Kara Kovandan

İştah daha da derinlere çekiliyor. Nefretle lehimlendiğini varsaydığın mide çeperinin yavaş yavaş eridiğini hissediyorsun. Sahiplenmek istemiyorsun böylesi bir gerçekliği, ne yazık ki sana bu miras bırakılmış. A noktasından B noktasına düz çizgi çizmek nasıl da olanaksız. Mantığın katledildiğini izledikçe patolojilere kayıyor zihnin. Kelimeler anlamlara işaret etmeyi bırakmış, medeniyete dair son izler de çekilmiş vücudundan.

Bir kuytu odada sıkışmışsın tüm canavarlarla. Kapı yok. Kâinatın ıstırabını duyuyorsun iliklerinde. Hatları kesmelisin. Duyguların girdaplaştığı derinliğe batmak üzeresin. Koyu bir amniyon sıvısıyla boğulup kaybedeceksin şuurunu. Dayanabilir misin? Vatozların toslarıyla elektrik akımlarından payını alıyorsun. Alacakaranlıklaşan gövdenin tortusunu kusmak zorundasın.

Belki de Terk böyle bir gecede belirdi, belki de hâlâ o çocukluk rüyasındasın. Akıl hocan ölmüş ve kasaba meydanında ibretlik aşağılamalara maruz kalmışsın. Sözlükler paraladın zannetmişler, oysa sen sadece gereğinden fazla yürümüşsün. Herhangi bir sofist ile ayırt edemez olmuşlar Platon’u. Mağaraya dönmek için bilemişler bıçakları. Yağmur başladığı günden beri pes etmeyi reddettiğin için yaşanmışlıklardan ölçüsüzce pay almışsın. Baldıranın döküldüğü kadehi karyolanın altına itmiş, klavyeyi tıkırdatmaya devam etmişsin.

Vazgeçmek seçeneğini sunmuşlar; bu kadar kutlu bir fırsatın varken ne yapmışsın sen? Doğru görünen yanlış kararlar vermişsin. Palmiyeler arasından tıpırtılarla akan su damlalarına kayıtsızca bakarken bulmuşsun kendini. Köpekbalıklarının evrime direnen biyomekaniğini düşünüyormuşsun. Kısılmışsın, odaya mı gezegene mi, bedene mi zihniyete mi? Cevabı olmayanlara ekle yenisini. Yak ocağı, ısıt tencereyi, vitamini ölmüş gıdadan ne kaldıysa onunla kas lifleri inşa et.

Grafitiyle çiziktirilmiş duvar fonunda şeker pembesi patik dolu kolilerin taşınması mümkün müydü? Anlaşılmazlık sınavını çoktan verdim ben, fakat plastik idollerin sloganlarından gına gelmedi sana. Hezeyanlı sessizlikleri paylaştığım kim bekliyor beni o izbede? Hangisi yeminlerinin diyetini ödemiş, hangisi diyalektiğin çarmıhını sırtlamaktan çekinmemiş? Nesillerin ağırlığıyla batarak dibe o son nefesi uzatmaya çalışıyorsun evet, bu seninle benim aramdaki tek ortak nokta.

Gökyüzünün eflatunu uzun saatleri soğurmuş. Yağmurun dinmesi, ardından çimen kokusuyla uykuya dalmak, fakat kâbuslarla uyanmak. Bu rutin artık vazgeçemediğimiz oyunumuz olmuş.

Alabalık sürülerinin aktığı gölün soğuğuna çivileme dalarken son günün olduğunu bilebilir misin? Bunca karanlığın zihnine doluştuğu ömrün sağlamasını yapmak istiyorsun. Bir ses olsaydı. Kaldırımlarda yankılanan bir dostane ses. Duyamayacaksın. Yalnızlıktan bahseden o basmakalıp satırların dokunamayacağı alandasın. Bu insanla insanın arasında galaksiler olduğunu kavradığın an.

Sıyrılarak safsatalardan, öfkenin seni bilemesine izin veriyorsun. Dönüşü olmayan yollar da böyle başlar işte. Umutsuzca ve çılgınlıkla. Çöp konteynırlarının kesif kokusunda bayıldığın geceleri birbirine eklersin, kelama gelmez elemlerin melodisi teninde dans etmektedir, dünya içinde bir dünyasındır sen. Hamsun’un cebinde beş kuruşu olmadığı için alamadığı kalemin yazamadığı metinlere ulaşmak hayaliyle büyümüş, aniden ihtiyarlamışsındır.

Kaygı ve endişe baş ucu bibloları. Gözlemekteler seni. Suçluluk duygun teşrif etsin bekliyorlar. Merak dahi etmiyorsun, çünkü siyah perdelerinin ardında her gün tahammül edilemez utançlar buluyorsun. Hatalı çıkarımlardan kolajlamışsın felsefeni, hop diye son hızla giden kurtuluş vagonuna atlayıvermişsin. Sorun şu ki ivme artıyor ve dayanamayacağını biliyorsun.

Vagotomi yapılmışcasına ayrışıyor hissedişin organlarından, dal dal. Büyük sanatın nasıl ortaya çıktığını merak etmiştin küçükken. Gözlerine bakmışsın canavarların uzunca. Canavarlar da sana bakmaya başladığında kaçma şansın olmadığını kavramışsın. Cevabını bulmuşsun. Artık manzaran ayrı odalarda aynı tükenmişlik görüntüleri. Yaldızlı vitrini kırıp parçaladık. Çocuklarını Yiyen Satürn tablosunun replikalarıyla doldurduğun atölyeni de Benvenuto Cellini gibi ateşe verdin. Simyadan madencilik realitesine düştün.

