Monte Hellman
Bir gün Instagram’a göz atarken, bir mekânın reklamına rastladım: Goril Çizgi Roman & Kahve. Aynı zamanda kafe olan bir çizgi roman dükkânı. “Mademki çizgi roman okuyorum, ilk fırsatta buraya gideyim” dedim; “Şehirden istifade etmek gerek.” Yıllardır Ankara’da yaşadığım ve Büklüm Sokak’tan defalarca geçtiğim halde, o ana kadar ne sokağa ne de dükkânlara dikkatlice baktığımı fark ettim. Sokak değil caddeymiş burası; tabelada öyle yazıyor. Ama her yazının hakikati ifade ettiğini düşünmek Platon’a yakışsa da bana yakışmaz. Zaten ünlü Fransız büyüğü Henri Lefebvre Mekânın Üretimi’ni yazdığından beri biliyoruz ki bir sokağa cadde tabelası dikmek orayı cadde yapmaya yetmez. Epey uzun da olsa Büklüm bir sokaktır. Evet, ikinci el giysi satan şu dükkânı biliyordum, hatta ara sıra içeri girip bakınıyordum ama hemen yanındaki, Süryani şarapları satan dükkânı hiç görmemiştim. “Herhalde yeni açıldı” dedim. Gel dikiz ki sadece bunlar değil; eczanesinden fırınına kadar, en sıradan dükkânlar bile havalı göründü gözüme. Nedeni çok basitti; renkler uyumlu ve sadeydi. Bir gün, ilgimi çeken her dükkâna uğrayarak sokağın sonuna kadar yürümeyi düşünürken gördüğüm tabela artık yolumu değiştirmem gerektiğini söyledi: “Büyüleyici Caddesi” Nasıl yani, büyüleyicilik mesleğini yapanlar mı oturuyor burada? Büyücüler, falcılar… Katı olan her şey buharlaştığından, 1967’den beri Batı dünyası mistisizme meraklı gerçi.1 Pekâlâ Kennedy Caddesi civarında bir de Büyüleyici Caddesi olabilir, Amasra’daki Çekiciler Sokağı gibi. Ama telaffuzu zor. “Büyüleyici Cadde” demek gerekmez mi? Bunları düşünürken yürüdüğüm için tabelaya biraz daha yaklaştım ve gördüm ki “Büyükelçi Caddesi” yazıyor. Başkente de bu yakışırdı zaten. Lakin benim için burası da bir sokak: Büyüleyici Sokak.
Büklüm’den Büyüleyici Sokak’a sapınca, çok geçmeden fark ediliyor Goril Çizgi Roman & Kahve. Renkli, sevimli bir goril tabelasının asılı olduğu, küçük bir verandası var dükkânın. Burada iki kanepe, birkaç küçük masa ve sandalye, bir de kulübe var. Kulübe İsmet’in. İsmet buranın kedisi. Havadar, genişçe bir mekân. Ortada ince, uzun, büyük bir masa; her sandalyenin yanında bir priz var. Kütüphane masaları gibi, laptop’un fişini takıp çalışmaya elverişli. Kenarlarda küçük masalar da var. Ayrıca önünde sehpa olan koltuklar, kanepeler de var bazı köşelerde. Köşelerin birinde mutfak; kahveler, kekler servise hazırlansın diye. Duvarlarda, farklı sanatçıların elinden çıkmış, çizgi roman kahramanlarının resimleri asılı; bazıları satılık. Gerisi: Türkçe ve İngilizce, yığınla çizgi roman. Ciltler raflarda, fasiküller kutularda. Bir arkadaşımla gitmiştim. Bahsettiğim uzun masanın bir köşesine oturduk karşılıklı. O laptop’unu çıkarıp çalıştı, ben de kitap okudum. Birkaç kişi daha vardı, dükkânın sahibinin de dahil olduğu muhabbetten anladığım kadarıyla müdavimdiler. Zaten müdavim olunacak bir yer burası. Kahveni içip bütün gün kitap okusan, çizgi romanları incelesen kimse hiçbir şey demez: Başka bir şey alır mıydınız, aradığınız bir kitap var mı? Olursa söyleriz. Hay hay, yine bekleriz. Sevdik biz burayı, geliriz.
