Ne yapayım, söyle? »
Minyatür mutluluklara da izin vermiyor coğrafya, orantılı üzüntülere de. “Kaybolmak için teslim edilen bir oyuncak figür daha” diyor memur. İçeri geçiyoruz ama içerisi oksijensizlik. Dışarı çıkıyoruz ama dışarısı melankoli. Asla emin olamıyoruz hangi cümlenin kayıtlara geçmeye değer olduğundan. “Umursamazca” notunu düşüyor senarist ama umursuyoruz.
Nepotizm endişelerini bir kenara bırak; öyle bir yolculuk değil bu, daha çok larvalar ve tören bıçaklarıyla ilgili, sunaklarla ve trajediyle. Yeni açılımlar peşinde misin yoksa tükettin mi ilhamı? Bazı minik ironilere gebeymiş o dağdağalı cümlelerin ama anlaşılmamışsın işte, sevimsiz. Böylelikle başlamışsın yeni bir metne. Başlığa “Dünyanın En Güzel Çilekleri” yazmışsın. Sonu olmadan çıkılan yolmuş bu, Kuzey Yıldızı’na nazire yaparcasına yapay ışıkların yörüngesine kapılmışsın.
Yozlaşmış olan yüceltilirken sahih çaba halı altına süpürülür. Eski hikâyedir bu, nesilden nesile yinelenir. Tabiat nüvesi çoğalma saikiyle dallanıp budaklanır, yayıldıkça yayılır canlılık. Bolluk esastır ama körlemesine kadrajlanır deneyim, esas olan çerçeve dışı kalır. Asit yağmurları yoktu bir zamanlar, alan açtık ve var ettik bu illeti, neyin semireceğine ezel ebet biz karar verdik.
Otto Schindler ne zaman doğmuş, nasıl yaşamış: Hangi ansiklopedide bulunur bu bilgiler? Yaşamın birkaç satırlık yer edinebilirse kütüphanelerde, zafer mi sayılır? Sessizlik arayan kulaklar şehrin hayhuyunda berelenir. Küçük adımlarla da olsa kimsesizleşmek gerektiğinde zor seçimler belirir. Kütlenin boyun eğdirdiği manzaralar genleştiremez zihni, ıslığı taşıyamayan kesitlerde diriliğe kavuşulamaz elbet.
Otto yalnız mıydı, şevkle mi sarılmıştı varoluşa yoksa depresyon nöbetlerinden sıyrılınca zoraki mi atılıyordu günlere? Sorular yığılsa da cevaplar gelmez çoğu zaman. Sorgusuzca yöneliriz dar alanlara, paranoya bulutlarının kümelendiği dimağdan hiçlik tayflarına transfer oluruz. Geçmiş bir uzun hülya misali arka plana çöreklenmişken, ileriye yöneltmekle mesulüz niyetleri. Bu nedenle tanımayız Otto Schindler’i ve tatmamışızdır Strasberry denen yemişi.
Profesördü Otto ve geride kalın kitaplar yerine Mieze Schindler denen özel bir çilek türü bıraktı. Nasıl bir yaşantı sonucunda oluştu bu güzellik, hangi acıların barajından taştı? Aydınlatılabilir mi o gizemler, hayır. Zamanın içinden geçmesine izin verirsin sadece ve çıldırışların kapısında bir normallik yalanı inşa edersin. Toprağa sürer ellerini, köklere ulaşmak için tırmalarsın. Tutunabilmek için, tufan öncesi kalıntılara dokunabilmek için kazmaya başlarsın. Nefes nefese kalana dek bir parça anlam ararsın.
Çilek kırmızı değildir yalnızca, beyaz neviler de saçılmış yedi cihana, hatta negatifi gibi alışıldık olanın, Pamuk Prenses türü arz-ı endam etmiş. Bu bioflavonoidsiz numunenin yetiştiricilerinden Klaus Olbricht’i büyük annesi çocukluğunda Mieze Schindler çilekleriyle büyütmüş. Şimdi Olbricht için çilek mükemmeliyetinin standardı Strasberry de denen ahududu benzeri Schindler yemişleri. Arayış devam ediyor, eskinin mitik aroması çağdaşın kağşamış derisinden nimetler filizlenmesine vesile oluyor.
Rayiha, koklamayı bilen burunlar için süregeliyor. Duyular felçleşen gerçekliğin betonundan sıyrılmaya yelteniyor. Leziz meyvenin pürüzlerinde dolanırken dil, tat tomurcukları duyumları beyne iletiyor. Acının sürüklediği nekroza zevk enjekte etmek için yalvaran organizma evet doğaüstünü diliyor. Serpilme arzusu bulantıların statükosuna isyan ediyor.
Bahçende yetiştirmen gerekiyor Mieze’leri, o denli yumuşaklar ki toplayıp saatler içinde değerlendirmelisin, yoksa çürürler hemencecik, gençlik düşlerinmişcesine yitip giderler. Tabii reçel yapman da mümkün, muhafaza edebileceğini zannediyorsan fırsatları, dene bunu. Şimdi değerlendirilmesi gerekeni ertele, gelecekte harcamak için şanslarını kavanozla, bekle hazza izin vermek için doğru günü, beklemenin nasıl bir lüks olduğunu kavrayana dek bekle.
