğu yerine getirmenin peşinde.

Özgür Yazılım Derneği’nin izniyle

Kişisel bilgisayarın ortaya çıkışı, internet, sosyal ağlar ve yapay zekâ derken çoğunluk bilişim devriminin ideolojisiz olduğu gibi bir kanıya sahip. Bu anlamda özellikle doksanlarda tamamen öteki olarak ortaya çıkan hacker’ların kısa zamanda sektöre adapte olması gerçeği var. Silikon Vadisi anlatısında da altmışlı yılların hippilerinin, karşıkültür figürlerinin teknoloji aracılığıyla sistemi içeriden dönüştürmek için pozisyon değiştirdiklerini dinliyoruz. Bu gelişmeleri nasıl bir yerden okumalıyız?

Her hareketin bir Menşevik alaşımı, Troçkist kırması akıma sahip olması şaşırtıcı değil. Yeni “moderen revizyonist” cephenin de ideolojisiz saydığı tek şey bilişim değil. Tarihin sonunu ilan edenlerin, önceki üretim araçlarından görece daha fazla soyutlama içeren bilişim teknolojilerini ideolojisiz sayması kadar doğal bir durum olamaz. Her konuda yanıldıkları gibi bu konuda yanıldıklarını anlamak için de ne siyaset ne de antropoloji ihtisası gerekli.

Teknolojinin genel bir tarihin sonu perspektifine katılması bir yanda, bilişim teknolojisinin öncüleri olan döneminin idealistlerinin sermaye yönüne dönmesi diğer yanda. Kanımca buradaki bağlantı ikisini birlikte tartışmak için yeterince güçlü değil.

Şöyle ki; tarih içinde toplum sürekli siyaset-üstü yapılar üretme eğiliminde olmuştur. Bunu bir idea olarak var etmek, aslında siyasi olan her beşerî eylemi gerektiği gibi tartışmaktan çok daha kolaydır. Modern toplumlarda bu durumun en önemli örneğini yargı sistemi oluşturur. Mahkeme kararın kaynağıyken mahkemenin kurucu unsuru hâkimlerin kararları yargıyı şekillendiren felsefenin ifadesi ile siyaset içermezler fakat hepimiz bir şekilde biliriz ki en bağımsız yargı sistemlerinde dahi verilen kararların kendisi doğası gereği siyasi ve toplumla ilişkilidir.

Binlerce yıllık bu fantezinin uzantısında teknoloji de idealleştiriliyor, insanlığı ve çatışmalarını çözecek kusursuz bir unsur muamelesi görüyor olabilir. Yadsınamaz gerçek ise teknolojiyi böyle bir ideaya yükseltmenin sermaye açısından sonsuz faydaya sahip olması. Şayet iradesi olmayan öğeyi kendinize kukla edip toplumsal süreçlerin yönetimine getirirseniz kimse ne sizi ne de bilgisayarınızı sorgulayamaz. Sonuç olarak ideolojisiz teknoloji fikri sadece bir irade aklamasından ibaret.

Hacker’ların bu süreçteki işbirlikleri ise daha insani çerçevede açıklanabilir. Öncelikle, bilişim devriminin ABD gibi liberal politikaların gerçeklik seviyesinde olduğu bir coğrafyadan çıktığını hatırlamalıyız. ABD ortamında en ilerici düşünen insanlar dünyanın kalanında en iyi ihtimalle merkez sol sayılabilirler. Hâliyle şirketlerin kendi emeklerinden milyarlar kazandığı bir dünyayla karşılaşınca duruma alışmaları çok da zor olmamıştır. Bugün mücadeleyi sürdürenler dahi sermaye dostu görünmekle deli yaftası taşımak arasında bir tercih içindeler. Davayı açıkça satanlarla bu düzen içinde hayatta kalmak zorunda olanları saflara ayıran olaylar ne yazık ki yakın tarihimiz.

Kurtarma çalışmalarında aktif görev alan birisiniz. Son depremde de elinizden geleni yaptığınızı biliyoruz. Süreci anlattığınız bir röportajın bağlantısını ekleyeyim ve sorayım: teknoloji hepimizi sarsan böylesi afetlerde nasıl bir yardım rolü oynayabilir? Özgür Yazılım Derneği’nin bu konuda da çalışmaları var mıdır?

Teknoloji dünyadaki her afet durumunda gereken tüm rolleri oynuyor aslında. Sorumuz “Bilişim teknolojileri yakın zamanda yaşadığımız afette nasıl daha fazla rol oynayabilirdi?” ise bu konuda her zaman daha fazla gelişme alanı var.