Hesabı öderken gerçekten de “Ben buraya gelirim” demiştim Berkay’a, dükkânın sahibine. Sonra fark ettim ki bir de YouTube kanalı var buranın: Goril Çizgi Roman Dükkânı. Birkaç video izleyince, Berkay’ın çizgi roman literatürüne hâkim olduğu anlaşılıyor. Hem maziyi biliyor hem yeni hikâyeleri takip ediyor. Mekâna ikinci gidişimde “Bir şey yapmalı” diye düşündüm. “Berkay [Erdoğan]’la konuşmalı hem çizgi roman hem mekân üzerine. Hatta bu muhabbet yayımlanmalı. Ne dersin?” “Çok güzel bir fikir” dedi Esen. Fikrin hikâyesi böyle. İşte muhabbetin ilk bölümü:*
Murat: Ben aslında nadiren çizgi roman okurum. Bu aralar The Sandman’i okuyorum.2 Henüz çizgi roman âleminin Tolstoy’unu, Dostoyevski’sini, bu literatürün klasiklerini keşfedip okuyorum aslında.
Berkay: Mantıklı. Doğru tercih, kolay olan tercih aynı zamanda.
Murat: Evet, kolay yoldan nitelikli eserler okumak mümkün böylece. Sandman’den önce sadece iki çizgi roman okudum. İlki Preacher,3 sonra da DMZ4 diye bir çizgi roman. İkisi de Vertigo’dan. Onu da biliyorsun…
Berkay: DMZ’yi okumadım ama biliyorum.
Murat: “Tekrar bir Amerikan iç savaşı olsaydı, ne olurdu?” sorusundan hareketle yazılmış. Yazarını hatırlayamıyorum şu an.
Berkay: Brian Wood olması lazım.
Murat: Bir sebepten, Amerika’da tekrar bir iç savaş çıkmış. Çizgi romanın en zayıf noktası, bu savaşın nedenlerini bize asla söylememesi. Bu bence büyük bir eksiklik. Neyse… Bir şekilde bu savaş çıkmış ve New York’taki Manhattan Island, silahsızlandırılmış bölge (demilitarized zone), kısaca DMZ ilan edilmiş. Buraya ABD ordusu da asilerin ordusu da girmiyor. Orada büyük bir özgürlük ortamı var aslında. Devlet, polis baskısı olmadığı için bölgede oluşan özgürlük iyi yansıtılmış. Ama bir yandan da bu özgürlüğün bir bedeli var. Çünkü herkes silah kuşanmış geziyor, Vahşi Batı gibi. Karşıya geçerken vurulmamayı becerirsen gün içinde, gayet eğlenceli bir ortamda yaşıyorsun. Oranın da kendine özgü bir rutini var; eğlence mekânları, dükkânları, restoranları var… Ünlü bir gazeteciyi burada röportajlar yapmakla görevlendiriyorlar. Askeri bir helikopterle bırakacaklar onu Manhattan’a. Yamak olarak da bizim eleman: Matty Roth, kurgu işlerini vs. yapacak. Fakat askeri helikopter inmeye hazırlanırken, halk ABD ordusunun bölgeyi işgale başladığını zannedip ateş etmeye başlayınca ünlü gazeteci ölüyor ve bütün iş Matt’e kalıyor. Birkaç sayı sonra öğreniyoruz ki aslında o gazeteci ölmemiş, rehin alınmış. Birçok yan hikâye var. Öyle bir romandı. Preacher zaten klasiklerden. Şu an Sandman’i de okuyorum gerçi ama bu üçü arasında beni en çok etkileyen Preacher oldu.
Berkay: Çok iyi çizgi roman.
Murat: Acayipti. Çizgi roman âlemine acayip bir giriş oldu benim için. Yan hikâyeler, yan karakterler, yan karakterler için yapılan özel sayılar bile ayrı ayrı acayipti. Keşke bütün serinin İngilizce fasiküllerinin koleksiyonunu yapabilsem ama…
Berkay: Şu anda zor.
Murat: Muazzam bir servet şu an için.
Berkay: İthaki Yayınları’nın çevirisi iyiydi. İnsanlar küfürleri yadırgamıştı ama ben yadırgamadım açıkçası.
Murat: Ben bilgisayardan okudum. Şimdi, Sandman’i de bilgisayardan okuyorum. GetComics diye bir web sitesi var, çizgi romanları CBR (comic book reader) formatında indirebiliyorsun oradan. İngilizce okumayı tercih ediyorum hem İngilizceyi unutmamak hem de eseri orijinal dilinde okumuş olmak için. Ama bilgisayar başında okumak biraz tatsız. Normalde, Amerika’da sözgelimi 1,5 dolara alabileceğin bir fasikül burada… Görüyoruz fiyatları.
