Monte Hellman
Ekonomi Politiği
Billy Jack
Yeni Hollywood’un istismar filmleri (exploitation movies) içinde Tom Laughlin’in yazıp yönettiği ve başrolde oynadığı Billy Jack serisinin ayrı bir yeri var gibi görünüyor. Zira dört filmden oluşan seri motorcu ve kovboy filmlerimden hippi karşı-kültürüne, kuşak çatışmasından erkek-egemen kültüre, tecavüzden polis şiddetine, burjuva düzeninin ikiyüzlülüğünden politik yozlaşmaya ve hukukun kör noktaları sayesinde yaptıkları yanlarına kalan suçlulara kadar istismar edilmedik vaka bırakmıyor.
İlk film The Born Losers (1967), bir motorcu filmi için hayli derin bir hikâyeye sahip ve motorcu filmlerinin doğası gereği “aslında” bir kovboy filmi. Yarı-Amerikan yerlisi bir yeşil bereli Vietnam gazisi olan Billy Jack savaş esnasında Amerikalıların haksız olduğunu anlamış, döndükten sonra da California’nın taşrasında yerliler için ayrılan bir “rezervasyon” alanında yaşamaya başlamıştır. Ancak The Born Losers [Doğuştan Kaybedenler] adlı motorcu çetesi gelir gelmez kasabanın huzurunu kaçırır. Kırmızı ışıkta beklerken çete lideri bir otomobil sürücüsüyle kavga etmeye başlar (Kavganın başlamasına neden olan, motorcular değildir). Ne kırmızı ışıkta bekleyen diğer araç sürücüleri ne de dayak yiyen adamın sığınmak istediği restoranın sahibi adama yardım eder. İşte o anda, alışveriş için kasabaya inen Billy Jack duruma el koyar. Adama, polise telefon etmesi için bozuk para verir ve motorcuları tüfeğiyle hizaya getirir. Polisler geldiğinde ise Billy de motorcularla beraber tutuklanır, üstelik onlardan daha fazla ceza alır! 1.000 dolarlık kefaletini ödemek için cipini satmak zorunda kalır. Çünkü sivil vatandaşlara silah çekmiştir ve kanunları korumak meşru şiddet tekeline sahip olan polislerin işidir.
Çete lideri bir başka sahnede, babasından dayak yiyen bir genci kurtarıp çeteye alır. Kuşak çatışmasının görüldüğü, hâkim kültürün karşı-kültüre yenildiği bir andır bu. Etraftaki seksi kızlar da motorcuları ilgiyle izleyip onlarla “takılma”nın ne kadar keyifli olabileceğinden bahseder. Ancak film, motorcuları özgürlük savaşçıları olarak resmetmez. İlerleyen günlerde motorcular kaçırdıkları dört kıza tecavüz eder. Kızların üçü kasabanın sakinidir, diğeri zengin bir ailenin motosikletle gezen kızı Vicky. Motorcuların niyeti onu “mama” yaparak çeteye dahil etmektir, tıpkı çetedeki diğer kadınlara vaktiyle yaptıkları gibi. Mama olmak çetedeki erkeklerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak yani onların cariyesi olmak anlamına gelir. Çetedeki mamalardan birinin yardımıyla Vicky kaçmayı başarır, polis de tecavüz vakalarını öğrenir. Çete üyelerinin ceza alması için tek gereken bir tanıktır. Ama bu gibi durumlarda kimsenin tanıklık etmediğini, çünkü diğer çete üyelerinin tanıklara bir şekilde zarar vereceğini herkes bilir. Kızların üzerinde, tanık olmaları için ahlaki bir baskı vardır. Peki, bu ahlakın icra ettiği hukuk tanıkları koruyabilecek midir? Hukuk koruyamazsa onları Billy Jack korur. Bu ise filmde de dile getirildiği gibi bir başka soruyu beraberinde getirir: Herkes eline silah alıp kanunları kendisi uygulamaya kalkarsa hukuktan söz edilebilir mi ve bundan da öte, iyi ve kötüden, haklı ve haksızdan bahsedilebilir mi? İşte bir istismar filminden beklenmeyecek derinlikte sorular.
