Tarantino Sineması ve Sinema Spekülasyonu

Lisedeyken bir arkadaşımın verdiği, Türkçe dublajlı korsan VCD’ler sayesinde tanıştım Quentin Tarantino sinemasıyla: Reserveoir Dogs ve Pulp Fiction. Zaten çektiği ilk iki film bunlar olduğu için tesadüfen kronolojik sırayla izlemeye başladım yani Tarantino filmlerini. Bu ikisini izlerken çok eğlendiğimi ve çok şaşırdığımı hatırlıyorum. Aslında gayet yüzeysel, ipe sapa gelir bir konusu olmayan filmler bunlar, Tarantino’nun bütün filmleri gibi. Ama karakterlerin özgünlüğü, hikâyenin temposu ve kurgusuyla birleşince, konusu yüzeysel olduğu hâlde, ortaya özgün ve nitelikli bir sanat eseri çıkabiliyor. Bu iki filmi daha sonra, bu sefer orijinal dilinde izleyince düşündüklerim bunlar olmuştu. Sonra diğerlerini de izledim. Son iki film olan The Hateful Eight ile Once Upon a Time… in Hollywood’u ise sinemada izlemeyi başardım. Tarantino hakkında düşündüklerim, son filmi izledikten sonra pekişti: B filmleri [B movie] estetize edip sanat eseri hâline getiren bir adam. Hayli yüzeysel bir içeriğe sahip, düşük bütçeli film olarak tanımlayabiliriz B film kavramını. Amerika’da arabalı açık hava sinemalarıyla [drive-in theater] iki veya üç film birden gösteren sinema salonlarında [grindhouse] gösterilen veyahut sinema salonlarında gösterilmek [theatrical release] için değil, VHS, sonradan da DVD formatında piyasaya sürülmek için çekilen filmler bunlar.1 Tarantino filmlerine göz atarsak, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır.

İlk üç film, Reservoir Dogs (1992), Pulp Fiction (1994) ve Jackie Brown (1997) birer suç filmi. İlki, başarılı ama pek de planlandığı gibi gitmeyen bir banka soygununun hikâyesi. İkincisi, beklenmedik şekilde yolları kesişen küçük çaplı bir mafya babası, sevgilisi ve iki tetikçisiyle, restoran soymaya çalışan bir çift ve gözden düşmüş bir boksörün yollarının kesişmesinin hikâyesi. Üçüncüsü, kendisini öldürmek isteyen gangsteri atlatmakla kalmayıp, onun parasını da alıp kaçmayı başaran bir kadının hikâyesi. Kill Bill: Vol. 1 (2003) ve Kill Bill: Vol. 2 (2004) bir kungfu filmi; eski sevgilisinin lideri olduğu bir çete tarafından düğünü basılan ve müstakbel kocası öldürülen bir kadının, dört yıl komada kaldıktan sonra aldığı intikamın hikâyesi. Death Proof (2007) hem konusu hem estetiği itibarıyla bir B film. Filmlerde dublörlük yapan bir adamın, gözüne kestirdiği genç kadınları, fiziksel olarak güçlendirilmiş, “ölüm geçirmez” otomobiliyle öldürmesinin, ama en sonunda, öldürmeye çalıştığı kadınlar tarafından pişman edilmesinin hikâyesi. Hatta bu filmin, Robert Rodriguez’in Planet Terror’üyle (2007) birlikte, Grindhouse başlığı altında gösterime girdiği de malum; “iki film birden” göstermek için. Inglourious Basterds (2009), 1940’ların II. Dünya Savaşı temalı B filmlerinden ilham alan bir savaş filmi parodisi. Django Unchained (2012) ve The Hateful Eight (2015) birer western.2 İlkinde, ABD’nin güney eyaletlerinin birinde, zenci bir kölenin özgürlüğünü kazanma mücadelesini izliyoruz; ikincisinde, tipiye yakalandıkları için bir hana sığınan bir grup insanın aslında ne amaçla orada olduğunu anlıyoruz. Once Upon a Time… in Hollywood (2019) ise 1969’da geçen bir dönem filmi. Gözden düşmekte olan ünlü bir aktör ile onun yakın arkadaşı olan dublörünün hayatından birkaç aylık bir kesit. Ancak hem o dönem Hollywood’da işlerin nasıl yürüdüğünü görüyoruz; hem hippi kültürüyle karşılaşıyoruz hem de o dönem itibarıyla ABD’de ortaya çıkmaya başlayan seri katillere rastlıyoruz. Yani bir dönemin, belirli açılardan çekilmiş bir fotoğrafı bu film.