Berkay: 150 liradan başlıyor aşağı yukarı.
Murat: Hazır, ben şu an tekrar bir çizgi romana kendimi kaptırmışken ve de burayı bulmuşken, “Bir şeyler yapmalı” diye düşündüm. Ben buraya gelsem durduk yere, “Hocam ben burayı çok sevdim, biraz konuşalım” desem garip olabilirdi. Bir fikirle geleyim sana, bir şey sunayım diye düşündüm. Ekşi Sözlük’te burası hakkında yazılanları okumuştum. Dükkânı ilk olarak Arkabahçe Yayıncılık’ın şubesi olarak açmışsın galiba. Kaç yılında?
Berkay: Mart 2016.
Murat: Bir de senin bazen ters cevaplar verebildiğinden, müşterileri terslediğinden bahsedilmiş Ekşi Sözlük’te.
Berkay: Yüzde yüz!
Murat: Bu eleştiriye çok katılmıyorum. Ben de bir süre bir hostelde resepsiyonistlik yapmıştım zira. Evet, bir mekânın sahibi veya çalışanı müşterilere kaba davranmamalı ama çalışan insan her zaman güler yüzlü olmak zorunda değil; iş yapıyor orada.
Berkay: Benim çizgiyi çektiğim durumlar bellidir. Örneğin “Merhaba” dedim; karşıdaki kişi de merhaba demediği anda, ilişkimiz her hâlükârda iyi gitmeyecek demektir benim için. Bunun üzerine küfretmediysem kibar davranmışım demektir.
Murat: İletişim karşılıklı yürüyen bir süreç. Karşıdaki de seninle aynı nezaketi göstermiyorsa…
Berkay: Bir de mesela sen geliyorsun, etrafa bakıp “Kim ilgileniyor?” diye düşünüyorsun… Kapıdan girdiğinde sana “Merhaba” diyen bir insan kim olabilir? Dükkânın sahibi veya çalışanıdır. Başka kim olabilir? Bunu akıl edip veya sadece nezaket gereği “Merhaba” diyemiyorsan, ne yapabilirim?
Murat: Sana dair konuşmaya başlamışken, senin hikâyenden de bahsedelim. Sonra dükkânın hikâyesini konuşuruz.
Berkay: 1990’da doğmuşum. Doğma büyüme Ankaralıyım. Çizgi romanlarla ilgili bir sürü çocukluk anım var. Koltuğun altındaki Red Kit’leri hatırlıyorum.5 Milliyet veya Hürriyet’in verdiği bir şeyler okudum mu okumadım mı, emin değilim. Ama aşağı yukarı ilkokul birinci sınıftan beri çizgi roman okuduğumu söyleyebilirim. Annemle babam beni senede bir, Gerekli Şeyler’in İstanbul’daki dükkânına götürürdü. Her seferinde 100 dolarlık hakkım olurdu, o tutarda çizgi roman aldırırdım. Gerekli Şeyler’le Arkabahçe ortaktı o zamanlar. 2011’de makine mühendisliği bölümünden mezun oldum, bir sene boş oturdum, dört sene bir yerde çalıştım. Oradan ayrılacaktım her hâlükârda. İstifa ettim. İstanbul’da bir arkadaşım oturuyordu, onun yanına gittim, gitmişken de Arkabahçe’nin dükkânına uğradım. Orada da bir şekilde, iş nasıl buraya geldi hiç bilmiyorum, “Kitap alacağına para biriktirip dükkân aç” dedi Ahmet Abi bana. Ben de bir buçuk veya iki ay sonra geldim, Ankara’da dükkânı açtım.
Murat: Karar verdikten sonra iki ayda dükkân açabilmek çok güzel.
Berkay: Hızlı oldu. Çok düşünmedim, olur mu olmaz mı diye.
Murat: İki ay çok az bir süre ama. Kredi mi çektin, el atında para mı vardı?
Berkay: Çalışırken biriktirdiğim para vardı biraz. Bir de kendimi kovdurtmuştum aslında. Böyle söyleyince, kendimi dövdürtmüşüm gibi oldu. Yani kendimi işten çıkarttırmayı başardım ve tazminat aldım. O parayı da dükkâna yatırdım.
Murat: Onlardan üttüğün parayla burayı açmak da keyifli olmuştur tabii.
Berkay: Evet, güzel oldu.
