Billy Jack
Ekonomi Politiği
Monte Hellman
Yol hikâyeleri anlatan, ömrü yollarda geçen ama yolda kalan bir yönetmen Monte Hellman. Sadece sinema meraklılarının, daha doğrusu Hollywood sinemasının belli bir dönemine (yani Yeni Hollywood’a) derinlemesine merak duyanların bildiği yönetmenlerden.
Alman asıllı bir ailenin çocuğu olan Hellman, Stanford Üniversitesi’nde drama okuyor. Sonra University of California, Los Angeles’ta (UCLA) sinema okumaya başlıyor ama okulu bitirmiyor. Daha sonra Los Angeles’ta küçük bir tiyatro kumpanyası kuruyor ve Godot’yu Beklerken’i (1953) sahneliyor. Bu tiyatronun kullandığı salonun, yerine sinema salonu yapılmak üzere yıkılacağı anlaşılınca tiyatronun yatırımcılarından Roger Corman bunun bir işaret olduğunu, film yönetmenliğine başlaması gerektiğini söylüyor Hellman’a, 1959’da.
Yapımcı ve yönetmen Corman’ın B-filmlerin kralı olduğu, Yeni Hollywood’un en meşhur yönetmenlerinin ondan aldığı ilham ve yardımlarla mesleğe başladığı malum. Hellman da bunlardan biri. Peter Bogdanovich gibi o da Corman’ın yanında yönetmen asistanlığı ve kurguculuk yapmaya başlayıp zamanla yönetmenliğe geçiyor. Nitekim bu sayede, Yeni Hollywood öncelikle 1960’lar karşı-kültürünün bir tezahürü olarak ortaya çıkmadan önce, Corman’ın yönettiği The Terror (1963) çekilirken Jack Nicholson’la tanışıyor ki karşı-kültürün Hollywood’daki ilk temsilcilerinden birinin Nicholson olduğu da malum. 1964’te Nicholson ve Hellman, yapımcılığını Corman’ın üstlendiği aksiyon türündeki iki B-filmi birlikte çekmek için Filipinler’e gidiyor. Ama ikisinin sinema kariyerinin de saygın veya ciddiye alınır bir hâle gelmesi için iki yıl daha beklemeleri gerekiyor.
Filipinler’de edindikleri deneyimin ardından Nicholson ve Hellman yine Corman’ın yapımcılığında benzer şekilde iki film daha çekmeye karar veriyor. Yalnız bu sefer aksiyon değil western çekmek istiyorlar. Corman iki film için toplam 150.000 dolar öneriyor; o da, bütçe aşılırsa gereken parayı Nicholson ve Hellman’ın ödemesi şartıyla. Yani ikisi ortak yapımcı oluyor. Filmleri çekmek için 1965’te Utah çöllerine gidiyorlar ve altı haftada işi bitiriyorlar.
The Shooting, 1966,
kaynak: The Criterion Collection
Yapımı tamamlanan ilk film The Shooting (1966) oluyor. Senaryosu Carole Eastman’a ait (jenerikte adı Adrien Joyce olarak geçiyor). Filmde Warren Oates’un canlandırdığı Willet Gashade, kardeşi Coigne ve arkadaşları Leland ile Coley birlikte altın aramak için çölün ortasında küçük bir kamp kuruyor. Bir haftalığına şehre indikten sonra geri dönen Willet, Leland’ın gaipten gelen bir kör kurşun tarafından öldürüldüğünü, Coigne’un ise bir gün sabaha karşı gelip, atına atlayıp kaçtığını öğreniyor Coley’den. Willet kamptan uzaktayken, şehirde bulaştıkları bir bela yüzünden Leland’ın öldürüldüğünü, Coigne’un da kaçtığını düşünüyorlar ama olay esrarını koruyor. Onlar böyle düşünürken, dağlarla çevrili yollardan gizemli bir kadın (the woman) çıkageliyor. Bol paralı ve kibirli olan bu kadın ücreti mukabilinde Kingsley adlı kasabaya gitmesine yardım etmelerini istiyor kamptakilerden. Willet ve Coley gibi biz de kadının bir kelle avcısı (bounty hunter) olduğunu ancak tahmin edebiliyoruz; çünkü çok gerekmedikçe bu adamları muhatap almıyor. Yolculuk esnasında onları takip eden birinin olduğunu fark ediyorlar ve bir gece kamp kurduklarında bu kişi yani Nicholson’ın canlandırdığı Billy Spear onlara katılıyor. Meğer kadın uzaktan kendisine eşlik etmesi için bu usta ve acımasız silahşörü de istihdam etmiş. Yolculuk boyunca bu kurnaz kadın erkekleri birbirine düşürüyor; açlık ve susuzluk yüzünden atlar ölüyor; biz de etik sorularla boğuşuyoruz. Sonunda da kadının asıl amacının Kingsley’e gitmek değil Willet’ın kardeşi Coigne’nu yakalayıp öldürmek olduğunu anlıyoruz. Atlar ve Coley ölmüş ve geride kalanlar açlık ve susuzluktan mahvolmuş hâlde dağları aşmaya çalışırken yine Warren Oates’un canlandırdığı Coigne’u –aslında ilk defa– görüyoruz. Herkesin ölümüyle birlikte film sona ererken de “Başardılar mı?” diye soruyoruz. “Peki, ne pahasına?”