Once Upon a Time… in Hollywood aslında bir B film sayılamaz ama içine özenle yerleştirilmiş B film unsurları olduğu aşikâr. Yani onun değil ama Rick Dalton karakterinin rol aldığı film ve dizilerin B film niteliğinde olduğunu görüyoruz. Film boyunca Rick Dalton, western filmlerinde, Soğuk Savaş temalı polisiye TV dizilerinde, reklam filmlerinde ve Giallo olarak bilinen, İtalyan yapımı, basit korku-gerilim filmlerinde rol alıyor.3 Keza Sharon Tate karakteri, rol aldığı Sexploitation’ı sinemada izliyor. Biz de asıl filmin içinde, bu yapımlardan parçalar izliyoruz zaman zaman. Tabii ki asıl filmin yanı sıra bütün bu yapımların yönetmeni de aslında Tarantino. Zaten Tarantino’nun, B filmleri estetize ederek sanatsal hâle getiren bir yönetmen olduğuna bu ayrıntılar sayesinde emin olmuştum. Bu filmlere ve ayrıntılarına hâkim olmamın nedeni, onları kısa bir süre önce kronolojik sırayla tekrar izlemiş olmam. Tekrar izlememin nedeni ise sinema zevkini şekillendiren filmler hakkında yazdığı kitabı okumadan önce Tarantino filmlerini hatırlama isteğim.

Twitter’a göz atarken tesadüfen öğrenmiştim Tarantino’nun Cinema Speculation diye bir kitap yazdığını.4 Hemen haber linkine tıkladım, sonra da kitabın fiyatını öğrenmek için Amazon’a baktım. 1970’lerin Hollywood sinemasından, kendi sinema anlayışını şekillendiren filmleri anlatıyormuş Tarantino bu kitapta; fiyatı da nakliye ücreti hariç, aşağı yukarı 500 liraymış. Pahalı bulmakla beraber ilk fırsatta alacağımı biliyordum. O günlerde laf arasında bir arkadaşıma, Ecem’e bahsetmiştim durumdan. Yakında Fransa’ya gidecekmiş, “Ben oradan alırım, daha ucuza gelir, kargoya da para vermemiş olursun” dedi. Gitti, aldı ve kitabı bana hediye etmeye karar verdi. İki-üç kez “Olmaz!” dedim; baktım ki kararlı, kabul ettim. Hayatım boyunca aldığım en güzel hediyelerden biri oldu, Ecem’e çok teşekkür ederim.