Murat: Arkabahçe’nin şubesi olarak açıldı dükkân…
Berkay: “Ankara Arkabahçe” olarak geçiyordu. Tunalı’da, pasajın içindeydi. Bir buçuk sene orada durdum. 2017’nin Kasım’ında buraya, Büyükelçi’ye taşındım. Tam zamanını hatırlayamıyorum, iki üç sene önce de dükkânın adı Goril oldu.
Murat: Bağımsız olduktan sonra.
Berkay: Evet. Pandemiden dolayı zaman mefhumunu yitirdim biraz.
Murat: Pandemi hepimiz için bir nevi milat oldu. Bir olayı anlatırken veya hatırlamaya çalışırken, pandemiden önce veya sonra olduğunu belirtiyoruz artık. Neden goril adını ve imgesini tercih ettin peki? Tabii, dükkânın adı başka bir şey olsa, bu sefer de neden o adı seçtiğini sorardım.
Berkay: Tam kestiremiyorum ama sözgelimi müzik grubu da olsa vereceğim adın beş harfli olması gerektiğini biliyordum. Bunu çok düşündüm. Tabii sonra iyi kötü değişti ama hakikaten en sevdiğim çizgi roman, Y: The Last Man’dir.6 Orada bir maymun karakteri vardır. “Maymun, goril…” diye düşünürken dükkânın adını buldum. Y: The Last Man dünyanın en iyi çizgi romanıdır bu arada, inanılmaz!
Murat: O da Vertigo’dan çıkmış zaten, demek ki okuyacaklarım arasında. Burası aynı zamanda kafe. Hep mi böyleydi, sonradan mı oldu?
Berkay: Dükkân pasajdayken de insanlar gelip oturuyordu ama o mekân çok küçük olduğu için benim sandalyemden başka bir sandalye ve şu tabure sığıyordu ancak. Daha büyük bir yere geçsek ve insanlar oturup muhabbet etse iyi olur diye düşünmeye başladım. O zamanki kız arkadaşım, “Masa sandalye koymuşken, aynı zamanda kahveci olsun” dedi. Kahveyle o ilgilenecekti, çizgi romanla ben… Ayrıldıktan sonra iki işin başında buldum kendimi. Ama ortam iyi oldu böyle.
Murat: İyi bir fikir vermiş ve görevini tamamlamış. Benim, ilk geldiğim günden beri kafamı kurcalayan bir soru var: Çizgi roman satmak pahalı bir uğraş olsa gerek, fiyatlardan dolayı. Satarken üstüne kâr koyman gerekir. Zaten ürünler pahalı, küçük hacimli olsa dahi. Çok yoğun, sık gelen, kalabalık bir müşteri kitlesi var mı veya dükkân kendini nasıl döndürüyor? Böyle bir iş yapmak çılgınlık değil mi? Bunu hâlâ sürdürmen takdire şayan. Nasıl beceriyorsun yani?
Berkay: Çılgınlık tabii. Ben de bu aralar karar vermeye çalışıyorum. Açıkçası bıraksam mı diye kendimi sorguluyorum. Ama gözüm de yemedi onu. Dükkânı ilk açtığımda bir dolar, 2,75 liraydı, yanlış hatırlamıyorsam. Durum fena değildi. Hem mal birikti hem gelen insanlarla tanıştım. Zaten İngilizce çizgi roman alan belli insanlar var. Açtığımdan beri gelen insanlar var. Onların sevdiği şeyler var. Ben de korsan okuyorum her şeyi, çıktığı anda. Dolayısıyla literatürü biliyorum ve bana güvenen insanlara, satın almaları için kitap tavsiye edebiliyorum.
Böylece, her gelenin aradığını bulamayacağı ama en başından beri gelen insanların zevkine hitap eden bir yere dönüştü burası.
Murat: Bir nevi sahaf gibi. Gerçi sahafın eline geçen her türlü kitap, onun dükkânında olur. Ama sahaf müşterisi de hangi kitabı aradığını bilir, yani bu işin geek’idir.7 Sırf çizgi romanlara veya çizgi romandan uyarlanmış filmlere meraklı olanlar için kullanıyoruz geek kavramını ama herhangi bir şeyin geek’i olunabilir. Bu plak koleksiyonu da olabilir, edebiyat merakı da olabilir. Benimki edebiyat geek’liğidir zaten. Çizgi roman merakımı da edebiyat merakımın bir parçası olarak görürüm. Lakin ne oldu da bilinçli olarak çizgi roman okumaya başladım, nasıl oldu da Preacher’ı okudum? Hiç bilmiyorum.