Çileğin tadını oluşturan nedir? Üç yüz altmıştan fazla bileşimin kompozisyonundaki farklılık. İşte Schindler’in 1925 yılında maddi âleme kazandırdığı, asla ekşimeyen türde şekerle meyve asidi ülküsel dengeye ulaşıyor. İki bin on üç yılı itibarıyla Framberry adlı melez bir versiyonu piyasaya sürülmüş olan bu eski örnek yok olma tehdidinde on yıllarca ana akım üretimden dışlanıyor. Tüm kıymetler gibi bu biricikliği de meraklıların amatör bahçelerdeki özeni kurtarıyor. Tüm olasılıklar nadirata dokunmayı özlerken dikkatli gözler yakutu kayadan ayırmayı biliyor.
Saçak köklü bir bitkidir çilek; derinliklere, su tutma kapasitesi yüksek topraklarda yoğunlaşan verimliliğe ihtiyaç duyar. Durgun su çilek köklerinin düşmanıyken birikenler hızlıca boşaltılmalıdır. Ağır olanı değil tazeleneni tercih ederken fideler türeten bitki, cevvaliyetle beslenmelidir kumlu, çakıllı, taşlı yerkabuğu örtüsü. Çiçeklenme devresinde buzlanmaları atlatabilir fakat meyveleri narindir, hoyratlığa gelmez. Tüm bunları okurken sen, başka bir evrendeki ben de tamamlayacaktır botanikle ilgili satırlarını. Travmalarını atlatmış, usulca oturmaktadır rengârenk çardağında, duygu gelgitleri yaşamadan kararlılıkla yarına bakmaktadır. İşte o ben, alternatif gerçeklikte toplayıp Mieze Schindler çileklerini doğum günü pastası hazırlayacaktır birazdan. Sevinçle doludur yanakları ve gülümsemek için sebeplere ihtiyacı yoktur.
Bitirilemeyecek işlerin biriktiği istasyonu terk etme mevsimi gelmek üzeredir belki ya da varlığımın önüne yığılmış tüm argümanlar haklıdır. Bunları tartarak kalkmaya çalışırım masadan, hakkaniyetli olma saplantısıyla yapılır yanlış tercihler ama omuzlarımdan bastıran birileri daima bulunur, asla sonlanmaz yemekler, sohbetler, dersler ve seminerler. Çoğu zaman yetmez mimiklerle jestler yaşar tutmaya münasebetleri, fizikselliğin acemisidir zihin, bedenden haberler bekler, bozulur ittifaklar, krizantemler dağılır zemine, tarihin yeniden yazılması gerekir. İster misin bu görevi? Hayır, kimse kabul etmez yanlışlarını; haklı çıkmak için çekilen söylevler türbülansta uğultuya dönüşür.
Yarım bırakılması önemli değil satırların, zaten dağlanmış kalbin derinindeki iştahlar çoktan, köhne barakalarda gençlik böbürlenmelerine sarılan ihtiyar kalpazanlarız hepimiz; sahteliklerden ördüğümüz gündeliğe hayat demeyi öğrenmişiz, mücadele etmek için bir yirmi yıl yetmiyor işte, sonunda yeniyorlar seni, ne olursa olsun, ne olursa olsun o ağulu sinamekilikleriyle boğuyorlar harareti. Pes dediğini bile fark etmeden karışıyorsun aralarına ve kolaylıkla yeni okurlar kazanıyorsun, övgüler mezarına toprak atan kürek darbeleri. İnsan bir sonraki ereğinin yayı olmuş değil mi? Bunu idrak etmen için daha ne kadar durman gerekir yeryüzünde, meraklanma fark etmezler.
Aradığını bulmuş da olabilirsin, detaylarda boğulmadan ilerleyelim az daha, Lerna bataklıklarında kaybolan son çocuk sensindir belki de, masallarla büyüdüğünü zannederken yanılgılarla küçülmüşsündür. Yeni önermeler düşünmeye devam et, cümlelerin üzerini çiz, tüm emellerinden şüphe et, kendinle ilgili kıymetli bulduğun ne varsa vazgeç, bir kuru aferin için her şeyin sonuna gelmişsin, çoğunluk yasalarıyla iğdiş edilip gününden önce kaldırılmışsın tedavülden. Kim suçlu? Kimse tabii ki, bu da soru mu. “Kurbansan da kurban rolünü oynama” diyen yol göstericiler arasında bunalmışsın. Elveda demek için geldim sana, çilekleri anlatırken çileklerden bahsedebilirsen bir gün kâbuslarımdan payını almazsın, usulca yakarsın mağarayı aydınlatacak mumu ve gölgelerin keyfini sürmekte ustalaşırsın.
Ben şimdi son kez oturuyorum o önemsenen koltuğa, yıllar yıllar önce olduğu gibi hani, bozulduğu için yanıp sönüyor lamba. Felaketler az sonra başlayabilir, yine de unutmak istiyorum geleceği, affedemedim sizi ama emin ol denedim, beş para etmez heyecanlarımın bu kadar yüksek bir ateş çıkaracağını ben de öngörememiştim, evet.
İfade edilememiş arzu yalnızca zarar veriyor. Harcanan bir ömrün meyvesi olan bu yararlı bilgiyi emanet ediyorum ardımdan gelenlere ve ödünç temennilerle koşuyorum yangın çıkışına, sanki uzaklaşabilirmişim gibi.