Utah çöllerinde çekilen ikinci film Ride in the Whirlwind (1966). Senaryo bu sefer Nicholson’a ait. Harry Dean Stanton’ın canlandırdığı Blind Dick liderliğindeki bir çete bir posta arabasını soyduktan sonra bir kulübede saklanıyor. İçlerinden biri de yaralı. Bu esnada sürülerinin başına geçmek için yolculuk yapan üç kovboy geceyi burada geçirmek istiyor. Kovboylardan biri olan Wes’i Nicholson canlandırıyor. İki tarafın da birbirine güvenmemesine rağmen kimsenin bela istemediği anlaşılınca geceyi huzur içinde geçiriyorlar. Lakin sabah erkenden şerif ve yardımcıları kulübenin civarını kuşatıp yaylım ateşine başlayınca işler değişiyor; çünkü şerif ve yardımcıları kovboyları da soyguncu sanıyor. Kovboylardan biri o esnada, kaçmaya çalışırken vurulup ölüyor; Vern ve Wes ise kaçmayı başarıyor. Bir çekirdek ailenin küçük çiftliğine sığınıp durumu anlatarak ahırdaki atları almak istediklerini söylüyorlar. Ancak zamanla işler karışıyor, şerif yardımcıları olaya tekrar dahil oluyor, Vern’le birlikte ailenin babası da ölüyor. En sonunda Wes kaçmayı başarıyor ama ne pahasına?
Ride the Whirlwind, 1966,
kaynak: The Criterion Collection
İzleyenleri varoluşsal ve etik sorular sormaya sevk edip yolculuğa (trip) çıkan insanların geçirdiği dönüşümü gösteren, üstelik acid western tarzının öncülerinden sayılan bu iki film, birkaç uluslararası festivale katılsa da 1968’e kadar ABD içinde bir dağıtımcı firma bulamıyor. Bu tarihten sonra ise gösterime girmeden televizyon kanallarına satılıyor.
*
Hellman’ın en meşhur ve en kült filminin 1971 yapımı Two-Lane Blacktop olduğunu söyleyebiliriz. Filmin çekilme nedeni aslında tamamen ticari kaygılara dayanıyor. Easy Rider’ın (1969) ticari başarısından etkilenen Universal Pictures para kazanmak için buna benzer bir filmi finanse etmeye karar veriyor. Düşük bütçeli ve bağımsız filmler yönetmekteki başarısından dolayı işi Hellman’a veriyorlar; Hellman da senaryoyu birlikte elden geçirmek için Nog (1968) adlı romanından etkilendiği Rudy Wurlitzer’i işe alıyor. Ortaya çıkan senaryonun Easy Rider’la tek ortak yanı ise hikâyenin yolda geçmesi.1
Müzisyen James Taylor’ın canlandırdığı şoför (the driver) ve The Beach Boys2 elemanlarından Dennis Wilson’ın canlandırdığı tamirci (the mechanic) modifiye edilmiş 1955 model Chevrolet 150’leriyle Amerika’yı turlayıp modifiyeli araçlar için otoyollarda yasadışı olarak düzenlenen yarışlardan kazandıkları parayla geçiniyor. Laurie Bird’ün canlandırdığı, otostop çeken kız da (the girl) bir noktada onlara katılıyor. Şoför ve tamirci filmin ana karakterleri gibi görünüyor ama asıl başrolün Chevrolet’ye verilmiş olduğunu söylersek abartmış olmayız. Zira bu 1955 model gaz tenekesi külüstür görünümünden beklenmeyecek kadar muazzam bir yarışçı. Çok iyi modifiye edilmiş, ağırlık yapmasın diye radyatörü bile sökülmüş. Konforlu olmadığı her hâlinden belli olan bu arabanın motor ve bagaj kaputları ise menteşeli değil; somunlarla karosere tutturulmuş. Sürekli yollarda olduğu için sık sık bakım yapılması ve benzin doldurulması gerekiyor. Bu da her benzin istasyonunda, iki kaputun da tamirci tarafından sökülmesi demek. Yani film boyunca –benzin istasyonlarındaki ve yarış pisti olarak kullanılan yolların etrafındaki insanların meraklı bakışları eşliğinde– arabanın sürekli sökülüp takılmasını izliyoruz. Şoför ve tamircinin gerekmedikçe konuşmadığını ayrıca belirtmek gerek. Protagonist onlar değil; Chevy.