Berkay: Belki Türkçesini bir yerde gördün.
Murat: Evet. Türkçesi İthaki’den çıkıyor, malum. Kitapçılarda hep görüyordum, Vaiz adıyla. Çizimleri ilgimi çekiyordu, bir de sanırım süper kahraman çizgi romanı olmadığı için biraz daha farklı geldi. Havalı göründü. Merakımı cezbetmişti. TV dizisi de çıktı sonra. Okuduktan sonra diziyi izledim; beğenmedim.
Berkay: Ben iki bölüm izleyebildim.
Murat: Ben meraktan sonuna kadar izledim ama katletmişler hikâyeyi. Bu hikâye, o hikâye değil zaten. Sadece esinlenmişler.
Berkay: İlk sahnede, adamın dövmelerini gördüğüm an “Lanet olsun bu diziye!” demeye başlamıştım zaten.
Murat: Evet, çok sinir bozucuydu. Preacher’ı okumaya hangi dürtüyle başladığımı hatırlamıyorum ama Vertigo’dan çıkan diğer çizgi romanları araştırırken buldum DMZ’yi. “Preacher’ı sevdiysem, bu yayınevinden çıkan başka işleri de severim” diye düşünmüştüm. Fakat üzerinden kısa bir süre geçtiği için Sandman’i neden okumaya başladığımı hatırlıyorum. Zaten daha önce indirmiştim, klasiklerden birkaçı bilgisayarda var. Bir gün sosyal anlamda mağlup olduğumu hissettim. Hiç ummadığım insanlar tarafından soğuk karşılandım, kısaca. Çok canım sıkıldı. Metroya yürürken “Eve gidince ne yapacağım?” diye düşündüm. “Kitap okuyacağım. Allah kahretsin. Ne anlatıyor edebiyat? İnsanların yaptığı saçma sapan işler, sebep oldukları sorunlar… Ben bunları zaten yaşıyorum, insanların saçmalıklarına yeterince maruz kalıyorum; artık insanlarla ilgili bir şey görmek, duymak istemiyorum. Bari Sandman’i okuyayım. Hem çizgi roman klasiklerinden hem de gündelik hayattan kopuk.”
Berkay: Tatmin etti mi peki?
Murat: Muazzam bir eser ama bir numaram hâlâ Preacher. Sandman biraz inişli çıkışlı; çünkü içerdiği bağımsız hikâye sayısı fazla. Bu yüzden çok değişken olabiliyor; çok etkileyici olanlar da oluyor, biraz yavan olanlar da.
Berkay: Çizimleri hakkında ne düşünüyorsun?
Murat: Çizgi roman okudukça bir durum dikkatimi çekti. Çoğu zaman metne, dolayısıyla da yazara odaklanıyoruz ama çizgi romanı oluşturan birçok bileşen var. Çizer de en az yazar kadar önemli; çünkü hikâyede yaratılan dünyayı görselleştirmek, işin çok önemli bir boyutu. Sonuçta çizgi roman görsel bir iş. Fakat iş bununla da bitmiyor sanırım. Konuşma ve düşünme balonlarındaki harflerin puntosunu ve biçimini belirleyen, letterer diye anılan sanatçılar; çizimleri renklendiren, colorist diye anılan sanatçılar da var. Bilmediğim veya aklıma gelmeyen başka sanatçılar da vardır böyle, belki. İşte bu birkaç kişi, işin karakterini şekillendiriyor. Birinin yerine başka birinin geçmesi, hikâyenin özünü değiştirmiyor belki ama sunuluş biçimini, etkileyiciliğini artırabiliyor veya azaltabiliyor.
Berkay: Evet, bu kişilere göre çok fark ediyor kesinlikle.
Murat: Bir çizgi romana bir veya birkaç sayılığına konuk çizer veya yazar geldiğinde hikâye bambaşka bir hâl alabiliyor. Sandman’i okurken bunu tekrar fark ettim. Letterer’lara da çok saygı duymaya başladım. Çünkü bir karakterin konuşma veya düşünce balonundaki ifadelerin şiddetini, karakterin o anki ruh halini göstermesi bir yana, bir de farklı karakterlerin söyledikleri sözler için farklı yazı karakterleri de kullanılabiliyor. Karakter farklı yanlarıyla, bir bütün olarak sunulmuş oluyor böylece.