Bilgisayarlara daha fazla bilgi işleterek hasar tespitini olabilecek en etkili şekilde gerçekleştirmek, kurtarma kaynaklarını etkin şekilde örgütlemek, en zorlu koşullarda dahi anlık bilgi akışını sağlamak kadar afet ve müdahale verilerini sonradan işleyerek doğru dersleri çıkarmak da pekâlâ mümkün.

Bunların yapılamaması bir teknoloji sorunu mu pekiyi? Hayır. Her beşerî olayın asıl sebebi gibi siyasi. Bu işlemleri yapmak bugün hiç olmadığı kadar kolay ve erişilebilir durumda ki çoğu organizasyon ve devlet zaten bu sistemlerden yararlanıyor.

Hâliyle sorulması gereken soru “Bilişim teknolojileri bu süreçlerde nasıl rol oynayabilir?” değil, “Biz kendimizle ilgili olumsuz bir etkeni düzeltmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?” olmalı. İrade olduktan sonra aracın dijital ya da analog olması pek fark etmiyor.

Özgür Yazılım Derneği bu gündeme dahil olmayarak kanımca doğru olanı yaptı çünkü gözlemim o ki kısaltmalar ve fosforlu yelekler toplamından oluşan bir afet müdahalesi sisteminde olduk olmadık çok insan işin ucundan tutmaya çalıştı. Bu duruma nereden bakarsanız bakın örgütsüzlük ve sonucunda etkin olmayan çabalar görünür.

Özgür Yazılım Derneği özellikle deprem zamanı değil ama her gün yaptığı işlerle arama kurtarma süreçlerinin parçası. Benim de derneğin de katkı verdiği OpenStreetMap isimli özgür harita sistemi devletçe afet sürecinde kullanıldı; oysa olağan zamanlarda bu sisteme epey zorluk çıkarılmıştı. Afet döneminde çalışma alanımıza internet bağlanamasa da özgür yönlendiricilerimizle kurduğumuz görece derme çatma sistemden yararlanmıştık. Yine de çalıştırdığımız bu sistem kapatılmıştı.

Aynı zamanda veri güvenliği avukatısınız. Veri güvenliği dediğimizde ne anlıyoruz? İnternette paylaştığımız verilerin akıbeti nedir? Başkalarının görmediğini düşündüğümüz tüm etkinliklerimiz kayda geçiyor mu? İnternet, sosyal ağlar, platformlar arkasında nasıl bir mekanizma işlemekte?

Veri güvenliği dendiğinde gülüyorum çünkü ilerleme olarak görülen gelişmeler dahi gerçeklik karşısında önümüze tül çekmekten öteye gidemez. Uluslarüstü gözetim kapitalisti şirketler ve eylemlerin öylesine kanıksandığı bir düzen içindeyiz ki tedbir dediğimiz şeyler masal gibi duyuluyor.

Bugünü sanayi devriminin ilk zamanlarındaki kömür madeni düzenine benzetiyorum. Kapitalistler her şeye hükmeder, işçiler çocuklarına kadar ölümüne sömürülür ve neredeyse hiç direnişle karşılaşılmaz. Bir, iki olay ve ölümüne bir direniş tehdidi karşısında iş hukuku diye andığımız toplumsal müdahaleler gelir ama en iyi zamanlarda bile sadece yara bandından ibaret kalırlar.

İnternetten paylaştığınız bir şey kesin izleniyor diyemeyiz ama artık herkesin internet diye anladığı şey olan büyük şirketlerle paylaştığınız her şeyin dosyalanıp aleyhinize kullanılacağından emin olabilirsiniz. Bugün henüz bu alenen yaşanmıyor diye gerçeklik ne yazık ki değişmiyor; sayısız örneğiyle geleceği şimdiden görebiliyoruz. Bu konu hakkında yazmaya sözlük dayanmaz ama günümüz bilişim sistemleri açısından bir slogan konuyu özetleyebilir: “Bulut yoktur, sadece başkasının bilgisayarı vardır.”

Algoritmaların yönettiği bir dünyada mı yaşıyoruz? Eğer öyleyse algoritmalar neye hizmet ediyor, bizi neye yönlendirmekteler? Tüm teknolojilerin paraya çevrildiği bir dünyada dikkat ekonomisi denilen modelin içine mi hapsolduk?

Algoritmalar onları kim ne için tasarladıysa ona hizmet ediyor. Bu bakımdan algoritmaların yani matematiğin kendince bir gayesi ya da insanlık adına haince bir planı yok.