Two-Lane Blacktop, 1971,
kaynak: The Criterion Collection
Yolculuk esnasında, modifiyeli bir Pontiac GTO kullanan biri (GTO) yani Warren Oates onlara musallat oluyor. Şoför ve Tamirci’nin aksine GTO epey konuşkan biri. Arabasına aldığı otostopçulara da önceden ayrıntılı bir şekilde yazmış olduğu hikâyesini anlatıp duruyor. Kore Savaşı’ndan döndükten sonra sıradan bir hayat yaşamak istememiş, test sürücüsü olmuş, bu arabayı da sahibine teslim etmeye götürüyormuş… Herkese aynı hikâyeyi anlatması ve konuşmaya bu hikâye dışında bir yön verilmek istendiğinde telaşlanıp söyleyecek bir şey bulamaması yalnız biri olduğunu gösteriyor. Zaten yollarda yalnız olmaktan başka bir seçenek mi var?
GTO, şoför ve tamirci zamanla bir nevi yoldaş hâline geliyor. GTO diğer ikisinin menajeri gibi davranıyor; böylece yarışlara girip para kazanıyorlar. Kız ise bu üç adamdan hangisiyle canı isterse onunla yakınlaşıyor. Sonunda da yol üstündeki bir restoranda gördüğü motorcu bir gençle beraber giderek bu tuhaf adamları terk ediyor.
Filmin son sekansında, yarışa başlamak üzere olan Şoför’le özdeşleşiyoruz. Arabanın sürücü koltuğundayız ve onun gözleriyle görüyoruz. Yarış başlıyor. Araba hızlanıyor, hızlanıyor… Yarış tüm hızıyla devam ederken ise film pelikülü yanmaya ve ekran kararmaya başlıyor. Pelikül yanınca film de bitiyor.
*
Hellman’ın dikkat çekici bir diğer filmi 1974 yapımı Cockfighter. Charles Willeford’ın 1962’de yayımlanan aynı adlı romanında uyarlanan film, horoz dövüşlerine tutkuyla bağlı olan, hatta hayatının amacı horoz dövüştürmek olan ve Warren Oates tarafından canlandırılan Frank Mansfield’ın hikâyesi. Frank evinden uzakta, bir karavanda yaşıyor. Hiç konuşmadığı ve insanlarla konuşmadan anlaşmayı ustalıkla becerdiği için başlangıçta onu sağır ve dilsiz sanıyoruz ama sonra bir flashback yardımıyla, konuşmaya tövbe ettiğini öğreniyoruz. Ateşli bir horoz dövüşü meraklısı olmanın yanında Frank kibirli ve geveze olduğu için kazanamayacağı bahislere giriyor. Bir turnuva öncesinde, havadan para kazanacağına emin olarak horozunu bir dövüşe sokuyor ama horoz yenilmekle kalmayıp canından da oluyor. Bu nedenle Frank turnuvaya katılamıyor. İşte o an gevezeliğine lanet edip “yılın horoz dövüşçüsü” madalyasını alana kadar hiç konuşmayacağına yemin ediyor.
