Ne yapayım, söyle? »
“Bir toplum için en önemli sorun sanattır” lafına dudak bükenler, yüzyıllar boyu sanatla yeterince yoğrulmamış bir insan malzemesinin, neyi ne kadar yapıp, neyi ne kadar yapamayacağını hiç düşünmemiş olanlardır.
—Çetin Altan1
Edebiyatın izleri görüş bildirme gayretinden çekildikçe anlam tüm hacimlerini terk etti. İfade daraldı, anlatı kısıtlandı. Asli gerçeklik tahtına kuruluveren KUTUPLAŞMA, başına hunisini geçirip kanlı dişlerle mama arar oldu.
İletişimin tek ortak paydası nefret. Öğrenmenin bozulmaya karşı kuracağı bir set falan yokmuş, değil mi?
Hayaletlere hesap veremediğimiz akşamlar. Kimse dilek mumlarını üflemesin diye yakarıştayız. Ansiklopedileri tarayan fotografik hafıza, hatıralık eşyalarla müze hayalleri; “günün sonunda” panikle sararan surat, ikbal bekleyen entelektüel, sonsuz laf çevirme.
Sürükle yankıyı sürükle. Tat tomurcuklarının kanseri daimi metastazda. Vakitler yangın yeri. En fanatik bile bu daralan çemberde soluksuzluktan yakınmakta.
Tabii, uzaktan gelen yardım çığlıklarına kulakları kapatmak alışkanlık. Fakat kapıyı kırarcasına tekmeliyor sıkışma. Bilgiçlikse bilgiçlik: Alın işte size uzatılan el; parmakları havaya soyutluklar resmetmekte.
“Yıkıntılar arasında dolanırken bunu mu düşünür insan!” diyeceksiniz ama belki de düşünmeli. Nerede başladı irtifa kaybı? Nerede başladı? Senin zannettiğin on yıllarda mı; daha önce mi, onların işaret ettiği dönemde mi?
Memleket tarihinin tam bu noktasında belki lafügüzaf tüm bunlardan bahsetmek, belki de elzem ki ne elzem.
Adımlarken afet bölgelerini, hiçliğe geçişin izlenimleri medeniyet düşlerini süpürüyor.
Dile gelmek isteyen bağıntılar takılıyor acıyla kaplanmış zihnin anaforuna; SÖZ kendi bayrağını açmak amacıyla zaaflı bedenin hançeresini parçalıyor.
Kesifin boğuntusu kurumlu tafrasıyla güzeli gömeli çok ömür geçti. Edebiyatın paspaslaştığı iklimde kıymet-i harbiyeyi aramak dahi gülünçleşti. Fakat gönül vermiştik ve “yine de”leri yineleyerek devam ettik. İdealleri yamadık elbet de; kâbus her defasında daha da canavarlaşarak sökün etti.
YAŞAM kavşaklardaki logolu çadırlarda yol arıyor hâlâ; tüm ihtiyaç kalemlerinin eksiltisinde yüzlerimize tükürmeyi bekliyor. Seradaki araftan yıkık mutfağın yemeğine, terk edilmiş çocuktan intikam dolu gence sıçrıyor. Unutulmuşluk dahi yetmiyor engellemeye, sahte gündemler ya da yüzeysel atışmalar; YAŞAM hepimizi şahit tutuyor.
İlmeklerin çözüldüğü noktadan geriye bakarak el yordamıyla yeni cümleler aramak gerekiyor mu? Bu soru kültür, sanat, edebiyat ve benzeri alanlarda faaliyet gösteren kişi ve kurumların zihin haritasına nihai bir çıkmaz sokak eklemiyorsa ip kopmuştur.
Basit, ayrıntısız, nüans katliyle üretilen içeriğin tepeleme yığıldığı yayıncı ve yapımcı kapılarının önünü süpürmeye gidecek kimse de kalmadı. Karanlıkta yankılanan naralar kendi kendine konuşanların rabarbasında boğulmakta. Düşüncenin şiddet çarmıhına gerilmesine, farklı toplumsal kesimlerin Bermuda üçgenlerinde hep onay var.
“Susunuz” buyuranın suratında yalımlanan zorbalığın panzehri gündelik dışındakine sığınmak mı? Bu şartlarda neye denk geliyor kitaplar okumak, kitaplar yazmak ya da kitaplar üzerine yazmak? Yarı zamanlı politik angajmanlarla cevap sorumluluğunu kamufle etme çabasındakiler bir yana, kültürel örüntüleri yıkılması gereken üstyapıya indirgeyen materyalistler diğer yana; inan kalmadı mecal konuşmaya.
Kültür, sanat, eğitim vesaire, etiketler genelgeçer biçimde “gerçek hayat” çekmecesinin kulbuna dahi yapıştırılmıyor artık. Kavram karmaşaları normlaştıkça düşünce tartışmaları alışveriş kayıtlarından öte gidemiyor. Güncel aksiyona endekslenen suni beyin fırtınaları felsefi yamalarla meşru kılınan türlü ucubeliğe kapı açıyor. Düşünmek iktidar elde etmeye odaklanmış ve odak balçıkta kaskatılaşmış.
Böyle zamanlarda soruyorlar hep “Neden bahsediyorsun?” ve tatmin olmuyorlar ne söylersen söyle. Fazla hızlı okudular Savaş ve Barış’ı; Woody Allen misali tek anladıkları “Olay Rusya’da geçiyor” oldu. Kelimeler kuyudan çıkışa basamaktı lakin hepsi sosyal medya pazarında kıymetsizleşti. Oysa Borges’in aynalarını birbirine bakar hâlde yerleştirmekle tamamlanmalıydı her okuma seansı ve ağıtlardan damıtılanda vaftiz edilmeliydi vicdan.
Kitaplarla kurulurdu mabetler, kılıcın çeliği misali parlardı zihin ve cenge tutuşurdu birikimlerin bilenmişliği. Eski fotoğraflara övgüler diz, nostaljiyi pelerin gibi kuşanıp yalanlar söyle bize, kitleleri peşinden sürükleyene biat etmen yeterli; geri kalan her şey cila zaten.
Pespayelik derine işledikçe gün gün eldekiler eriyivermekte. Azim yetemez çünkü sorun üslupbilmezlik. İlla anafikir arıyorsan da bu senin için yeterli.
Pusulan dijitaldeki fenomenlere dönüvermiş, kutup yıldızı söneli ışık yılları karanlık; bu hakikat-sonrası ıssızlığında çaresizlikler dahi slogan.
Tüm unsurlara insan eliyle şekil verilmiş, belki duymuşsundur Antroposen derler. Akıl esarette ve neonlarla kamaşmış göz; uğultular yükseliyorsa da kimse umursamaz. Okuduklarımız mı yabancı kıldı bizi yoksa yabancılığımız mıydı kitaplıkları dost edinmemize sebep?
Sanat, bilinmeyene dönüklüğüyle yahut bilineni, bilinmeyen bir açıdan bir kez daha yansıtmasıyla, biteviyeliğe karşı olan bir uğraştır. Alışkanlıkları sömürmeye tenezzül etmemesi bundandır.
—Çetin Altan2
1. Çetin Altan, “Sanat ve Zevk”, Milliyet, 15 Ocak 2015.
2. Çetin Altan, “Sanat Üzerine Bir İki Söz”, Milliyet, 8 Kasım 2014.