Şu an için salt algoritmaların yönettiği bir dünyada yaşamıyor olsak da neredeyse bunun eşiğindeyiz; bir süredir pek çok bilgisayar yazılımı hayatımızı sosyal medya veya devlet politikası olarak yönetmekte.

Kamusal değer ve hizmetlerin hızla ticarileştirildiği bugünün sonraki basamağı kamusal ve özel yönetsel araçları kapitalizm kontrolündeki bir grup makineye devrederek de facto özelleştirme oluşturmak olacak.

Aslında yakın zamanda kapasitesi iyice belirginleşen bu yazılımların genel anlamda üretim emeğinin yoğunlaşmasından hiçbir farkı yok. Her yeni üretim makinesi gibi yapay zekâ olarak adlandırdığımız bilgisayar öğrenmesi modelleri de daha önce makineleştirilemeyen bir alanı seri üretime geçirecek.

İnsan zihninin üretimi bilgisayara kaydıkça kimi insanlar için yazılımlarla ortak veya ayrı çalışma imkânları belirecek olsa da, çokça insanın bildiği anlamdaki işi ortadan kalkacak.

Eskiden bunun belki götürüsü olmazdı fakat ekonomik yapı değişmiş durumda: Emek yoğunlaştıkça ve çıktıları ucuzladıkça elde edilen artık değerden kimin faydalanacağı sorusu, en önemli soru hâline geliyor.

Şayet her şey aynı devam ederse, daha da zenginleşen bir sermaye sınıfı göreceğiz. Aksi durum için ise ne yazık ki öngörü sunamıyorum. En ironik noktaysa bu geleceği kendi ellerimizle besliyor oluşumuz. Bilgisayarların bu kabiliyetlere erişmesi bizim gönüllü ürettiğimiz verilerle gerçekleşti ve bundan zenginleşen bir bilişim azınlığı doğdu. Bu döngünün kırılmasına şahit olursak ne mutlu.

Yanlış bilginin sosyal medya üzerinden hızla yayıldığını gözlemliyoruz. Çoğu zaman kullanıcılarda montaj videoyla montaj olmayanı ayıracak denli bile internet okuryazarlığı bulunmuyor. Maruz kaldığımız bilginin doğruluğunu teyit etmek için nasıl bir yaklaşım uygulamalıyız?

Öyleyse benden de bir soru: Problemi neden sistematik yalan üretimi üzerinden değil de insanların yalana karşı koyamayışı üzerinden ele alıyoruz? Cevaba ulaşmak için insanlığın en temel sorunsallarından birine ışık tutmalıyız: insanın bilgi ile ilişkisi.

İşe terminolojimizi düzeltmekle başlayalım. “Yanlış bilgi” olarak çevirdiğimiz “fake information” aslında dümdüz bir çeviriyle “sahte bilgi” olmalı. Bilgi, gözlemden doğan bir şey olarak verili zamanda sadece gerçeği veya doğruyu ifade edebilir. “Yanlış bilgi” ancak doğrusunu keşfettiğimiz bilginin geçmişte kalan hâlini anlatabilir; dolayısıyla kasten üretilmiş yalanlara bu ismi takmak kanımca büyük talihsizlik.

Açıkçası bu yeni bir sorun değil. 2000’lerde internete ve web’e maruz kalmış herkes gerçek “download” veya “indir” düğmesini bulmanın ne kadar zor olduğunu hatırlayacaktır. 12.000 yıllık kültürel gelişimin ve sosyal araçların oluşturduğu filtrelerden azade bir ortamda bu tip sorunların ortaya çıkması, insanların gafil avlanması gayet doğal karşılanmalı.

Sorun, zamanında indir düğmesini bulabilme becerisini kolektif şekilde kazanabilmiş insanların, becerilerini aşan seviyede bir yalana maruz kalmalarından kaynaklanıyor. Eldeki bilgisayar gücü de veri miktarı da olağan paranoya içinde olmayan herkesi gafil avlama imkânına kavuşmuş durumda ve bu daha iyiye gitmeyecek. Bu koşullar içindeyken korunma yükümlülüğünü kişide görüp, sorunu yaratan düzene söz söylememek günümüzü mahveden neoliberal sisteme çok yakışan bir hareket.