Berkay: Evet. Balonun rengi farklı, yazı farklı olabiliyor. Bütün çizgi romanlarda balonlar büyük harfle doldurulur ama Sandman’deki Morpheus’un söyledikleri küçük harfle yazılmıştır mesela. Emek var yani.
Murat: Zaten Sandman’deki Endless kardeşlerden her birinin kendine özgü bir balonu ve yazı tipi var ama bence Morpheus’tan sonra en çok Delirium’unkiler dikkat çekici. Konuşma balonları renkli ve metinler de aynı onun ruh hâli gibi inişli çıkışlı.
Berkay: O bariz zaten.
Murat: Onun konuştuğu gibi sen de mırıldanarak okuyorsun, ister istemez. Bir de balonların hangi sırayla okunacağını bilmek lazım çizgi roman okurken. Önce üstteki okunur illaki ama bazen tek balon iki üç parçaya bölünmüş de olabiliyor.
Berkay: Dediğin gibi, ilk bakışta çok farkına varmıyorsun. Yazara veya belki çizere gidiyorsun ama… Aslında o balonları hiç umursamadan, düşünmeden, sırayla okuyabilmen lazım; balonların o şekilde tasarlanmış olması lazım. Düşündürtüyorsa sorun var demektir.
Murat: Ben bu açıdan düşünmemiştim. Lisedeyken bir resim dersinde karikatür çiziyordum, panelli ve konuşma balonlu. O zamanki resim öğretmeni demişti, “Önce okunmasını istediğin balonun daha yukarıda olması lazım” diye. O zamandan beri aklımdadır, resim öğretmeninin o lafıyla kıyaslarım hep okuduğum çizgi romanları. Hatta lisede öğrendiğim tek bilginin bu olduğunu söylersem hiç de abartmış olmam!
Berkay: Doğru! Ama okuyan kişinin kafasının karışmaması lazım. Kafası karışınca, “Önce en üstteki balonlar okunur” diye kendine hatırlatarak okumaması lazım yani. Bunu tasarlayan her kimse, doğru balonu doğru yere koyabilmeli.
Murat: Şüphesiz. Bu arada, dükkânın bir de YouTube kanalı var. Tam adı neydi?
Berkay: Goril Çizgi Roman Dükkânı.
Murat: Bütün videoları izlemedim ama Geek Muhabbeti serisinin tamamını izledim. Gerçekten geek adını hak eden bir muhabbet. Literatüre hâkim olduğunu ve yeni çıkanları da mümkün olduğunca okuduğunu gördüm.
Berkay: Çizgi roman dolayısıyla ünlü olan insanlar dahi pek çizgi roman okumuyor aslında. Bu bir kültür değil bizde. Çizgi roman bilir gibi davranan insanlar dahi genelde pek bilmiyor zaten.
Murat: Ama pek de mümkün değil, öte yandan. Kişinin maddi imkânları elveriyordur, çocukluğundan beri rahat bir hayatı vardır, bu işin meraklısıdır, bilir. Ama bildiğim kadarıyla çizgi roman Amerika’da doğdu, başka Batı ülkelerinde değil, ABD’de. 1930’lu yıllarda doğan bir sanat formu.
Berkay: Dolayısıyla Türkiye’de bunun kültürüne hâkim olmak zor. Ama İtalyanlardan şüpheleniyorum. Onlar Amerikalılardan önce yapıyordu galiba.8 Teorik olarak Japonlar da.
Murat: Doğru ya… Hiç manga okumadığım için…
Berkay: Çizgi romanın nereden başladığını bilmediğimiz için çizgiyi kesin olarak çekmek güç bu meselede. Sözgelimi, Japonların yōkai sanatı… İblisler köyde bir kadını kovalıyor… Bu da çizgi roman sayılabilir belki. Dolayısıyla ayrım yapmak çok zor.9
Murat: Doğru. Gazetelerde bant (strip) olarak çıkıp, sonradan sonra fasikül olarak yayımlanan işleri kastettiğimizi söylersek, iş kolaylaşabilir ama.
Berkay: Onun The Yellow Kid’le başladığını söylüyorlar.10
Murat: Hangi ülke?
Berkay: Amerika.
Murat: İşte! Çizgi romanın Amerika’da icat edilmesinin nedeni bir varsayımla açıklanıyor genellikle: Amerika bir göçmen ülkesidir, Amerikan ulusu da göçmenlerin yarattığı ortak kültür sayesinde oluşmuş bir ulustur; dolayısıyla bir kurucu miti yoktur. Çizgi romanlardaki süper kahraman hikâyeleri bu kurucu miti ikame etme işlevi görür.
