Yok Olamayan
Bir Nesil

Bu yaz çoğu gelemedi. Bir kısmı apar topar vizelerini, oturma izinlerini, kartlarını uzatmaya koştu uçaklar uçmaya başlayınca. Arkadaşlarımın bir kısmı artık İstanbul’da değil. Arada uğruyorlar. Hatta sosyal medya paylaşımlarından sanki benden çok Türkiye’delermiş gibi hissediyorum. Ama İstanbul’da değiller. Konuştuğumuzda bugün adeta kusmak isteyen bulanık gökyüzünü paylaşmıyoruz. Belki onlar da soğuklarda üşüyor, sıcaklardan bunalıyorlar ve bu şehrin bulandırdığı ya da açtığı bir ruh hâlini anlatsam anlarlar ama yaşamak başka bir şey ya. Kameralar ve mikrofonlarla yakınlaşmak da mümkünmüş, ancak aynı havayı solumanızı sağlamıyor. Derin bir eksiklik hissine derman olmuyor.

Bu kitap da eski, fuarlar ertelendi, yeni işlerle sosyal medyadakinden çok karşılaşılabilecek bir alan yok bugünlerde, kitapçılarda stoklanmıyor aradığım şeyler, Beyoğlu’na gitmek istemiyorum. Belkıs kitabını mayısta hediye etti bana, fiyatını bilmiyorum, sanırım o da bilmiyor. Bu ne yazık ki kolay ulaşılamayan kitaplardan. Kitabın ilk haberleri çıktığı zamanı hatırlıyorum; peki nerede görmüştüm? Fatih Özgüven’in Twitter’da Perec’le karşılaştırarak bahsettiği metni de okuduğumu biliyorum, sevdiğimi de. Hepsi internette var mıydı o zaman? Belkıs’ın sitesinde görmüş olabilir miyim?

Fatma Belkıs, Gidenler,
kendi yayını; sert kapak; 22,5 × 30 cm,
24 sayfa + 3 yaprak mektup, üretim yılı: 2011, fotoğraf: Ali Taptık / Onagöre

Hatırladığımdan daha ağır. Bordo suni deri üzerinde altın varakla kitabın ismi yazıyor: Gidenler – Those Who Left. Resim kâğıtlarına yapıştırılmış dijital kromajenik baskılardan oluşuyor bu albüm; el yapımı gibi ama profesyonel bir ciltçiden çıkmış hissi var. Kitabı açarken, saman kâğıdına daktilo harfi benzeri monospace bir fontla dizilmiş yazılarla dolu, zımbayla birbirine tutturulmuş üç yaprak düşüyor. Bu bir mektup, “gidenler”in ağzından. Ama bu “gidenler” henüz gitmemişler. Hâlâ burada ve mutsuzlar, anne ve babalarınınki gibi bir hayat kuramıyorlar, bundan tamamen kopamıyorlar da. Sanatçılar, müzisyenler, tasarımcılar ve aslında ne hâlde olduklarını herkesten iyi biliyorlar. Ama bir çareleri yok. Yok oluyorlar. Daha önceden tanışığım bu nesneyle, dolayısıyla mektuptan başlıyorum. Fotoğraflar zaten gözümün önünde. Tanıdık mekânlarda, belki benim de arkadaşlarım, flaşla bir fotoğraflarını çekmiş Belkıs, onları yok etmeden önce.