“Bu sorun kanunlarla önlensin” diyeceğimi varsayabilirsiniz belki ama tam tersini söyleyeceğim. Nasıl ki 11 Eylül, “terör” kavramını sosyal alana her türlü saldırının gerekçesi hâline getirdi, “yalan haber/bilgi” kavramı da gerçeklik üzerinde hâkimiyet çabasının gerekçesi olarak kullanılmakta. Dünyanın pek çok ülkesinde çıkan “dezenformasyon” yasalarıyla “gerçeğin tek kaynağı devlet ve iktidardır” mesajı resmileştiriliyor; dışarıda kalan ses ve çıktılar ise baskılanmaya veya cezalandırılmaya çalışılmakta. Çoğu zaman bu kanunlar yalan üreten sistem ve kişiler yerine vatandaşlara, özellikle de gazetecilere karşı bir sansür aracı olarak kullanılıyor.

Yine de bazı temel güvenlik önlemlerini bilişim hayatının merkezine yerleştirmek herkese fayda sağlayacaktır. Öncelikle, her ne kadar bu yaklaşım insan evrimine aykırı olsa da, her türlü bilgiyi ilk anda yanlış/yalan olarak kabul etmekle başlamak gerekiyor. Bu, özellikle öfke doğuran ve insan zihnini yoğun biçimde etkileyen, derin duyguları tetikleyen bilgiler için gerekli. İkinci aşama ise bilgiyi hayatın olağan akışına uygun olarak tartıp, mümkünse bir veya daha fazla “görece” güvenilir kaynaktan doğrulamak. Bu aşamalardan geçen bilgiye daha fazla güvenebiliriz. Bu aşamalardan geçemeyen her şeyi, ne kadar inanmak istesek de, yalan olarak kabul etmek yalanların üretimiyle amaçlanan sonuca direnmek için şart.

İlerleyen teknoloji karşısında kendimizi korumak için göstereceğimiz bireysel çabalar giderek sınırlı sonuçlar verecek. Bu durumda tavsiyem vatandaşların siyasi planda gereken örgütlü çaba içine girmeleri olacaktır. Yoksa insan bilincinin sınırlarını aşan yalan üretimiyle, bunu araç olarak kullanan küçüklü büyüklü odaklar, yakın gelecekte bildiğimiz anlamda toplumsal düzeni yok edecekler.

İnsan eliyle yapılmış amatör montajlar ya da yalan haberleri ayırt etmekte zorlanırken şimdi de deepfake teknolojisinden bahsedilir oldu. Bu nasıl bir teknoloji, şu an ne yoğunlukta kullanılıyor, ileride nasıl etkilerini göreceğimizi düşünüyorsunuz?

Açıkçası deepfake benim için eskimiş bir hikâyeyken şu anki dirilişini şaşkınlıkla izliyorum. Ünlülerin suratlarını porno videolarına eklemekte kullanılarak yaygınlaşmış olan bu teknoloji herhangi bir anlamda yeni değil. Yine de bilgisayar öğrenmesinin hayatımızı değiştireceğine dair en belirgin öngörüler deepfake ve türevlerinden hareketle oluşturulmuştu.

Bilgisayar öğrenmesi hayatımızı değiştirecek iddiası uzun süre gerçekleşmedi ama ne tesadüftür ki siyasi alanda yalan söylemenin normalleştiği günümüzde, kehanet bir anda gerçeğe döndü.

Fotoğraf ve video üzerinde montaj yapmak kesinlikle yeni değil; dijital araçların hayatımıza soktuğu bir durum da değil. Mesela Troçki’nin Sovyetler tarihinden silinişini hatırlayabiliriz bu noktada. Günümüzde yaşanan ise alanın pahalılık ve sınırlılıktan kurtulmasıyla ilgili; deepfake’in öne çıkması kolaylıkla ulaşılabilen bir araç olmasından kaynaklanıyor.

Elbette deepfake’in yazılım olarak tarihsel bir başlangıcı var ve berim imkânlarının artışı sonucunda erişilebilir olmasının bir anlamı var ama benim altını çizmek istediğim nokta şu: Deepfake’in sorunsallaşması teknolojik gelişmenin getirisinden çok, siyasi bir zemin kaymasından doğuyor. Meselenin nerelere gideceği teknik imkânların artmasından ziyade bizim bunları toplumu ve ortak kültürü parçalamak yönünde kullanıp kullanmamızda yatıyor.