fotoğraf: Murat Can Kabagöz

Cinema Speculation’da içindekiler bölümü yok. “Little Q Watching Big Movies” başlıklı, önsöz ve giriş niteliğinde bir bölümle başlayıp, “*Floyd Footnote” başlıklı, sonsöz niteliğinde bir bölümle bitiyor kitap. Bu ikisiyle birlikte on yedi bölümden oluşuyor ve her bölüm siyah bir sayfayla ayrılmış. Yani bir film gibi doğrudan başlıyor ve sekanslar hâlinde ilerliyor. Sonunda da epey ayrıntılı bir dizin var. Tarantino ilk bölümde sinemayla nasıl tanıştığını ve çocukluğunu nasıl bir çevrede geçirdiğini anlatarak lafa giriyor. 1963 doğumlu Tarantino’nun sinemaya dair anıları 1970’te, yedi yaşında başlıyor. Küçük Quint, annesi Connie ve üvey babası Curtis ile Hollywood’da yaşıyor ve sık sık, anlaşılan o ki haftada en az bir akşam birlikte sinemaya gidiyorlar. Bu anıların 1970’te başlaması önemli; çünkü 1968–69’da başlayan Yeni Hollywood [New Hollywood] sinemasının kendini kabul ettirip bizzat Hollywood [the Hollywood] sineması hâline geldiği yıl bu. 1930’lardan itibaren Amerikan sinemasının muhafazakârlaştığı malum. Sadece geleneksel aile değerlerinin vurgulandığı, cinsellik ve şiddetin gösterilmediği veya muhafazakâr ahlak anlayışını yüceltecek şekilde sınırlı olarak gösterildiği, yuva yıkan sarışın kadınların daima öldüğü filmlerin veyahut fiziksel komedilerle [slapstick] müzikallerin vizyona girebildiği, kabaca 1934’ten 1968’e kadar süren bir dönem bu. Sinema Yapımcıları ve Dağıtımcıları Derneği Başkanı Will H. Hays’e atfen Hays Yasaları [Hays Code] olarak bilinen düzenleme doğrultusunda film çekmek gerekiyor. Sinema sektörünün patronları tarafından kabul edilen bu düzenlemenin hukuki bir yanı yok; ancak sadece bu düzenlemeye göre çekilen filmler vizyona girebildiği için buna bir tür otosansür yasası demek mümkün. Tarantino’nun aktardığına göre Hollywood Devrimi, tam da kendisinin doğduğu yıl olan 1967’de başlamış, 1967–68’de savaş kazanılmış ve 1970’te de devrim yeni düzen hâline gelmiş. Tarantino’nun sinemaya dair anıları işte böyle bir anda başlıyor.

1970 itibarıyla Hays Yasaları artık geçmişte kaldığından, şiddet ve cinsellik içeren filmler, çocuklara uygun olmadığı belirtilerek vizyona giriyor ama yedi yaşındaki Quint bu filmleri sinemada izleyebildiğine göre bu uyarının bir formaliteden ibaret olduğunu düşünebiliriz. Annesi de Quint’in her türlü filmi görmesine izin veriyor. Connie’ye göre bir çocuk, izlediği filmdeki şiddet veya cinselliğin bağlamını anlayabildiği sürece böyle sahneleri anlamlandırmasa da izlemesinde sorun yok. Önemli olan, anlamadığı bir şeyler olduğunu fark etse bile bunların neden yaşandığını anlaması. Yani iyi veya kötü bir olayın yaşandığını ve bunun nedenlerini anlayabildikten sonra çocuk filmdeki cinselliğe veya şiddete anlam veremese de olur, nasılsa zamanı gelince öğrenecek. Bu nedenle Connie’nin Quint’i sinemaya götürmek için birinci şartı, filmlerdeki cinsellik ve şiddetin bir bağlama oturması. İkinci şartı ise Quint’in sinemada konuşmaması ve soru sormaması; ama eve dönerken, arabada istediği kadar film hakkında ailece konuşabilirler. Gayet adil.

Giriş faslından sonra “Bullit (1968)” başlıklı bölümle ilerliyor kitap. Peter Yates’in yönettiği bir film bu. Zaten üç istisna hariç her bölümün başlığı, bir filmin adını taşıyor ve böylece 1981’e kadar geliyoruz. Bir filmin adını taşıyan bölümlerde sadece o filmden değil, o filmin çağrıştırdığı başka birçok filmden de bahsediyor Tarantino. Film adını taşımayan bölümlerde ise dönemin sinema anlayışı, bazı oyuncular ve yönetmenler hakkında spekülasyon yapıyor; hatta bu bölümlerden birinin adı da “Cinema Speculation”. Kitap boyunca Tarantino’nun çocukluk anılarıyla sinemaya dair anılarının iç içe geçtiğini görüyoruz. Dolayısıyla Amerika’nın o dönemki gündelik hayatından ve toplumsal dönüşümünden fragmanlar da görüyoruz.