Fotomontaj tekniği neredeyse mecranın keşfi kadar eski, bazen propaganda, bazen hayret veya eğlence için kullandığımız bir araç oldu. Bulunamayacağımız mekânlarda görünmek için kesip biçip birbirine yapıştırdık fotoğrafları ya da kendimizle konuşuyormuş gibi yapmak için. Dünyalar yarattık ütopik, distopik ya da komik. Eskiden keserek, biçerek, ışıkla basarak ve tekrar çekerek yapılan bu meşakkatli iş artık çok daha kolay. Peki fotoğraftan bir kişiyi nasıl yok edersiniz? Üstelik kalan boşluğu doldurmak için o fotoğrafın kendisinden başka bir kaynağınız da yoksa… Nokta nokta kopyalayarak, bükerek, neredeyse bir ressam gibi yok ettiğimiz kişinin yerini doldurmaya çalışırız bilgisayar başında. Aslında kendimizi kandırabilecek kadar iyi olması yeterlidir. Şimdi yazılım bu konuda bize yardımcı oluyor: “İçerik-bilinçli” bir dolgu bu kişileri yok edip yerlerini doldurmaya çalışıyor. Bu kitap çıktığında pek becerikli değildi. Gidenleri yok edememiş tam. Beyoğlu’nda ya da Kadıköy’de ya da Tunalı’da hayatlarına başlayamayan ya da hayatlarını bitiremeyen bu yirmili çocukların kıyafetleri, duruşları geride kaldı. Başarısız bir yok oluş yani bu, pek bir yere gidememişler diyebilir miyiz? Zaten mektupta da yetersizliklerini ifade etmiyorlar mı biraz?

Örgü hırkalar, komik eşarplarından tanıyorum sanki, karanlıkta flaşla çekilmiş fotoğraflarda yerleri doldurulamayan bu çocukların bir kısmı arkadaşlarımdı: Hâlâ arkadaşlarım ama İstanbul’da değiller, özür dilerim, o yüzden -di’li geçmiş zamanla yazıyorum. Yaşadığımız bu ilginç zamanları burada göğüslemek istemediler. Belkıs’ın onların ağzından ifade ettiği o soyut yok oluştaki nedenler, diasporadaki arkadaşlarımın bir kısmı için de geçerli. Başkaları ülkedeki adaletsizliklere dayanamadıkları için gitti, adaletsizliğin sorumluluğunu daha az hissedebilecekleri bir yere. Bazılarının da gitmesi gerekiyordu burada kendilerine yapılan haksızlıklardan kurtulmak için. Belki yakında dönecekler, belki benim de gitmem gerekecek, becerebileceğimi sanmıyorum ya neyse. 2000’lerin başında iki eski tüfek yoldaşın bir meyhanede tesadüfen karşılaştığı bir masada oturmuştum. On beş sene boyunca ülkesine dönememiş bir kaçak ile senelerce hapishanelerde yatmış bu yazarın yeniden tanışması, arkadaş olması gerekecekti. Biri diğerini suçlayacaktı belki de, kalan gideni hor görecekti elbet. Birbirlerini, uzak da olsa arkadaş, yoldaş olmuş olduklarını fark ettikleri o anda sevinçten çok hüzün vardı ya da ben böyle hatırlıyorum. Benim için dostluk bu hüznü de güzel anlar gibi kutlayabilmekle alakalı sanırım. İkili mi? Ahbaplıkları sürüyor sanırım ama birbirlerini tanımak için yeterince vakit ayıramadılar.

Plastik lensli bir makineyle çekilmiş şipşak fotoğraflarda bir neslin izlerini gösteriyor Gidenler. Hantal bir albüm olması belki de konusunun ağırlığından. İtiraf edeceğim: Ben gidenlere kırgınım, dönüp beni affetmelerini bekliyorum terk edilmiş bir sevgili gibi…

Not: Bu kitap karşıma çıktığında ve bu metni yazarken şahsi kırgınlıklarla uğraşıyorum. Kendimi ve eski dostlarımı affetmeye çalışıyorum. O yüzden bu kitabın, sayısal rötuşun doğasına dair Lucas Blalock işlerini çağrıştırdığından ancak bu notta bahsedebiliyorum. Belkıs gibi metin ve fotoğraflarla muzip anlatılar kurgulayan Joan Fontcuberta ile de karşılaştırabilirdim. Ayrıca bir nesil portresi olarak Ahmet Sel’in Davutpaşa isimli kitabını bu notta anmalıyım. Bu elli edisyonluk kitap, yeni bir tasarımla bir kez daha basılır belki, belki ben de o zaman daha detaylıca yazarım bunları.

{fotoğraflar: Ali Taptık / Onagöre}

Ali Taptık, Fatma Belkıs, fotoğraf, Gidenler, kitap