Bir diğer ahlaki ikilem, hastanede yatarken Vicky’nin hissettiklerinde gizlidir. Hemşire ona çok şefkatli davranır. Vicky ise bu şefkatin ardında asla toplumun “sıradan” fertlerinden biri olamayacak insanlara yani düşmüşlere duyulan acıma duygusunun ve onlardan olmadığı için “sıradan” insanın hissettiği minnet duygusunun yattığını anlar. Ardından savcı ve polisler onu tanık olmaya ikna etmek için gelir. Mahkeme iki gün sonra yapılacak, o zamana kadar Vicky bir motelde koruma altında kalacaktır. Sonra tabii ki motorcular kızı kaçırır, Billy Jack de hapkido1 ustalığı sayesinde onu kurtarır. Ancak motorcular sırayla bütün kızları tanıklık etmemeleri için tehdit eder; Billy Jack ile Vicky’yi de ertesi gün birlikte kaçırırlar.
Tecavüze uğrayan kasabalı üç kızdan birinin annesi, olay ortaya çıktığından beri savcıya ve polislere kızın tanık olacağını söyler. Ancak daha sonra bu kız ve annesiyle savcı karakolda tekrar bu konuyu konuşurken kız tanık olmaktan vazgeçer; çünkü ona tecavüz edilmemiştir. O kendi isteğiyle adamlarla birlikte olmuş ve bundan zevk almıştır. Hatta olay açığa çıktıktan sonra da iki kez çetenin kaldığı motele gizlice gidip onlarla tekrar birlikte olmuştur. Çünkü bu adamlar burjuva annesinin tiksindiği her şeydir! İşte hâkim kültürün karşı-kültüre yenildiği anlardan biri daha. Neticede ise polisin korkaklığına rağmen diğer kızları kurtaran Billy Jack olur.2
Billy Jack henüz sinemada belirmemiş Dirty Harry gibi bir kabadayıdır (vigilante). Ama onun gibi muhafazakâr değildir. Aksine, yakında hippi gençleri toplayıp bir komün kuracaktır.
*
İkinci film olan Billy Jack’te (1971) Billy, hayat arkadaşı olduğunu anladığımız Jean’le birlikte, yerlilerin “rezervasyon” alanında Özgürlük Okulu adında alternatif bir okul kurmuştur. Bu okula ailesinden şiddet gördüğü için evden kaçan, hâkim kültüre uyum sağlamak istemeyen, karşı-kültür mensubu gençler ve yerliler katılır. Şerif de onlardan yanadır ama kasabanın eşrafından, yozlaşmış ve politik nüfuz sahibi Posner ailesi Billy ve okulunun karşısındadır. Sürekli onları taciz edip dururlar. Ancak Jean ve Billy pasifisttir. Bu pasifizmin nedeni ise hem politik ve ekonomik güçten yoksun olmaları hem de Billy’nin dini inançlarıdır.
İlk filmde yarı-Amerikan yerlisi, Vietnam gazisi ve hapkido ustası olduğunu öğrendiğimiz Billy’nin aynı zamanda yerel bir dini lider, bir nevi şaman olduğunu da görüyoruz ikinci filmde. Yerli dedesinin yardımıyla Billy içsel bir yolculuğa çıkıyor, kendini keşfediyor, şiddete meylinin zayıf noktası olduğunu fark ediyor. Vietnam’da yaşadıklarıyla birlikte bu durum, pasifizminin bir nedenini oluşturuyor. Pasifizmden kasıt, Posner ailesinin taciz, tahrik, aşağılama ve okul faaliyetlerini sabote etme çabalarına Billy’nin silahla değil hapkidoyla karşılık vermesi. Okuldaki öğrencilerden biri kaçırıldığında, okula zarar verildiğinde veya etrafı kötü adamlarla sarıldığında Billy’nin yapacağı bellidir: Çizmelerini ve çoraplarını çıkarıp herkesi hapkidoyla haklamak. Böylece Billy hem kötüleri etkisiz hâle getirmiş oluyor hem de yaptığı nefsi müdafaa olduğu için kanunen suçlu durumuna düşmüyor. Bu da pasifizmin ikinci nedeni. Çünkü Billy silahla karşılık verirse hapse atılacak, bu sayede de Posner ailesi okulun arazisini yasadışı bir şekilde ele geçirmeyi başaracak. Dövüş sahneleri ise gerçekten incelikli. “Bir adam silahlı on adamı nasıl tek başına dövüyor?” diye sormamıza gerek kalmıyor; yani Billy bir adamı döverken diğerleri sırasını beklemiyor. Jackie Chan’in dövüş sahnelerini hatırlatan, başarılı bir koreografi var ortada.