Ailece sinemaya gitme devri başladıktan iki yıl sonra Connie ile Curtis boşanıyor. Oğlunu yanına alan Connie, kendisi gibi garson olan iki kadınla birlikte yaşamaya başlıyor. Quint bu kadınları ve onların bazı akrabalarını kendi ailesindenmiş gibi seviyor ama artık kendi başına daha fazla vakit geçirmeye başlıyor, mesela sinemaya genellikle yalnız gidiyor. Tam da bu dönem, Connie’nin ev arkadaşlarından birinin yeni sevgilisi eve misafir olarak gelmeye başlıyor. Floyd denen bu adamla Quint’in film zevki neredeyse bire bir aynı. Ailece sinemadan dönerken arabada yapılan film muhabbetlerinin yerini, Floyd’la yapılan muhabbetler alıyor böylece. Daha sonra Connie ve Quint ayrı bir eve taşınacak, Floyd da sevgilisinden ayrılıp, bu yeni evin bir odasında bir yıldan fazla kiracı olarak yaşayacak. Bu dönem boyunca Quint filmler ve oyuncular hakkında sürekli Floyd’la konuşacak, Floyd’un senaryo müsveddelerini okuyup kendi senaryolarını yazmaya çalışacak ve hem sinema salonlarında hem de televizyondan film izlemeye devam edecek. Günün birinde de Floyd nasıl Quint’in hayatına birden girdiyse, yine öyle birden kaybolacak.

Hays Yasalarından ve 1960’ların ortalarından itibaren Hollywood’un muhafazakâr sinema anlayışının yıkıldığından haberim vardı ama bu anlayışın yıkılmasıyla birlikte Yeni Hollywood diye bir dönemin başladığını bilmiyordum. Tarantino hem bu dönemin ortaya çıkışını hem de 1981’e kadar geçirdiği dönüşümü ayrıntılı bir şekilde anlatmış. 1967’de düzen karşıtı [anti-establishment] filmciler ortaya çıkıyor. Amerikan ordusunun Vietnam’dan çıkmasını savunan, hippi ve motosiklet çeteleri kültürlerine ilgi duyan oyuncu, senarist, yapımcı ve yönetmenler. Bob Rafelson, Hal Ashby, William Friedkin, Peter Fonda, Monte Hellman, Jack Nicholson ve Dennis Hopper bunlardan ilk akla gelenleri. 1950’lerden beri oyunculuk yapan Nicholson, senarist ve yapımcı olarak da hippi filmlerinde yer almış.5 Bana kalırsa Brian De Palma’nın Greetings (1968) ve Hi, Mom!’ı (1970), Yeni Hollywood’un hippi dönemiyle sanatsal niteliği daha yüksek filmlerin üretildiği bir sonraki dönemi birbirine bağlayan filmler. Dennis Hopper’ın yönettiği Easy Rider (1969) ise hippiliğin sadece bir sinema akımı olarak değil, toplumsal olarak da kesin bir şekilde yenildiğinin, kaybettiğinin açık ve sert bir itirafı. Öyle bir itiraf ki bu, adalet ile intikam duyguları arasındaki farkı bulanıklaştırıp, insanı harekete geçmeye teşvik ediyor.

Yeni Hollywood’un bizzat Hollywood hâline geldiği yıl olan 1970’ten itibaren düzen karşıtı filmciler, yerini Tarantino’nun Movie Brats dediği yönetmenlere bırakıyor. Bu kavramı, “sinemanın yaramaz çocukları” olarak Türkçeye çevirmek mümkün ama bence çok da gerekli değil. Düzen karşıtı filmler sayesinde sinema anlayışları şekillenen bu çocuklar hem sinema salonlarında hem de televizyondan film izleyerek büyüyen ve yönetmenliği sinema okullarında öğrenen ilk kuşak olmuş. Örneğin Brian De Palma, Peter Bogdanovich, Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve Steven Spielberg bu çocuklardan birkaçı. 1960’ların sonunda sinema oyunculuğuna başlayıp 70’lerin başında tanınan Al Pacino ve Robert De Niro’nun da Yeni Hollywood’un Movie Brats ekolünün bir parçası olduğunu öğreniyoruz böylece. Lakin 70’lerin Yeni Hollywood’u bu ekolden ibaret değil. Bir kere ucuz filmler veya B filmler her dönem olduğu gibi 70’lerde de çekiliyor ve sırf o dönem çekilmiş olmaları, onları Yeni Hollywood’a dahil etmeye yetmez. Ancak polisiye, istismar [exploitation], intikam [revengeamatic], seri katil ve slasher filmlerinin bu döneme dahil olduğunu söyleyebiliriz.

