Esra Özgüroğlu, Passengers: Stories of Stories of Purgatory | Yolcular: Araf Hikayeleri, proje konsept, kitap tasarımı: Laleper Aytek, uygulama ve baskı hazırlık: Murat Akpınar, Ahmet Sinan Sarıkaya / A4 Ofset, yayımlayan: Espas Sanat Kuram Yayınları, İstanbul, 2016, 23,5 × 16,5 cm, 80 sayfa; fotoğraflar: Onagöre
Yeraltından Bir Kitap

Gün geceyle neredeyse eşit. Özlediğim o sabah güneşi uzun süre boş sokaklara düşmeyecek. Yazmak için kendime kazıdığım birkaç saati karanlıkta geçireceğim. O yüzden belki de canım yazmak istemiyor günlerdir. Kıraathane’de kitap şenliği sürüyor ama standlar bomboş. Espas yayınları alt katta, kitapların arasında daha önce sanki sadece çevrimiçi gördüğüm bir kitabı yakaladım. Pazar günüydü. Kadifemsi bir his veren plastikle kaplanmış ince kapakta yürüyen bir insanın flu fotoğrafı var sanki. Altında stensil harflerle kitabın ismi yazıyor: Passengers. Bir alt satırda bu sefer slab ve çok daha küçük harflerle Yolcular. Bunun altında da fotoğrafçının ismine yer verilmiş: Esra Özgüroğlu. Sayfayı çeviriyorum, bu karanlık kapağın arkasından beyaz boş bir iç kapak gözümü kamaştırıyor. Avize düşünce yerine takamadığımdan parlıyor belki de ama bu kadar koyu bir iç kapağın arkasından gelen bu adeta boş sayfaya takılıyorum. İç kapağı, kitabın tasarımcısı Laleper Aytek’in kaleme aldığı bir önsöz takip ediyor. Sonra fotoğraflara geliyoruz: Yukarı doğru bakan yaşlı bir kadının fotoğrafını, kollarını defansif bir şekilde kavuşturmuş bir erkekle dik bir bakışma, bunu da adeta pasif ve saldırgan bir bakış izliyor. Tüm fotoğraflar metrodan. Herkesin yüzü gözüküyor. Gerçekten çok acayip. Başkalarıyla karşılıklı oturabilmek için genelde bir yarım saate bakışlardan kaçmam gerekiyor bu aralar, belki de yabancıların ifadelerini pek göremediğimden son zamanlarda. Metroya pek sık binemiyorum, yoksa hiç binmiyor muyum?

Bu bir metro kitabı. Belki de fotoğraf kitabı tarihinde kendi içinde bir genre olarak sayılabilecek bu kitap İstanbul metrosundan, kaçamak karelerden olmalı. Başka metro fotoğraf kitabı var mı acaba buralardan? Mesela İzmir metrosu çok farklı. Buralardan birinin fotoğrafladığı New York metrosu üzerine kitabını daha önce yazmıştım. Bu benim hatırladığım İstanbul metrosuna dair ilk fotoğraf kitabı. Belediyenin ya da bir inşaat şirketinin ürettiği bir metro kitabı varsa umarım birileri bana söyler. Kapağın hissini seviyorum, plastik olduğunu unutturuyor. Kıraathane’de de masalara siyah örtüler sermişler; bugün örtüyü değiştirmek lazım, evden bir masa örtüsü getirmeyi hatırlamalıyım. Yatay kitaba geri dönüyorum. Odaklanmakta zorlanıyorum bugünlerde, mevsim değişimi sert ama beklediğimden daha kararlı gidiyor. Geceleri eve metroyla dönmeyi ve utanmadan keyfini çıkardığım Augenblick’leri özlediğimi hissediyorum. Özgüroğlu’nun birçok fotoğrafta yakaladığı bakışlara dalıyorum. Tarif etmesi güç bu anlarda fotoğraflanmış insanlar ne görüyor acaba? Önlerine bakıyorlar gibi, ama arada, zihinleri sanki burada değil. Dalgınlar.

