Luz Blanco, “Soft Amnesia 1”, 2022,
lifli mat kâğıt üzerine arşivsel baskı,
5 + 1 AP, 130 × 200 cm,
sanatçının izniyle
Cisimleşmemiş
Bir Kitap İçin Önsöz

Noh maskeleri hakkında düşünmek üzere çekilelim köşeye gel. Ne de olsa mecal kalmadı dizlerimde. “Yoruldum” demeye imkân yok. Genişleyen evrenin içinde daralan iskeletle devam.

Bu bir çağrı değil. Söylenmişleri çiğneyen dimağın zaman yolculuğundan tükürdüğü yetenek. Evet, öğüdüm de bu sana vasiyetim de: Yeteneği tükür.

Soluk deniz şortu on yıllık ve eprimiş şıpıdıklar köşede. Bir tüketim hayvanısın sen, böyle de tüketildin. “Bir gün” dedin, “yakın gelecekte bir gün tırmanacağım o dağa, fısıltılarıyla rüyalarıma sokulan o heybet pınarına…”

Bana ne bundan, ben katıksız bir nihilist olmak için az mı eğittim kendimi. Yanından geçtim sendikaların ve grevkırıcıları yaver edindim. Gülüşümdeki masumiyeti silmeye harcadım en az dört baharı.

Siz söylenirken, uğultunun sokakları dolaşmasına benzer şekilde bekledik vitrinlerin önünü. Kömür de elmas olmadı, elmas da kanlıydı ve Mars’ın kolonileşmesine payanda.

O da ötekiler gibi üstünlerin konağında oturur ve beslenir naif beklentilerimizle. Az ve uz gibi düşünürsen epey kaydırdı bu sakıncalı yüzeyler bizi. Aya ve güneşe bakma fırsatı bahşedildi. Yeterdi bu da, yalnız bunu söylemek birkaç ömre mal oldu.

Pentimento’yu sordun ama boşver artık. Kabullen sen de, psişeye batırılan kelimelerin alıcısı yok. Gökyüzüne baksan da fark etmez demiştim ya, bataklığımız oldukça katmanlı ve derinliği kestirilemezcesine arkaik.

Yıldızlardan taç, kısmet öpücüğü, serpiştirilen göz süzmeler, turunç reçelinde bekleyen kabuğun dokusundan emilen sessizlikler. Daha da bir şey istemem diyemezsin asla.

Mücadelesizce çırpınıyor havuzda. Yine de boğulacak. Tanıyorum onu. Belki de benim o. Tek sorun o ben olduğunun farkında değil, değil mi?

Aynalardan kaçarak sığınacak zamanın geçişine. Dünyanın en büyük hamamböceğiyle göz göze. Yürüyor sıradanlığın sisine.

Yolu adımlarımız şekillendirdi ve beton bloka çarpan toplumsal değişim safsataları arasında kafa tropik akvaryum balıkları misali alacalandı.

Boca edildikçe yalanlar sanrılaştı anıların. İdeolojik gürzlerle vura vura kafana ve akıtarak ağızdan kanı öğretirler nezaketi. Kayıp paradokslarla tıka basa bu dert demi.

Camdaki yansıma limeler uykuyu, gece beş, Kaliban ile sohbet, Prospero ile atışma; Mercutio ile sabah kahvesi. Bernard Shaw’un hayaletiyle bu epik düşlerin alaya alınması. Kapanış. Tekrar.

Süzülüyoruz orası ile burası arasındaki unutulmuş alanlara. “Halo”sunun yerine bir hâle takıyor ve katılıyor aramıza. Öyle yumuşak nağmeleri. “Şşşş” deyip eğiliyor gözlerine. Gözlerinde artık ötekilik hüzünleri.

Açılıyor kapılar sonuna dek. Beyazlıkta belli belirsiz griler. Savaş ganimetleri, düşman kafatasları. Sönmüş meşalenin dumanı hâlâ çıplaklıktan çıplaklığa. Umut etmeyi bırakmayarak ihanet etti yaşamına. Andık onu. Ağladık da fakat kimseye söyleme.

Geniş salondan çıkıldı. Dört yanda kurucuların hayaletleri. Kim açtı müziği. Biri suru üfledi. Yanlış da duymuş olabilirim. Düşmanlarımın intikam arzusu dışında her şey fazlasıyla flu.

Örtüsü pürüzsüz masa bitimsizce uzun. Saf ışık yakaladı gözlerimizi. Manifold’un iştirakçileri sınırsızlığa uzanan sandalyelerde. Kibar da değil kimse fakat bir aradayız işte.

Karakulak kedileri duvarların içinden mi geçiyorlar. Gerçeklik Dali’nin saatlerinden bu yana epey epridi. Eskiyen duyularımı ödünç verdiğim o cosplay’ci kız da delirdi. “Ateşi uzatır mısın” dedi “yakacağım tüm binayı.”

En son Esen oturdu masaya. Nefesler tutulmuş. Öyle yankılar dolanıyor ki atmosferde. Kazanan numaraları öğrenmeyi mi bekliyoruz? “Özgürlük!” diye bağırdı babası haksızca esir edilmiş punk.

Çiğnedim yanaklarımı. Sonra sessizlik. Sonra. Sonra hafiften bir ses. Sadece Esen ile ben duydum sanırım. Birisi coşkuyla okuyor ustanın metinlerini.

Zamanın akıbeti buymuş demek ki. Geçmiş bugüne kördüğüm. Gülümsedi. Tiklerim artıyordu. Umarım fark etmemiştir diye düşündüm. Gülümsedim.

Bugün tutsaklığın kıyısında voltalıyoruz. Hesap soracaklar yarın. Kandırıyoruz aklı ve çocukluk travmalarının arasından Alis’in labirentine iniyoruz. Işığı kapa.

Ömer Altan, Pentimento, yazmak