1960’ların motorcu filmleri, western filmlerinin mevcut döneme uyarlanmış hâliydi. Birkaç adam, at yerine motosiklet üstünde Amerika’yı boydan boya turluyor, kaçıyor, kovalıyor ve geceleri kamp yapıyordu.6 1970’lerin başından itibaren western filmlerindeki şerifler, kovboylar, kelle avcıları [bounty hunter] ve kanun kaçakları da yaşanan dönemin insanları olarak sinemaya dahil oldu. Tarantino’ya göre bunun ilk örneği, Don Siegel’ın yönettiği Dirty Harry (1971). Harry karakterini canlandıran Clint Eastwood da böylece 19. yüzyılda yaşayan bir kovboy olarak değil de 20. yüzyılda yaşayan bir polis dedektifi olarak adaleti sağlamaya başladı. Siyah banka soyguncularına Harry’nin, kanunların kendisine tanıdığı yetkilerin dışına çıkarak şiddet uygulamasının ırkçı bir alt metni var elbet, ama fakirliğe itilen siyahların o dönem sıkça banka soyduğu da gerçek. Toplumdaki bazı eğilimleri; çok dar bir çevreye hitap eden konuları; uyuşturucu kullanımı, cinsellik ve şiddet içeren sahneleri sırf ticari başarı kazanmak için kullanan filmlere istismar filmi diyebiliriz. Siyahların toplumsal mücadelesini istismar eden filmlere blaxploitation; cinsel sağlık konusunu istismar eden veya konudan bağımsız olarak çıplak kadın bedenine yer veren erotik filmlere de sexploitation deniyor örneğin. Seri katillerin filmlerde görünmeye başlamasının nedeni, seri katillerin gerçekten de o dönem ortaya çıkması. Kamp yapan birkaç genç kız ve erkeğin gizemli bir katil tarafından teker teker öldürüldüğü slasher filmlerinin ise gençlerin geliştirdiği karşı-kültüre ihtiyarların verdiği muhafazakâr tepkiyi yansıttığı söylenebilir. Yani en basit filmin bile toplumsal bir olguyu yansıttığı anlaşılıyor.7

Yeni Hollywood dönemi tam olarak ne zaman, hangi filmle sona erdi bilmiyorum ama Tarantino için bu dönem 1981’de, Tobe Hooper’ın yönettiği The Funhouse ile bitiyor. Dönemin son filmini tespit etmek, nesnel olarak mümkün değil. Kaldı ki hâlâ Yeni Hollywood anlayışıyla çekilenler vardır muhakkak. Ama 1960’ların ikinci yarısında başlayan yeni sinema anlayışının 1980’lerde Amerikan sinemasına yön vermediği açıkça görülüyor. Tarantino’ya göre bunun bir nedeni, Yeni Hollywood’un eskimeye başlaması. Eskiden çekilmesi imkânsız olan filmler 70’lerin sonlarında, sorunlu bir adam ve sorunlarını anlatan, sıradan filmlere dönüşüyor. Dolayısıyla Movie Brats ekolünü oluşturan yönetmenler de yeni hikâyeler anlatmayı deniyor. 1980’lerde film yapım şirketlerinin, Hays Yasaları zamanında olduğu gibi senarist ve yönetmenlere baskı yapmadığını, daha çok yönetmenlerin otosansür uyguladığını söylüyor Tarantino. Zaten 1980’lerin Amerikan filmleri, 70’lerin filmlerine kıyasla bana yavan gelmiştir hep. 70’lerde çekilen birçok filmi Amerika’nın şekillenmekte olan tarihinden fragmanlar olarak görebiliriz, ama 80’lerdeki filmler ne kadar iyi yazılmış ve yönetilmiş olursa olsun, toplumsal bağlamdan kopuktur genelde. Hikâyeler güzeldir, kendini izletir ama izleyeni sarsan filme denk gelmek zordur bu dönemde. 80’lerde ortaya çıkan bilimkurgu sarsıcıdır, evet ama mevcut toplumdan kesitler göstererek sarsıcı olmayı başaran filmler pek yoktur artık. Öte yandan bu dönüşüm de toplumsal bir dönüşümle ilgili. Devrimin başlamadan bittiği, 1960’ların sonunda kabul edilmişti ama karşı kültür 70’ler boyunca etkisini sürdürdü.8 70’lerin sonundan itibaren ve 80’ler boyunca ise Batı dünyası –yani sosyalist olmayan ülkeler– muhafazakârların tahakkümündeydi. Film yapım şirketleri, senaristler ve yönetmenler de bundan etkilendi. Sonucun sansür veya otosansür olarak tezahür etmesi, pratikte bir fark yaratmadı. Yeni Hollywood bir dönemdi; geldi, geçti. Yeni Hollywood gibi saykodelik ve progresif rock da 60’ların sonuna doğru başlayıp 80’lerin başında bitmişti. 60’ların hippi filmleri bu saykodelik kültürün bir parçasıydı zaten. Ama Yeni Hollywood, saykodelik kültürü kısa sürede aşsa da onunla birlikte başladı ve bitti. Erkin Koray’ın tabiriyle o devirlerde uzayda hasıl olan elektrik belli ki müziğin yanında sinemayı da etkiledi; manyetik alan kaybolunca elektrik de gitti.9 Neyse ki Tarantino doğru zamanda, doğru yerdeydi.