Cockfighter, 1974,
kaynak: Film at Lincoln Center
Film boyunca Frank’in horoz dövüşleri uğruna karavanını kaybetmesini, aile çiftliğini satmasını, evlenme umuduyla yıllardır onu bekleyen sevgilisi Mary Elizabeth tarafından terk edilmesini seyrediyoruz. Ama –insana kahkahalar attıracak kadar ayrıntılı bir şekilde– horoz dövüşünün inceliklerini de görüyoruz. Etik gerekçelerden dolayı bu filmin günümüzde çekilmesi mümkün olmazdı; zira hikâye gereği birçok horoz dövüşüyor, yaralanıyor ve ölüyor. Evet, bu filmde birçok hayvana zarar verilmiştir. Hatta o zamanlar horoz dövüşü orada yasal olduğu için film Georgia’da çekilmiştir. Dövüşlerde ölen horozlar bir yana, Frank’in gereksiz bulduğu horozları öldürdüğünü de görüyoruz. Birinin kafasını baltayla kesiyor, diğerinin kafasını eliyle koparıyor. Yıllar sonra bir röportajda Hellman’a “Bu sahneler çekilirken Oates rahatsız olmadı mı?” diye sorulduğunda ise “Hayır” diye cevap veriyor Hellman. “Warren bir çiftlik çocuğuydu.”
Dövüşlere katılıp para biriktirmeye çalışırken Frank, Omar Baradinsky adında, bol paralı bir adamla tanışıyor. Frank tecrübesini, Omar da parasını ortaya koyuyor ve böylece ortak oluyorlar. Üstelik sonunda Frank o madalyayı kazanıyor. Bir önceki görüşmelerinden sonra yazdığı mektupta, kendisini anlaması için horoz dövüşlerini bir kere olsun izlemesi gerektiğini söylediği için Mary Elizabeth final maçına geliyor. Ama sonuçta bu işi tiksinç bulup Frank’e de tokadı basıp gidiyor. Bir yılın ardından ilk kez konuşan Frank ise “Beni seviyor” diyerek onun ardından bakakalıyor.
Sınırlı bir şekilde gösterime giren film ne seyircilerin ilgisini çekebiliyor ne de eleştirmenlerin. Yapımcı Corman’ın filmi tekrar kurgulayıp Born to Kill adıyla bir daha gösterime sokması da fayda etmiyor. 1970’lerde Corman’a zarar ettiren tek film olarak tarihe geçiyor Cockfighter ama Hellman’ın yönettiği, az bilinen kült filmlerden biri olarak da.
*
Hellman’ın yönettiği ve yönetilmesine katkıda bulunduğu toplam on altı film olsa da onu bir Yeni Hollywood yönetmeni hâline getiren filmlerin bahsettiğimiz bu dört film olduğunu söyleyebiliriz. Zira diğerleri ya kendi özgün üslubunu kazanmadan önce çektiği ya da başka yönetmenlerin başlayıp bitiremediği B-filmlerden ibaret. Bu dört film ise üslup ve temalarıyla bütünlük arz ettiği için Hellman’ın asıl filmografisini oluşturuyor.
The Shooting ve Ride in the Whirlwind yola çıkanları tüketen yolculukları anlatıyor. Yolculuklar tamamlanıyor ama yol boyunca hem maddi hem manevi olarak o kadar eziyet çekiliyor ki yolculukla birlikte yolcuların hayatı da sona eriyor. Ya yolcuların ölümüyle sona eriyor bu hayatlar ya da yolcuların o ana kadar oldukları kişi olmaları artık imkânsız hâle geldiğinde. Yola çıkan kişi yol bittiğinde ya hayatta olmuyor ya da artık başka biri olarak yaşamak zorunda kalıyor. Bu durum Two-Lane Blacktop ve Cockfighter için de geçerli. Ancak bu filmlerde yolculuk aslında tutkunun tezahürü. İnsanlar yaşama amaçları hâline getirdikleri bir tutku nedeniyle yollara düşüyor. Otomobil yarışı da olabilir bu tutku horoz dövüşü de… Her hâlükârda bu insanlar hayatlarının nereye savrulacağını, yolculuk boyunca neye dönüşeceklerini düşünmeden, bizatihi hayatları hâline gelmiş tutkularının peşinden gidiyor. Hatta bizatihi tutkularından ibaret oldukları bile söylenebilir. Bu tutkunun ve dolayısıyla yolculuğun ne zaman başladığı ve ne zaman biteceği önemli değildir. İnsan tutkusu sayesinde var olmuştur ve hayat da bu tutku nedeniyle çıkılan yolculukla özdeşleşmiştir. Dolayısıyla yolculuk ancak hayatla birlikte sona erebilir. Bu dört filmde de karakterlerin geçmişleri hakkında ya çok az şey ya da hiçbir şey bilmememizin nedeni zaten budur: Karakterler tutkularından ve yolculuklarından ibarettir. Geçmişte böyleydi, gelecekte de böyle olacaktır. Peki, bunların karşı-kültürle ne ilgisi olabilir?
