Baskılı sert kapakta New York’ta metroya binmek üzere iki kovboyu görüyoruz, arka kapakta da bir metro haritası var. Halûk Çobanoğlu: New York Subway. Giriş sözlerini geçiyorum. Burası ana istasyonlardan biri sanki, burayı görmüş olabilir miyim? Ben sadece bir kere Amerika’ya gittim. Kalabalıkta kaybolanları artık yasaklanmış akkor ampullerin sarı ışığında gösteren bir sekansla başlıyor kitap. Bundan önce bir genel görüntü geliyor. Klasik belgesel üslubun mükemmel bir örneği, çok yakın ama mesafeli bir gözlemci, bu hareketli şehrin yeraltına bakıyor.
Aslında bu ay farklı bir kitap hakkında yazmaya niyet etmiştim. Çobanoğlu’nun yeni kitabı KOAN’dan Erdem Varol’un Instagram paylaşımıyla haberim oldu. Yoksa olmazdı herhalde bu zamanda. Biçimi, içeriği konusunda yeterince bir fikrim vardı sipariş verirken. Japonya seyahati notları, özel bir not defteri, tıpkıbasıma benzeyen bir tasarım. Herhangi bir şeyle birinci elden karşılaşmak, bir şeyi keşfetmek çok zorlaştı. Erdem’in övgülü notları beklentimi yükseltti. Siparişimi verdim. KOAN ben tatildeyken geldi, gönderen adrese geri dönmeden anca son dakika PTT’den toparlayabildim. PTT ne kadar da metroya benziyor, burada fotoğraf çekemem ki. Kitabı incelemeye başlarken, bu kitabı yazamayacağıma karar verdim. Çobanoğlu’nun oturaklı el yazısı ve dolmakalemi beni itti. El yazımın çok-karakterli hâlinden hep utanırım, bu kadar stabil el yazıları da komplekslerimi tetikler hep. Barışamayacağız KOAN, üzgünüm.
KOAN’a bakarken Çobanoğlu’nun 2003 tarihli New York Subway isimli kitabı üzerine yazmaya karar verdim. Yayımlanan fotoğraf kitaplarının azlığıyla mücadele ettiğimi ve belli başlı kitapları yazmanın sorumluluğunu hissettiğimi fark etmişsinizdir. Yayımlanmasının üzerinden uzun süre geçmiş olan kitaplar hakkında yazıyorum bir süredir. New York Subway tam da bu kitaplardandı. 2003’te ben daha kendime profesyonel demezken, üstüne çok şey duyduğum bu kitaptan kitaplıkta bir kopya olmalıydı. Kütüphane iyice dağınık, iki-üç günlük aramanın sonunda, yazı tarihime de az kalmışken çevrimiçi sahaflara başvurmak zorunda kaldım. Trajikomik denebilecek bir fiyata kitabın hem yeni bir kopyasına hem de orijinal bir fotoğraf baskısına sahibim artık.
Çobanoğlu’nun pedagojik bir tavırla albüm hazırladığını söylemek yanlış olmaz; yoksa neden kullandığı ekipmanı kitabın başına yazsın. Elektronik görüntü çağının fotoğrafçılarına kimyasal mecraların sınırlarını, bu sınırların sıklıkla kullanıldığı benzetmeleri, metaforları anlatmak zor. Öte yandan popülerleştirmek kolay, Instagram filtrelerinin bir amacı da buydu. Steve McCurry bunun en çiğ hâllerinden birini yaptı, ülkemizde de sergilendi. Lafı uzatmayayım, az ışıklı bir yerde az pozlanmaya hiç gelemeyen pozitif filmler neden kullanılır? Konumuz renk doygunluğu, derinliğiyle ilgili. Artık belli slider’ları çekerek kontrol ettiğimiz bu değerlerin bizi en az bir makara, genelde de bir iş, bir proje boyunca takip edecek film seçimlerinde olduğunu günümüz “Ben analog çekiyorum” gençlerine anlatmak zor. Sanal tamburlu tarayıcıların, film tarayıcılarının 90’lar sonu, 2000’ler başında yaygınlaştığını düşünün. Filmden baskıya giden çok yol daha zor, bir fotoğrafın farklı mecralarda aynı şekilde görünmesini sağlamak da. Bu koşullarda ancak Ektachrome 100 gibi bir filmle karanlık tonlardaki sığlık karşılığında doygun renklere ulaşabiliyordunuz. [William] Eggleston gibi boya transferi tekniklerine kalkışmayacaksanız, bu doygunluğu böylesi bir keskinlikle yakalamanın başka bir yolunu en azından ben bilmiyorum.
Metro serileri fotoğraf tarihinin önemli bir alanı. Walker Evans Many Are Called projesinde gizli bir fotoğraf makinesiyle çektiği portreleriyle karanlık yeraltını aydınlatmıştı. Evans hızlı Contax makinesini pardösüsü altından fotoğraf çekecek şekilde modifiye etmiş, bununla metro yolcularının kendi zihinlerine dalmış ifadelerini açığa çıkarmıştı. Projenin, James Agee’nin 1940’ta yazdığı önsözle beraber 1957’de yayımlanan kitabı, koleksiyoncuların peşinde koştuğu bir nesne olmaya devam ediyor. [Luc] Delahaye’nin 2000 tarihli L’Autre’ı ise Baudrillard ile bir işbirliğiydi. İzinsiz çekilmiş fotoğrafları çalıntı olarak tanımlayan ve kendini ihbar eden bir fotoğrafçı ile imge ve kimlik üzerine düşünen bir kuramcının işbirliği farklı okur kitlelerinin ilgisini çekmiş olmalı.
Ocak ayında havanın soğukluğundan New York metrosunda çok vakit geçirmem gerekti. Şu an bana işte tam böyleydi diyebilmek iyi hissettiriyor. İstisnai yerine tanıdığı takdir etmek zor. Çobanoğlu’nun fotoğraflarındaki metro hâlâ orada, gazete okuyanlar yok, onların yerinde hep birlikte yeraltında bedava internetin keyfini çıkarıyoruz. İlginçtir, Örgüt Çaylı’nın birçok farklı sayfa düzenini harmanlayan, irili ufaklı kareleriyle biraz fazla web sayfası havalı tasarımı 2000’lerin ruhunu iyi temsil ediyor. Benzer renk ve temaları iyi bir şekilde sıralayan bu dinamik tasarımın hakkını vermek lazım. Çobanoğlu’nun New York Subway’inin önemli unsurlarından biri, tekil kareler yerine minik sekanslara ve dramlara verdiği önem. Çıplak ayak birini, bir performansı başından sonuna takip ediyor, belli duraklar gibi buralarda bizi dinlendiriyor.