Domino mesafelenmeyle iç içe geçivermiş o ayrıksı kalabalık. Sise sarınan bacaların arasında bir kahraman silueti aramışsan da yardım yok gibi. Sadece Korku var. Mabetler yanarken tarihin külünü sen toplarsın. Ben ebeveyn yalanlarını hatmetmeye devam edeceğim. Bulunmuş manaların istiflendiği köşe bucaktan çıkıp akrobatik uçuş hamleleriyle imkânsız kesitlerden seyrediyoruz şehirleri. Buz kesmiş bedenlerin aşksız münasebetinden öksüre öksüre uyanıyoruz. Louvre Müzesi koridorlarında koşarmışçasına Stendhal Sendromu’ndan mustaribiz. Alıntılar çekemiyoruz yıllar önce okunan kitapların sararmış sayfalarından, avatarlarla süsleyemiyoruz sinik varoluşumuzu; sadece bu kadarız, cirmimiz birkaç ışık yılı.

Gargara yaparak kelimelerle dünyanızın ucunda derin nefesler arıyorum. Binlerce karakterim, cenk hâlindeyim, karanlığın çekim alanında genleştikçe genleşiyorum. Yine unutmuşum virgülleri ve diğerlerini, başa sarmışım. Sınırlarla sıkışmış benliğin yeni formlarına alerjiyle yaklaşıyorum. Tabii kimim ben, bu akılsızlıkların hangisinde imzam var? Hiç kimseliğin tadını çıkarmak için iki kulaçla kaybolabileceğim okyanusa ihtiyaç duyuyorum. Bu metin sona erdiğinde sonsuza dek unutulacağım yine. Paranoya estetiğine sürüklenen modern sanat sahnesinde bir bilge belirecek mi? Kırık dişlerle dudaklarındaki kanı yalamaktan imtina etmeyen asırlık bir adam veya derisindeki ilhamların farkında olan ihtiyar bir kadın. Geçiciliğin de geçici olabileceğini kavramış birileri el uzatacak mı?

Tacirler altın elmayla geldi kasabaya. Gözlerde efsunla büyülenme başladı. Uzaktan duyulan ürpertili nağmeler gecelere taarruz etti. Ciran düşmanlaştı. Yük omuzlarda taşlaştı. Gözyaşları kuru ve kurak toprakta sembolik. Tuzla buz edilen kadim heykellerin çığ döktüğü meydanlar kıyameti bekleyenlerin tavafına terk edildi. Aynı anda yaşanan bunca yazgının tazyikine dayanmak mümkün mü? Zifirin evlat edindiği çocukların yanında fotoğraflar çektirelim. Konfetileri severim, kim sevmez ki. Vanilyayla portakal kabukları, kekin hamuru da böyle olsun bu sefer, yenebilir çiçeklerle süsleyelim. Keyifli cenazelere güle oynaya giden mecnunlar gibi raks edelim. Müziğimizi de Nietzsche’nin aforizmalarından devşirelim. Şu ebedi boyunduruğa fütursuzca kıyam edelim.

Yankıları yankılayarak devam et özgünlük iddialarına. İmla kurallarını sırtlanıp hizaya sok gücünün yettiklerini. Özlersen günün birinde paragraflarıma tekrardan göz at. Detayların öneminden daha derinde tükenmemiş kalp atışlarına denk gelirsen bir Palo Santo yak hatırama, asla yaşayamadıklarımla genişletmeye yemin et hayatını.

Parmaklar çaprazlanmış. Bunlar arkaik jestler. Güncelin ablukasında kirlenmesin orijin. Çimen suyu bardak bardak. Yutkunmadan klorofille oksijeni iç. Bulanık gökyüzünde kara nebula ama gel gör ki gözünü diktin bir defa. Tırmanışın törpüsünde kaslar, taş merdivenler lime lime eder ayak derini. Umutları da arkanda bırak, küçük kuşların şarkılarını dinle; geçmelisin bu zehirli hissedişten, öğürtülerle sızlanışların suziş-i nihanından.

Güneşin sıcaklığı dayanılmaz. Çil çil altından servetin anahtarına ulaşmak mı? Kusurlu mütevazılıklarla göz boyamak mı? Seçmek gerekiyor artık. Yatay ya da dikey. Uygunsuz ya da kabul edilebilir. Monokrom ya da kolormatik.

Bu çağın yekûnu fazlasıyla acımasız. Pan’ın ormanlarına sığınmış ozanların sanrılarındaki güzellikten eser kalmamış. Kavşakta bekliyor Leroy. Vazgeçilmişin hüznüyle parlıyor aura. El egzersizleri şöhret hayallerine karışıyor. Tacın parıltılarıyla besledik göz bebeklerimizi. Oysa zirvede tek bulduğumuz Mezoamerika ritüelleri. Ezra Pound’ın son günleri gibi yazılanlar kıymetsiz mi görünüyor yoksa “biraz daha ışık mı” lazım. Heveslerle katedilen yılların sonrasında havası emilen saniyeler. Taksonomi pratiklerini bozan devridaim. Boca edilen dehşet. Örtüyorum perdeyi. Abrakadabra.

Ömer Altan, Pentimento