Senenin sonunda fotoğraf kitabı üretiminde bir artış olmuş; hangi kitabı değerlendireceğim konusunda yazmam gereken güne kadar kararsızdım. Söz konusu kitapların müellifleri hiç tanıdık değil, bu daha da güzel, sonuçta pandemi yalnızlığında da birileriyle tanışmak mümkün olacak.
Heyecan verici sarı bir cilt beziyle kaplanmış kitap, kapağında kocaman bir ezdirme fotoğraf var. Bir kız çocuğu kahkaha atıyor. Başlıklar ise sırtta ve arkada. Gravity of You–Suzan Pektaş. Etkileyici bir yan kâğıt beni durduruyor. Kapıdan girerken dışarıda bir şeyin gözüne takılması gibi, giriş sekansına dikkat edemiyorum. Grenli bir martı fotoğrafına, bir önsöz eşlik ediyor. Tabii ki atlıyorum. Çocukların ve genç kadınların fotoğraflarına bakıyor gibiyim. Gibiyim derken beden parçalarından başka bir bilgi verilmiyor, kim bu kız çocuğu? Siyah beyaz fotoğrafları renkliler izliyor, yine çocukların fotoğraflarına bakıyorum. Fotoğrafçının bir yakını olmalı diye düşünüyorum. Derken bir şiir karşıma çıkıyor. Tanıdık bir fotoğrafçı kaleme almış, ister istemez okurken, duruyorum. İnat edip çeviriyorum sayfayı.
yayıncı: MASA, tasarım: Ece Eldek,
baskı: Mas Matbaa, İstanbul,
68 sayfa, 20 × 26,5 cm, sert kapak,
sanatçı tarafından imzalı,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre
Gravity of You, Suzan Pektaş’ın ilk kitabı; daha önceki çalışmalarını, bunun nasıl ayrıştığını veya nasıl bir nokta olduğunu incelemek için arıyorum. Hayli popüler Instagram sayfası dışında pek bir kaynak yok. Pek derken, daha ne olsun? Eski kafalı bir portfolyo web sitesine kimin ihtiyacı var? Meselemiz fotoğraf değil mi? Tasarlanmış bir IG feed’inin ne eksiği var?
Kitabı tamamlayana kadar sözler yolumu birkaç kez daha kesiyor. Bazısı Pektaş’ın kendi sözleri, bazıları ise alıntı olan bu yazılar bölüm başlıkları gibi, farklı kısa öyküleri birbirinden ayırıyor. Kitapta bana fazla gelen bazı tekrarlar, bu bölümlenme sayesinde o kadar rahatsız etmemeye başlıyor. Tarkovsky’den bir alıntıyla başlayan bölümde, yarım sayfa boyundaki ara sekans acaba diğerlerinden daha önce çekilmiş olabilir mi?
Pektaş’ınkine benzer bir otobiyografik hikâyeyi, gündelik hayata belirli kavramlar ve metaforların ışığında bir bakışı, Silva Bingaz ve İrem Sözen’in farklı serilerinde görebiliyoruz. Pektaş ve Bingaz’ın en büyük farkları fotoğraflamayı tercih ettikleri ortam. Pektaş’ın fotoğraflarının arka planı idealize mekânlar; modelleri coğrafyasız manzaralarla etkileşime geçiyor. Bingaz’ınkiler ise sokakta ya da denize girdiğiniz plajda. Burada biri diğerinden daha üstündür gibi bir anlam aramayın lütfen ama sevenleri farklıdır; siz de tahmin edeceksiniz. Ben mi? İrem Sözen’in Recall isimli serisinin ikisinden de farklı yönü ise sözele olan mesafeli duruş olabilir.
Yukarıda bahsettiğim Instagram varlığının yeni nesil fotoğrafçıların üretimlerini de etkilediğini düşünüyorum. Burada beğeninin üretimi yönlendirmesi gibi sıkıcı bir açıdan bahsetmiyorum. Pektaş gibi fotoğraflarını cömertçe paylaşan Erdem Varol ya da Kıvılcım Güngörün gibi isimlerin, yukarıda bahsettiğim portfolyo siteleri olan fotoğrafçılara göre çok daha farklı bir üretimi olsa gerek. Publishing’den çok broadcasting’e benzeyen bu hâl aslında fotoğrafçının sürecini de bir şekilde açık ettiği, izleyicisi ya da takipçisiyle de iletişimde olduğu bu yeni paylaşım rejiminin izi olarak düşünülebilir mi kitaptaki bölümler?
Pektaş’ın bu debut kitabının yayıncılığını MASA, tasarımını Ece Eldek üstlenmiş. Fotoğrafların birçok farklı biçimde sayfalarda akıcı bir şekilde konumlanışını ve muhteşem baskıyı takdir etmemek yanlış olur. Gravity of You’daki fotoğraflar belli bir üslup bütünlüğüne sahip; renkli ya da siyah beyaz olmaları fark etmiyor. Fotoğrafladığı insanlar ve bedenlerle yoğun ve güven dolu ilişkisini kutluyor gibi bu hikâyeler. Kitabın yaydığı güçlü enerjinin şahsi bir yerden hepimize bağlandığı nokta ise kadınlar arasındaki iletişimin biricikliği olarak okunabilir. Belki de benim bu çekici fotoğraflara rağmen kitapla yoğun bir duygusal ilişkiye girmememin nedeni budur. Yok canım, değildir. Sonuçta kişisel belgesel olarak bir keseye atılan birçok iş, hayatla otobiyografik bir çıkış noktasından başlayarak farklı bir ilişkiye geçer. Burada Pektaş’ın meselesi olan bedenler arası çekimin doğası üzerine yazmak için kendime güvenmiyorum. Ciddiyet ve yer çekimi İngilizcede aynı kökten geliyormuş. Acaba benzer bir nedenden mi, Pektaş’ın arkadaşlarının yüzlerini pek göremiyoruz. Mahrem bir anı teşhir ederken ya da üzerine konuşurken kırılgan olmamak mümkün değil hâlâ ve hâlâ ve hâlâ çok güvencesiz bir coğrafyadayız. Peki Pektaş’ın kapanış fotoğrafı ile Halil Koyutürk’ün I am playing ping-pong now’daki yüzünü gazeteyle kapadığı otoportresi acaba bir selamlaşma mıdır?
{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}
