Ciltlenmemiş, bir gazete gibi, üstelik fazladan bir kez daha kıvrılmış, rafların arasında duruyor Fred’in Taksim Calling’i. 31 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı var. Hayatımda en canlı hatırladığım günlerden biri 31 Mayıs 2013, canıma kastediliyormuş gibi hissettiğimdendir... Yaprakların bir yüzünde tramı görünecek şekilde kadar büyütülmüş kartpostallar yer alıyor, diğer yüzünde Fred’in o karmaşa içinde çektiği kare fotoğraflar ızgara şeklinde diziliyor. Ciltlenmemiş, hızlıca üretilmiş, bir tarafta eski, daha yeşil bir Taksim Meydanı’nın fotoğrafları, diğer tarafta Fred’in cep telefonuyla çektiği şipşaklar. Polaroid gibi gözüktüklerine bakmayın, değiller. Bu şekilde kare bir baskı çıkartan Polaroid’lerin hangi tarihten beri üretilmediğini bilmemeniz doğal ama çoğu uzman bu gimmick’i yakalayacaktır. Ne önemi var? Fred’in bu kitabı uyanık bir çözümdü.
kendi yayını, 2013,
fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre
Toplam 18 sayfalık bu kitapta, Gezi ve etrafındaki olaylardan farklı anları görmek mümkün. Fotoğrafçının basın mensubu olmadığı, Sekkula’nın Waiting for Tear Gas’ındaki gibi tüm bu olayların içinde bir vatandaş olduğu da anlaşılıyor fotoğraflardan. Geriye dönüp o günlerde yetişen fotoğrafçıların, sekizinci senesinde olduğumuz bu olaya nasıl baktıklarını düşünüyorum.
Türkiye’den de Gezi hakkında fotoğraf kitapları çıktı. Birçok yayında görmekte olduğum aynı tavırla derlenmiş işler gibi geliyor: Aman bir şey eksik kalmasın. Böylesi kalabalık grup sergileri ve yayınlarının –her ne kadar belli bir zamanda bir arada üreten bireyleri bir araya getirerek, işler arasında okumalara imkân verseler de– hacimsel sınırlamaları sebebiyle her bir bireye, her tekil söyleme gerektiği alanı tanımaları mümkün değil. Sürekli koro dinlenmiyor, insan arada solistin heyecanına tanık olmak istiyor. Buradan kitaplar ile dışarıdan kitapları karşılaştırmak istiyorum. Beylik saptamalara girişecekken, bir sağlama yapmak için Erdem Varol’la mesajlaşıyorum. Kitaplıkta bir eksik olduğunu öğreniyorum, boş boş atıp tutuyorum yani. Kolektif kitaplar dışında Taksim Calling’i ancak daha önce üzerine yazdığım The Parallel State ve belki ileride bir gün sıra gelecek Here and Now ile karşılaştırabilirim gibi hissediyorum, çünkü bu kitapların tümü başka bir mecrada belki de yok olacak unsurlar barındırıyor...
Taksim Calling’i İstiklal’de yere sererek de dağıtmıştı Frederic. Suriye’de iç savaşın başladığı günlerdi. Bir tarafta daha da genç meslektaşlarım herhangi bir basın kuruluşunun güvencesi olmadan hayli riskli durumdaki bölgeleri bize gösteriyordu. Birkaç ay sonra yukarıda andığım Sekula işi SALT’ta gösterilecek(ti). Fotoğrafçılar tek kişilik medya organı gibi çalışıyordu neredeyse. Tüm bunların arasında başka bir tanığın belirdiğini tüm dünya hâlâ konuşuyor. Arap Baharı olarak anılan Ortadoğu’daki isyanlardan Amerika’da Black Lives Matter olaylarına, elindeki günlük iletişim aracında kamera ile o masum passerby muhtemel bir tanıdıktı. Fotoğrafçıların mesleki terbiyesinden uzak bu tanığın dokümanları bana her zaman daha keskin geldi. Yine o günlerde SALT’ta sergilenen Rabih Mroué sunumunu hatırlıyorum. Kendi ölümünü kaydeden tanığı anlatıyordu. Fotoğrafçı Frederic de normal üslubundan çok daha farklı bir şekilde sokaktaydı, eski bir iPhone 4 ve kafasında kaskla neler oluyor anlamaya çalışıyordu kanımca. Vatandaş olmayan biri için Gezi Parkı’nın nasıl böylesi bir isyana, ardından bir komüne dönüştüğünü anlamak kolay olmasa gerek.
Altgeçit inşaatı yüzünden kapatılan alanın etrafına çevrilmiş kontrplaklar, Talimhane’deki binaların cepheleri ve daracık sokaklara sıkışmış dolmuş kuyrukları bir labirentin duvarları gibiydi. Çok iyi hatırlıyorum. Dahası her gün değişiyordu inşaat ilerledikçe. Her seferinde biraz farklı tipte hazırlanan bu tabelalara bakıyor muydum? Almanya ile Beyrut arasındaki bir otomobil yolculuğundan az sonra tanışmıştık Lübnan asıllı Alman sanatçı arkadaşım Frederic Lezmi ile. Okay [Karadayılar] ve Kerimcan [Güleryüz] ile birkaç kez tekrarladıkları Book Lab’de eş tasarım denecek bir yöntemle farklı mecralardan sanatçılarla kitap gibi bir alanda heyecan verici maketler ve sınırlı edisyonlar ürettiler. Sonrasında bir yayım hedefi olmadığından çok daha cesur katlama ve cilt tekniklerini hem tasarımcı olarak kendileri hem de atölyeye katılan sanatçılar deneyimledi. Frederic’in kendi etiketi Sunday Books’dan yayımladığı Beyond Borders-From Vienna to Beirut ve Poor Politicians da tasarım ve fotografik malzemenin başından birlikte planlandığını hissettiriyor ve bu açıdan Taksim Calling’e benziyor. Beyond Borders’da fotoğrafçının gündelikten çok uzak gündelik hayata baktığı sakin ama görsel oyunlarıyla zengin üslubu bu şipşaklarda görmek mümkün değil.
Ağustos gibi diye hatırlıyorum, o günlerde Taksim Calling’i fazla gimmicky [numaracı?] bulduğumu itiraf etmeliyim. Nedense tanık olduğum çokluğun, çelişkilerin ve tutkuların o veya bu şekilde temsili yeterli olmayacaktı. Okay askerdeydi mesela. İnternette torrent olarak var olan 50 GB bir veri vardı. Feed’lerde akan fotoğraflar hakikate sadıktı, cesur ve ahlaklı gözler sokaktaydı ama hafızamda ağır çekim tekrar tekrar oynayan korkunç, bir o kadar da şiirsel anlar bu kayıtların bir parçası olmayacaktı. Şimdi bu romantizmin bir adım daha ötesi bana daha ilgi çekici geliyor. Aradan yıllar geçtikten sonra keşke daha çok kitap yapılsaymış diyorum. Birçok farklı anlatının çarpışmasında var olacağını düşünüyorum o hatıranın temsilinin. O günleri yaşamamış bir başkasının fotoğrafında, filminde ya da romanında. Fred sürekli paylaştığımız kartpostalları büyütmüştü bize hediye olarak ve İstiklal Caddesi’nde dağıtmıştı Taksim Calling’i. Benim hediye almam biraz zaman aldı.