Ne doğrudan ne dolaylı olarak politik bir içeriği olan bu filmlerin en çok da burjuva toplumuna yabancılaşmış ve kayıtsızlaşmış insanların ruh hâlini yansıttığı söylenebilir. Yolculuk temasının yine yolculuk (trip) olarak adlandırılan LSD deneyimini çağrıştıracak şekilde, yolcuları içine alarak dönüştürmesi de bu filmlerin temel karakteristik unsurlarındandır. Nitekim ilk iki filmin acid western tarzının öncülerinden olduğunu belirtmiştik. Ancak yolculuğun böylesi yolcuların kayıtsız olmasını gerektirir. Kayıtsızlık pekâlâ, yerine göre bir politik tutum olabilir; ancak toplum ve düzen bazı insanların kayıtsız kalmasına elverişli olduğu sürece. Bu filmler çekildiğinde, 1942–1972 yıllarını kapsayan, ABD’nin ekonomik büyüme ve refah devleti dönemi devam ediyordu veya henüz sona erdiği için değişim tam olarak hissedilemiyordu. Belki de bundan dolayı karakterler kimseye aldırmadan, toplumu dönüştürmeye çalışmadan, yaşam biçimleriyle yeni bir kültürün temellerini atma iradesinde de bulunmadan, sadece kendi yollarında ilerlemeyi seçebildi.
Road to Nowhere, 2010,
kaynak: IMDb
Hellman’ın sinema kariyeri de böyle tutku dolu bir yolculuk aslında. Zaten bizzat kendisi bu filmlerde –öyle veya böyle– kendi yolculuğunu anlattığını söylüyor. Çektiği son filmin adının Road to Nowhere [Hiçbir Yere Varmayan Yol] (2010) olması da bu durumun kesin bir tezahürü. Bir yönetmenin hem başrolü verdiği kadın oyuncuya hem hikâyeye hem de sinemaya olan tutkusu yüzünden çıktığı dolambaçlı yolu anlatan film içinde film içinde film… Bu film gösterime girdikten sonra yapılan bir röportajda kendisine sorulan “Bundan sonra nasıl bir film çekmeyi düşünüyorsunuz?” sorusuna verdiği cevap da Hellman’ın ömür boyu yolda olmak istediğini gösteriyor: “Şimdiye kadar hangi filmi çektiysem yine onu çekeceğim.”3
1. Yine aynı kaygıyla Universal, Easy Rider’ın çekim ve montaj aşamasında herkesi canından bezdirdiği için kimsenin birlikte çalışmak istemediği Dennis Hopper’ın bir sonraki filmi The Last Movie’yi (1971) finanse etmiş; ama bu avangart film ticari açıdan bir fiyaskoya neden olmuştu.
2. Bir dönem Charles Manson’la da yolları kesişen, 1960’ların ünlü Amerikalı rock grubu.
3. Gerçi Hellman başka film çekemeden, 2021 yılında, 91 yaşında vefat etti ama yolculuğu zihninde hep sürdürdüğü anlaşılıyor. Ayrıca, Quentin Tarantino’nun ilk filmi Reservoir Dogs’un (1992) baş yapımcısının da –bizzat Tarantino’nun teklifi üzerine– Hellman olduğunu belirtmek gerek. Kaynaklar için bkz. “Monte Hellman” Wikipedia, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; “The Shooting”, Wikipedia, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; “Ride in the Whirlwind”, Wikipedia, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; “Two-Lane Blacktop”, Wikipedia, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; “Cockfighter”, Wikipedia, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; Ronald Bergan, “Monte Hellman Obiutary”, The Guardian, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; Steven Gaydos, “How Monte Hellman Beat the Devil: An Appreciation”, Variety, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025; Roel Haanen, “Obsessed with a Movie: Monte Hellman”, The Flashback Files, erişim tarihi: 25 Temmuz 2025.