Bir film şeridi gibi akan kitapları seviyorum. Passengers’ın böyle bir özelliği var, genelde yatay bir şekilde akan karşılaşmaları arada dikey kareler ve siyah sayfalar bölüyor, istasyonlar arasında aniden sönen ışıklar gibi. Bunları izleyen çoklu fotoğrafların olduğu sahnelerden ise emin değilim. Kitabın geneline yayılmış bakışma ve karşılaşmaları kare bir setin ortasında ise yolcuların bacaklarına dikkatli bir bakış: Bazen pantolonun detayları, bazen de ifadeli bir bacak bacak üstüne atma Özgüroğlu’nun dikkatini çekmiş. Bu istasyonlar bana göre değil.

Başında metro kitaplarının fotoğraf kitabı tarihinde önemli bir yeri olduğunu söyledim. Walker Evans ve Luc Delahaye’nin kitaplarından bahsediyorum. Bu iki yankesiciyi ilk kez birlikte anmıyorum. Üsluplarını projelerine göre şekillendirebilen müellifleri hep daha heyecan verici bulduğumu da tekrarlamakta sakınca yok. Evans, Subway Portraits’i (1939) pardösüsüne gizlenmiş bir deklanşörle icra etmişti. Evans'ın kariyeri fotoğrafın teknolojik ve toplumsal açıdan ubiquitous [her-zaman-her-yerde?] bir mecraya dönüşmesinin başlangıcına denk geliyordu. Fotoğraf çekilmesi hayal edilemeyecek karanlık bir yerde, gizli saklı çekilmiş fotoğraflar belki o kişilerden çok kentin bir portresiydi. Delahaye’nin benzer bir taktiği var mıydı emin değilim ama onun işin çok daha zorlu idi; malum, Fransa’da özel hayata dair olan hak, ifade özgürlüğünün önünde, Amerika’da ise bu tersi. Delahaye’nin metro kitabı L’Autre’un önsözünü en popüler zamanında Baudrillard yazmıştı. Burada, İstanbul’da ise metroda fotoğraf çekmek için özel izin gerekiyordu. Hâlâ gerekiyor mu acaba? Özgüroğlu böylesi bir izni aldı mı acaba? Neyse, geçelim onu. Kişisel verileri koruma kanununun fotoğrafçılar için ne anlama geldiğini tartışmadık daha.

Passengers’ı sevdim. Bleached bir etkiyle basılmış bu siyah beyaz fotoğraflar ve kitabın tasarımcısı İsveç’ten Türkiye’ye uzayan bir üsluba işaret ediyor. Crister Strömholm’dan, Anders Petersen’den de Halil Koyutürk’e devredilmiş bu pürist, samimi fotoğrafın aslında bir fotoğrafçının kendini tanıması için güzel bir alan olduğuna inanıyorum. Belki de pürizmin etkisindendir, bazı yatay fotoğraflar silme iken, bazılarının üzerindeki altında siyah bant neredeyse Eskinazi’nin kitabında köktenci olarak nitelendirdiğim negatif brodürleriyle aynı etkiye sahip. Kadraj ve tonalitenin fotoğrafçının onayı alınmadan dokunulmaması gereken unsurlar olduğuna inanırım. Yine de bu kitapta buna odaklanmamız şart değildi bence, en azından benim dikkatimi dağıtıyor.

Passengers’ı iyi ki almışım. Sandıktan yeşil bir örtü çıktı, akşamüzeri Kıraathane’ye götürmem lazım, bence siyah örtüler bir problem. Ama metroya binmeyeceğim. İstanbul’da Özgüroğlu’nun fotoğraflarında da bulduğum bir haletiruhiye beni hemşerilerimden uzak tutuyor. Lack of compassion. Daha bir seneden biraz önce, pandemi dükkânları kapattığında sokaklarda gördüğüm ve artık kalacağını hayal ettiğim şefkatli bakışları görmek imkânsız. Bir tanesinde bile yok. Benim kaybettiğim İstanbullular neredeler acaba? 

Ali Taptık, Esra Özgüroğlu, fotoğraf, fotokitap, kent, kitap tasarımı, metro, şehir