Billy Jack’in Dirty Harry gibi muhafazakâr olmadığını söylemiştik, ama Jack Kerouac gibi muhafazakâr olduğunu söyleyebiliriz. Filmin başlarında, şerif yardımcısının kızı Barbara’nın vaktiyle San Fransisco’ya gidip hippilere katıldığını ama hamile kalıp geri döndüğünü görüyoruz. Birlikte olduğu erkeklerin sayısını bilmediğini, dolayısıyla kimden hamile kaldığını da bilmediğini söylüyor. Anlattığına göre hippiler onu serbest aşk (free love) ilkesiyle kandırmış, hamile kaldığında da kimse sorumluluk almamış. Bunları duyunca babası kızı evden atıyor. Buraya kadar yaşananlar Dirty Harry ahlakına uygun. Kötü ve ahlaksız hippiler kızı kirletir; geleneksel ahlaka sahip, iyi baba ise duygusal tepki vererek bu günahkârı hanesinden kovar. Ancak Billy dışarıda baygın yatan kızı bulup Özgürlük Okulu’na alacaktır. Kıza bir kötülük yapacağı endişesiyle, şerifin de onayını alarak babasına haber vermez. Zaten okul “rezervasyon” alanında olduğu için polisin oraya girme yetkisi de yoktur. Bir süre sonra Barbara bir kaza sonucunda düşük yapar. Onun okulda yaşadığını ve işlediği günahın sembolü olan çocuğunu kaybettiğini öğrenen baba ise kızını “kurtarma”ya çalışır. Ne var ki Barbara okulda kalmak ister. Çünkü burada şekillenen kültür ne burjuva kültürü gibi despot ve ikiyüzlü ne de hippilerinki gibi sorumsuz ve dejeneredir. Asıl karşı-kültür Navajo kabilesinin topraklarında, Amerika’nın bağrında yaşanmaktadır. Zaten Billy Jack’i Dirty Harry’den ayırıp Kerouac’a yaklaştıran da budur.
Amerikan karşı-kültürünün bir aşaması olan Beat Kuşağı ve hippilerin Doğu dinlerine olan ilgisi malumdur. Bunun nedeni modern devletin hayatın her alanına nüfuz etmeye çalışması ve hâkim kültürün sahtekârlığıdır. Burjuva devletinden ve kültüründen kaçan Beat Kuşağı, Doğu dinlerinin de etkisiyle hippiliği doğurmuş, Kerouac ise karşı-kültürü zihninde yarattığı o eski Amerika’da aramaya koyulmuştur; modern devletin henüz taşraya hâkim olmadığı, insanların hayatlarına ve emeğinin ürünlerine yabancılaşmadığı, kapitalizmin yozlaştırmadığı Vahşi Batı’da. Yıllar süren yolculukları sonucunda Kerouac hayalindeki Amerika’yı bulamadığı için huysuz, Katolik bir alkoliğe dönüşmüştü. Billy Jack ise karşı-kültürü Vahşi Batı’da bulmuş görünüyor ama kovboyların değil Kızılderililerin arasında. Hatta okuldaki gençlerle ateş başında yaptığı bir ayin esnasında diyor ki: “Beyazlar zihni açmak için uyuşturuculara ihtiyaç duyar; çünkü onlar öteki dünyanın bu dünya olduğunun farkında değildir.”