Berkay: Olabilir.
Murat: Ulusal kahraman yaratma ihtiyacı gibi. En bariz örneklerinden biri Captain America olabilir.
Berkay: Her şey muallak aslında. Bu teori doğru olabilir, çizgi romanın o nedenle Amerika’da doğduğu tahmin edilebilir ama önyargısız konuşmak lazım. Fakat Amerika ve Avrupa çizgi romanları arasında bir fark olduğu da belli. Ben Avrupalıların çizgi roman anlayışını hiç sevmem.
Murat: Fark nedir sence?
Berkay: Avrupalılar medeniyete çok erken ulaşmış sanırım. Bana öyle geliyor en azından. Avrupalılar medeniyete çok kolay ve çok erken bir tarihte ulaşmışlar. O nedenle de çizgi roman sanat mıdır, değil midir diye bir soru oluşmamış kafalarında. Burası ise zaten bu konuların konuşulacağı bir ortam bile değil. Amerika’da yeni yeni çözülüyor medeniyetle ilgili meseleler. Ama çizgi roman bağlamında zaten İtalyanları, Avrupalıları aşmış Amerikalılar. Avrupalılar, “Çizgi roman sanat mıdır?” sorusuna, “Salak mısınız?” diye cevap verip geçmişler sanki, 1300’lerde. İtalyanlar o zamandan beri çizgi roman yapıyor ve benim için çok açık, çizgi romanı bir sanat eseri olarak çok yüksek bir mertebeye koydukları için o işlerin sanatsal niteliği çok yüksek. Çizimleri, görsel anlatımları, kapağı, renk tercihi, her şeyi muhteşem. Amma ve lakin hikâyesi, bir TV dizisinden bir bölüm gibi oluyor. Amerikalılar ise sanatsal niteliğini koruyarak çizgi romanı popüler kültür ürünü hâline getirmiş. İtalyanlar “Bu bir sanattır” deyip bırakırken, Amerikalılar “Sanattır ama çoluk çocuk da okusun” demiş sanki.
Murat: Orada her türlüsü var. Çok büyük bir ülke ve bu işin köklü olduğu bir yer. Zibil gibi çizgi roman türü var.
Berkay: Onlar alt kültürlere hitap ediyor gibi gerçekten. O nedenle değerini bilmişler, o nedenle daha çok çeşitlendirmişler gibi geliyor bana.
Murat: Avrupa ülkeleri ile ABD arasındaki, hatta Avrupa ülkeleri ile burası arasındaki farklardan biri, düzenin işleme şekli. Batı Avrupa ülkelerinde, okulu bitirince öngörülebilir bir süre içinde iş bulacağın belli, ne zaman emekli olacağın belli. Büyük siyasi ve ekonomik krizler olmaz. Bir şekilde kendilerini uzak tutmayı bilirler. Bu Avrupa ülkelerinden gelenler Türkiye ve Amerika’yı çok eğlenceli, macera dolu buluyor. Misafir olarak geldikleri için eğlenceli görünebilir onlara ama biz burada her gün bir yönetici veya bürokratın ağzından çıkan lafın nerelere gidebileceğini düşünmek zorunda kalıyoruz. Metallica’nın davulcusu Lars Ulrich bile 1980’de Danimarka’dan Amerika’ya göçtüğünde çok şaşırmış, Danimarka’da ünlü ve zengin birinin oğlu olmasına rağmen. “Bizim memlekette kurulu bir düzen vardı, tıkır tıkır işlerdi; Amerika’da herkes hayatta kalmak için mücadele ediyor” mealinde bir şeyler demişti bir röportajında. Ama mücadele edip başarmanın da belli bir hazzı var. Belki Amerikan çizgi romanlarının farklı olmasının bir nedeni budur.
Berkay: Tabii ki. Bu, kültürlerinin bir parçası sonuçta. O toplumun yarattığı insan tipleri çizgi roman karakterleri için de ilham kaynağı olmuştur. Hem kültürleri yokmuş, o boşluğu doldurmuş, hem alt kültüre hitap etmiş, fakirler okumuş… Gariban bir zencinin bıçaklanmasını anlatan çizgi romanlar çıkabilmiş mesela. Medeniyete ulaşamamanın neden olduğu sorunlar işlenmiş o hikâyelerde. Birlikte yaşama kültürüne geç ulaşmışlar ama bu sayede çizgi romanlarının niteliği artmış.