Tarantino’nun sinema anlayışını Yeni Hollywood filmleri şekillendirmiş. Ama sanatsal inceliğiyle öne çıkan filmlerden çok çarpıcı sahneler, beklenmedik anda ortaya çıkan durumların yarattığı duygular etkili olmuş onun üzerinde. 1980’lerde, video kaset mağazasında çalışmaya başladıktan sonra da sinema anlayışı bu doğrultuda olgunlaşmış olmalı. Bazı filmlerin bazı sahneleri aklında yer etmiş ve bu sahneleri kendi zevkine göre, kendi seçtiği oyuncularla çekeceği günü beklemiş ve başarmış. Cinema Speculation’ı okumak, Tarantino’yla sinema üzerine muhabbet etmek gibi. Filmlerindeki eksantrik karakterler gibi bol küfürlü, çok iştahlı ve çok samimi bir üslup tutturmuş Tarantino. Onun çocukluk anılarının, sinemaya dair anılarıyla ve Amerika’nın o dönem geçirdiği toplumsal dönüşümlere dair bazı ipuçlarıyla iç içe geçtiğini görüyoruz kitabı okurken. Dolayısıyla, sinemaya dair bir anı kitabı olsa da her iyi eser gibi içeriğinden fazlasını anlatmayı başarıyor bu kitap. Örneğin bir çocuğun geleceğinin, o henüz doğmadan şekillendiğini anlıyoruz bir kez daha. Yeni Hollywood döneminin içine doğmuş, Hollywood’da film izleyerek ve senaryo yazmaya çalışarak çocukluğunu geçirmiş, hayatı sinemayla iç içe geçmiş bir insanın ileride yönetmen olması şaşırtıcı değil. Tarantino tabii ki iradesi ve özgün sinema anlayışı sayesinde başarılı bir yönetmen oldu ama herkes gibi, içine doğduğu şartlar tarafından şekillendirildi. Yani şaşırtıcı olan, Quint’in büyüyünce yönetmen olması değil, böyle bir yönetmen olması. Diyalektik bir mevzu... İçeriğinden fazlasını anlattığı gibi bir de ücretsiz eki var bu kitabın: Bir film listesi. Kitabı okuyan, bahsedilen onlarca filmden ilgisini çekenleri not edebilir, sonra da bunları izleyerek Yeni Hollywood’u bizzat keşfedebilir. Tarantino’nun sinema anlayışını daha iyi anlamak isteyenler ise Roger Avary ile birlikte sunduğu The Video Archives Podcast’i dinleyebilir.

1. Oldukça başarılı bir B film, dolayısıyla gayet gülünç bir film olarak Living & Dying, (yön. Jon Keeyes, 2007) örnek gösterilebilir. ABD’de televizyonda yayınlanması için çekilen ve aynı yıl DVD olarak da yayımlanan bu film sadece Türkiye’de sinemalarda gösterilmişti. Çünkü Tamer Karadağlı, Deniz Akkaya ve Yelda Reynaud yan rollerde yer almıştı.