Billy Jack beyazlardan daha erdemli olsa da daha güçlü değildir. Bernard Posner’ın oğlu Stuart, Jean’e tecavüz eder; okulun öğrencilerinden bir yerli genç, Posnerların elinde ağır işkencelere maruz kalır. Şerif yardımcısı da kızını almak için her türlü zorbalığı yapar. Artık hapkidoyla karşılık vermek, zorbalığa karşı en iyi cevabın insanın kendisi olmaktan vazgeçmemesi olduğunu öne sürmek saflık olacaktır. Bu aşamada Jack yerli bir şaman olarak değil Vietnam gazisi bir beyaz olarak karşımıza çıkar; karşı-kültür, hippi ve kovboy türleri arasında gezinen film de bir intikam filmine (revengeamatic) dönüşür. Sam Peckinpah filmlerindeki şiddeti anımsatan epik işkence, tecavüz ve silahlı çatışma sahneleri de Billy Jack serisinin her şeye rağmen istismar türünün içinde kaldığını bize hatırlatır. Sonuçta Billy Jack tutuklanır ama haklı olduğu ortaya çıktığı için pazarlık yapmasına da izin verilir. Hapse girecektir, fakat dava basına yansıyacağı için bütün ülke Özgürlük Okulu’ndan ve onu kuranlara yapılan zulümlerden haberdar olacaktır.
*
Her şeye rağmen ilk iki film istismar türünü aşma eğilimindeki saygın örnekler olduğu hâlde serinin üçüncü filmi The Trial of Billy Jack (1974), ikinci filmin şiddet seviyesi yükselmiş bir taklidi olmaktan öteye gidemiyor. 170 dakikalık bu filmin başında Billy Jack dört yıllık mahkûmiyetin ardından Özgürlük Okulu’na dönmek üzere hapisten çıkıyor. Bir yandan da son birkaç yılda üniversite öğrencilerinin düzenlediği Vietnam Savaşı karşıtı gösterilerde asker ve polislerin uyguladığı şiddet hatırlatılıyor. Böylece Billy hapisteyken Özgürlük Okulu’nun karşılaştığı zorbalıklar –haklı olarak– devlet şiddetiyle özdeşleştiriliyor. Olay örgüsü ise önceki filminkiyle aynı: Yerel polisi arkasına alan yozlaşmış kasaba eşrafı ve yardakçıları (yani beyaz adam veya the man) Özgürlük Okulu’nda yaşayanları ve yerlileri taciz eder. Billy her vakadan sonra kötü adamları bir güzel döver ama kötülüğün seviyesi bir aşamadan sonra dayanılamayacak kadar artınca bu sefer silaha sarılıp kanunların sağlayamadığı adaleti sağlar (Bu noktada intikam ile adalet iç içe geçer).
Bu filmin ikinci filmden tek önemli farkı, Billy’nin içsel yolculuğunu ayrıntılı bir şekilde ve uzunca göstermesidir. Bu yolculuk sekansında vücudunu tamamen kırmızıya boyayıp yerli kıyafetleri giymiş olan Billy, ruhundaki iblislerle yüzleşmek için kutsal bir mağaraya girer. Başına ne gelirse gelsin korkmaması gerekir. Yeterince sabretmeyi başarırsa iblisler ona biat edecektir. Yarasa ve yılanların suretinde görünen iblisleri atlattıktan sonra ise karşısına bütün vücudu maviye boyanmış bir başka Billy çıkar. Billy’nin karanlık tarafıdır bu. Eğer nefsini terbiye etmeyi başarırsa bu mavi Billy ona doğru yolu gösterecektir. Ardından kırmızı Billy, psychedelic bir efekt olarak karşımıza çıkan baş iblisle yüzleştikten sonra mağaradan ve transtan çıkar. Kâh ürpertici kâh gülünç olan bu sekans Tarkan filmlerindeki Goşa’yı hatırlatıyor. Filmin sonunda da Billy kötü adamlarla –yine Peckinpah filmlerini hatırlatan– amansız bir silahlı çatışmaya giriyor ve muhtemelen tutuklanıyor.