{tüm fotoğraflar: Murat Can Kabagöz}
* İkinci bölüm: “Büyüleyici Sokak’taki Goril: ‘Mesele, okuduğunu anlamak sadece.’”
1. Bkz. Theodore Roszak, Where the Wasteland Ends: Politics and Transcendence in Postindustrial Society (New York: Doubleday, 1972).
2. The Sandman: Neil Gaiman’ın yazdığı, başlıca çizerleri Sam Kieth ve Mike Diringenberg olan, 1989-93 arası DC Comics, 1993–96 arası Vertigo tarafından yayımlanan çizgi roman serisi. Türkçesi, Elif Ersavcı çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlanmaktadır.
3. Preacher: Garth Ennis’in yazdığı; Steve Dillon, Glenn Fabry ve Carlos Ezquerta’nın çizdiği; 1995–2000 arasında Vertigo tarafından yayımlanan çizgi roman serisi. Türkçesi, Emre Aygün çevirisiyle, İthaki Yayınları tarafından, Vaiz adıyla yayımlanmaktadır.
4. DMZ: Brian Wood’un yazdığı; Riccardo Burchielli, John Paul Leon ve yine Brian Wood’un çizdiği; 2005–2012 arasında Vertigo tarafından yayımlanan çizgi roman serisi.
5. Red Kit: Orijinal adı Lucky Luke olan, Belçikalı yazar ve çizer Morris (1923–2001) tarafından yaratılan meşhur çizgi roman serisi. 1946–58 arasında Morris seriyi hem yazmış hem çizmiş, 1958–77 arasında Fransız yazar René Goscinny (1926–1977) hikâyeleri Morris’le birlikte yazmıştır. Goscinny’nin ölümünden sonra Morris seri için birçok yazarla çalışmıştır. Lucky Luke’un Türkçedeki epey uzun macerası için Vikipedi maddesine bakılabilir.
6. Y: The Last Man: Brian K. Vaughan’ın yazdığı; Pia Guerra, Goran Sudžuka ve Paul Chadwick’in çizdiği; 2002–2008 arasında Vertigo tarafından yayımlanan çizgi roman serisi. Türkçede Y: Son Erkek adıyla, İlke Keskin’in çevirisiyle, Çizgi Düşler Yayınevi tarafından yayımlanmaktadır.
7. İng. “bilim, teknik, bilgisayar ve edebiyat gibi konular üzerinde saplantı derecesinde bilgili kişilerin oluşturduğu alt kültür”; bkz. “Geek,” Tureng.
8. Örneğin, Türkiye’de Teksas veya Çelik Bilek olarak bilinen Il Grande Blek (1954–67) ile Tommiks olarak bilinen Capitan Miki (1951–67) adlı çizgi roman serileri, tıpkı Spaghetti Western filmleri gibi İtalyan yapımıdır. İki seri de EsseGesse adlı ekip (Pietro Sartoris, Dario Guzzon ve Giovanni Sinchetto) tarafından yaratılmış, yazılmış ve çizilmiştir.
9. Öyleyse Siyah Kalem’in eserleri de çizgi roman arketiplerinden sayılabilir. Bkz. Mazhar Ş. İpşiroğlu, Bozkır Rüzgârı: Siyah Kalem (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2023).
10. The Yellow Kid: New York’ta yayımlanan Truth dergisinin bir karikatür panelinde ilk olarak 1894’te görülen, Richard F. Outcault tarafından yaratılan karakter. 1895’te Outcault, New York World gazetesi için Hogan’s Alley adlı bir bant karikatür serisi hazırlamaya başlamış, Yellow Kid de bu serinin bir karakteri hâline gelmiştir. Seri, 1896–98 arasında New York Journal gazetesinde yayımlanmıştır. Outcault, Yellow Kid’in patentini alamadığı için bu esnada George Luks da New York World gazetesi için başka bir Yellow Kid çizmiştir. Outcault’un 1896’da Yellow Kid için kullanmaya başladığı konuşma balonları, gelecekteki çizgi roman tasarımlarına ilham vermiştir. Ancak The Yellow Kid, Amerikan çizgi roman tarihinin başlangıcı olsa da 1825–26 arasında yayımlanan The Glasgow Looking Glass ilk çizgi roman dergisi (comics magazine) olarak kabul edilmektedir. Beşinci sayıdan itibaren dergi, The Northern Looking Glass adıyla yayımlanmıştır.