1940’lı yıllar için “Bilimkurgunun Altın Çağı” dendiğini biliyoruz. Daha sonraki dönemlerde de bilimkurgu türü genellikle teknolojinin bolluk ve umut getirdiği durumları resmetmekle öne çıkmıştı. Siberpunk türünün gelişiyle bu değişti. Şirketlerin yönetimi altında insanların kısıtlı kaynaklar için çatıştığı, teknolojik gelişmenin ise sömürü düzenini devam ettirmekten başka işe yaramadığı distopyalar bilimkurgunun ana akımını oluşturur hâle geldi. Son zamanların ekolojik temelli Solarpunk ütopyalarına kadar bu genel umutsuzluk da süregeliyordu. Dünya şu an bu anlatıların neresinde? Distopya eğilimi güçlenirken hâlâ umut var mı?

Benim açımdan 20. yüzyılın başlangıcı sadece bilimkurgu için değil bilim ve medeniyet için de altın çağ; tüm dünyada devrim ve ilerleme heyecanının yoğunlaştığı dönemler. Örneklemek adına Solvay’ın 1927’deki beşinci konferansının ismini geçirmek dahi yeterli olacaktır muhtemelen.

Bilimkurgu, diğer sanat üretimleri gibi, içinde bulunduğu toplumun ortak bilincini yansıtıyor. Atom enerjisi bulunduğunda, dinamit ve potasyum nitrat sentezlenebildiğinde, akla neden ilk atom bombalarıyla savaş araçlarının gelmediğini de buradan okuyabiliriz.

Örneklemek adına nükleer enerjiden bahsedilebilir: Dönem bilimkurgusu nükleer enerjiyi geleceği olumlu şekillendirecek bir kuvvet olarak ele alıyor. Bunun temel sebebi nükleerin, zamanının tüketim miktarı bakımından sonsuz sayılacak bir güç üretim imkânı sunması. Öyle ki enerji şirketleri dahi elektrik çok ucuzlayacağı için elektrik sayaçlarının söküleceğini iddia etmişler. Sonra kapitalizm saflarda yerini almış ve aradan on yıl geçmeden iki Japon şehrini, sadece güç gösterisi için, imha etmiş. Ardından insanlığın o coşkulu ilhamını kaybetmesi çok doğal.

Bu örüntü tüm yeni teknolojiler için tekrar tekrar yaşanıyor. İnternet de insanlığı cehaletten kurtaracak, eşsiz bir ortaklığın aracı olacak şekilde mucizevi görülmüyor muydu?

İnternet dünyasının öncülerinin idealizmini takdir etmemek mümkün değil. Ne yazık ki pek çoğu hâlâ hayattayken hayallerinin korkunç şeylere dönüştüğüne de şahit oldular ki bu noktada eski öncülerden ayrıştılar. Kapitalizm, muhteşem imkânları hepimiz için öyle büyük ve kaçılamaz boyutlarda eziyete çevirdi ki toplumsal travmayla başa çıkmaya çalışmak için yeni bilimkurgu türleri devşirdik: Siberpunk’ı kaybedilmişlik hissinden türettik, Solarpunk’ı ise kaybedilmiş dünyanın ötesine geçme çabamızdan.

Şahsen ben insanlığın geleceği ve üzerine kurulan hayaller bakımından umut görmüyorum. İyi şeyler sadece iyi şeylerin yaşandığı dünyalarda hayal edilebilir ve gerçek kılınabilir. Şayet her taraf felaket ve acı kaynıyorsa iyi bir dünya hayal etmek zor olduğu gibi acı da verecektir.

Bu umutsuzluğu başka bir bilimkurgu türü üzerinden örnek vererek aktarmak isterim. Tüm insanların öğütüldüğü, bireysel gelişimin ve ilerlemenin cezasız kalmadığı, inanılmaz küçük bir azınlığın tüm dünyayı ezdiği bir düzenin devrimci mücadele olmadan kendiliğinden yıkıldığı ve yaşayanların prangalarından kurtulup bireysel otonomilerini tekrar kazandıkları bir dünyanın tasviri bu yapıtlar. Evet, insanların hayatlarından bezmişliklerinin çıktısı olarak popülerleşen zombi figürü odaklı hikâyelerden bahsediyorum. Bu tablodan insanlık adına ne çıkaracağımız tamamen bize kalmış.

The Internet: 1997—2021”, Barrett Lyon, The Opte Project, videodan ekran görüntüsü

* Bkz: “Berim ne demek?

afet, Alper Atmaca, bilgisayar öğrenmesi, bilimkurgu, bilişim, cyberpunk, deepfake, deprem, dijital kültür, hacker kültürü, Hackerspace İstanbul, ideoloji, internet, Ömer Altan, OpenStreetMap, özgür yazılım, Özgür Yazılım Derneği, sosyal ağ, teknoloji, veri güvenliği, yalan, yazılım, zombi