Serinin son filmi Billy Jack Goes to Washington’da (1977) ise Billy senatör olarak karşımıza çıkıyor; yani kasabadaki değil sistemin kalbi olan Washington, D.C.’deki kötü adamlarla mücadele ediyor. Billy’nin yaşadığı eyaletin senatörlerinden biri aniden ölür. Ancak önceden belirlenen bir bölgede yeni bir nükleer santral kurulması için yasa tasarısının Senato’dan geçmesi gerekir. Eyaletin diğer senatörü, Billy’nin amcasının vaktiyle çok yakın arkadaşı olan Joseph Paine’dir. Boşalan koltuk Paine aracılığıyla Billy’ye teklif edilir, çünkü politikayla ilgilenmediği bilinir. Üstelik onun sayesinde parti gençlerin ve düzen karşıtlarının da desteğini kazanacaktır. Bu şekilde tasarı sessizce yasalaştıktan sonra Billy’nin senatörlüğü bırakması sağlanacak, başkentte işler eskisi gibi devam edecektir. Ancak planlananlardan haberi olmayan Billy, santral yapılması düşünülen yerde bir gençlik kampı açılmasını öneren yasa tasarısını Senato’ya sununca işler değişir. Bu sefer hapkidodan ziyade hukuki kurnazlıklar yardımıyla mücadele etmesi gerekecektir. Birdenbire biten filmin sonunda Billy hukuken başarılı olamasa da herkes onun haklı olduğunu kabul eder.
İstismar, aksiyon ve politik gerilim tarzları arasında gezinen bu filmin bütün eksikliklerine rağmen akıcı olduğu ve serinin bütün filmleri gibi etik değerleri savunduğu söylenebilir. Üstelik üçüncü film gibi absürt de değil. Ancak Yeni Hollywood’un saygın kült eserlerinden olan ilk iki filme sonraki iki ucuz filmin eklenmesi, serinin değerini gerçekten düşürüyor. Neyse ki Tom Laughlin para bulamamış da aklındaki diğer devam filmleriyle TV dizisini çekememiş. Yoksa bütün seri Kemal Sunal’ın oynadığı Şaban filmlerine dönebilirdi.3
*
Laughlin’in böyle eksantrik filmler çekmesinin nedeni, galiba onun da eksantrik ve idealist biri olması. Zira 1954’te evlendiği ve Billy Jack filmlerindeki Jean karakterini canlandıran eşi Delores Taylor’la birlikte 1961’de Özgürlük Okulu’nu andıran bir anaokulu açıyorlar. 1965’te iflas eden bu okulun öğrencilerin biri Marlon Brando’nun oğlu Christian Brando. İlerleyen yıllarda Laughlin analitik psikolojiyle ilgili kitaplar yazıyor ve aile içi şiddet alanında danışmanlık yapıyor. Hatta ABD başkanlığı için 1992’de Demokratların, 2004’te Cumhuriyetçilerin, 2008’de tekrar Demokratların aday adayı oluyor.
1. Savunmaya dayanan, Kore kökenli bir dövüş sanatı.
2. Filmdeki olaylar 1 Mayıs 1964’teki İşçi Bayramı kutlamalarında Hell’s Angels üyelerinin Monterey, California’da işlediği suçlara dayanıyor. O tarihte Hell’s Angels’ın bütün ABD’de sadece 85 üyesi olduğu ve bu suçları aslında işlemediği, önemli gazete ve dergilerin olayları abartması sonucunda çetenin ülke çapında meşhur olup sonradan bu kötü şöhreti hak ettiği ise ayrı bir konu. Hunter S. Thompson, Hell’s Angels: A Strange and Terrible Saga of the Outlaw Motorcycle Gangs (New York: Random House, 1967). Türkçesi için bkz. Cehennem Melekleri: Kanunsuz Motosiklet Çetelerinin Tuhaf ve Korkunç Efsanesi, çev. Taylan Taftaf (İstanbul: İthaki Yayınları, 2021).
3. İşin ilginç yanı, Umudumuz Şaban (yön. Kartal Tibet, 1979) gerçekten de Billy Jack Goes to Washington’ı biraz andırıyor. Belki de filmin senaryosu yazılırken Billy Jack’ten esinlenilmiştir.