2. Hatta Death Proof, slasher; Inglorious Basterds, Nazisploitation ve Django Unchained, blaxploitation türünde birer B film sayılabilir.

3. “Giallo” kelimesi İtalyancada “sarı” anlamına geliyor. 1920’lerde İtalya’da yayımlanan sarı kapaklı ucuz romanlar kısaca “Sarı”, yani “Giallo” olarak anılmaya başlıyor; sonra İtalyan yapımı düşük bütçeli filmler de böyle anılıyor. Bkz. “Giallo,” Wikipedia, 19 Eylül 2023. Hatta Ayhan Işık da üç Giallo filminde küçük roller almıştı: L’amico del padrino [Babanın Arkadaşı] (yön. Frank Agrama, 1972); Le amanti del mostro [Canavarın Sevgilisi] (yön. Sergio Garrone, 1974); La mano che nutre la morte [Ölümü Besleyen El] (yön. Sergio Garrone, 1974).

4. Bkz. Quentin Tarantino, Cinema Speculation (New York: Harper, 2022).

5. Monte Hellman’ın yönettiği acid western filmleri The Shooting (1966) ve Ride in the Whirlwind’de (1966) oyuncu ve yapımcı olarak Jack Nicholson’a rastlıyoruz örneğin. İkinci filmin senaryosu da Nicholson’a ait.

6. Örneğin The Wild Angels (yön. Roger Corman, 1966) ve Hells Angels on Whells (yön. Richard Rush, 1967).

7. Ünlü Alman büyüğü Sigfried Kracauer de böyle buyuruyor nitekim. Bkz. Kitle Süsü, çev. Orhan Kılıç (İstanbul: Metis, 2011); Caligari’den Hitler’e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi, çev. Ertan Yılmaz (Ankara: De Ki, 2011). Bununla beraber, içinden çıktığı toplumun hikâyelerini anlatan basit filmlerin bile o topluma dair bazı olguları açığa vurduğunu söylemek daha doğru olur. Örneğin Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı polis karakterinin ninjalarla mücadele ettiği filmler veya Yılmaz Güney’in rol aldığı yerli western filmleri, Türkiye toplumunun geçirdiği hangi dönüşümü yansıtmış olabilir? Bu filmlerin içeriği değilse de varoluş nedenleri hakkında düşündüğümüzde bazı toplumsal olgulara ulaşabiliriz ama: Demek ki Yeşilçam, Hollywood etkisi altındaydı; Amerikan filmlerinin yerli uyarlamalarını çekmek, galiba o filmleri Türkiye’de gösterime sokmaktan daha ucuza geliyordu ve birçok kişi de bu filmleri izliyordu. İşte toplumsal olgu.

8. ABD’li tarihçi ve “karşı kültür” kavramının mucidi Theodore Roszak, The Making of a Counter Culture: Reflections on the Technocratic Society and Its Youthful Oppisition (California: University of California Press, 1969) kitabında bu meseleyi çok güzel anlatır. Kitabın Türkçesi için bkz. Theodore Roszak, Bir Karşı Kültür Ansiklopedisi: Teknokratik Toplum ve Gençliğin Muhalefeti Üzerine, çev. Billur Karayalçın (İstanbul: Sub Press, 2017).

9. Roll dergisinin 8. sayısı için Serkan Seymen ve Derya Bengi ile 1997’de yaptığı söyleşide kullanmıştı Erkin Koray bu ifadeyi: “O devirlerde herhalde uzayda bir elektrik hasıl oldu, bütün dünyayı kapladı, biz de büyük bir şans eseri o elektriğe denk geldik. Şimdi gitti o elektrik.” “Nasıl bir şeydi bu?” sorusuna ise “Elektrik işte,” diye cevap vermişti Koray, “Manyetik bir alan. Hangi yıldızların bir araya gelmesinden oluştu, bilmiyorum. Ama o manyetik alan gitti. Bizim üzerimizden bile gitti.” Bkz. Serkan Seymen ve Derya Bengi, “Uzayda Bir Elektrik Hasıl Oldu,” 1+1 Express, 19 Eylül 2023.

Cinema Speculation, film, Hollywood, kitap, Murat Can Kabagöz, Quentin Tarantino, sinema