Monte Hellman
Tecrit Üzerine
Kişi toplumun bir parçası olduğu için kişisel sorunlar da toplumsal sorunların birer parçasıdır; ancak gündelik hayat pratikleri –veya hayat gailesi– bu durumun açıkça görülmesini engelleyebilmektedir. Bir yılı aşkın bir süredir mustarip olduğumuz salgın hastalığın yayılmasını engellemek için alınan absürt tedbirler ise kişisel ve toplumsal sorunların iç içe olduğunu hiç olmadığı kadar açık bir şekilde göstermektedir. Peki, bu sorunlar nelerdir?
Toplumsal sorunların toplamının adı kapitalizm, kişisel sorunların toplamının adı tecrittir; çünkü kapitalizmin değişen koşullara uyum sağlayarak işleyebilmesi için gereken siyasi iktisat, toplumun çoğunluğunu çok çalışıp geçimini kıt kanaat sağlayabilmeye veya işsizliğe, şanslı bir azınlığı ise az çalışıp –kimi zaman da hiç çalışmayıp doğru insanlarla tanışarak– zengin olmaya mahkûm etmektedir. İkinci kesim için ortada bir sorun yoktur; fakat birinci kesim resmi olarak yıllar önce emekli olmuş olsa da emekliliğinin ilk gününden itibaren daha az para için daha çok çalışmaya, istisnalar hariç her gün çalışmaya mahkûmdur. “Herkes doktor, mühendis olacak diye bir şart yok; memlekete çöpçü de lazım, işçi de lazım” önermesi geçerlidir; ancak çoğunlukla zenginler ve üniversite mezunu kalem efendileri (plaza çalışanları, bakanlıkların uzman yardımcıları) tarafından dile getirilmektedir. Bunun nedeni bu kişilerin çalıştığı kampların koşullarının, çöpçü ve işçilerin çalıştığı kampların koşullarından daha iyi olmasıdır. Kalem efendilerinin mesai saatleri daha kısa ve sabittir, diğer kesimin hayal dahi edemeyeceği ölçüde ücretli izin hakları vardır ve ücretleri çok daha yüksektir; ancak toplumun çoğunluğu gibi onlar dahi çalışma kampının mahkûmlarıdır, çünkü bizatihi var oluş biçimleriyle geçimlerini sağlayamamakta, örneğin sırf kendi ihtiyaçları için tarım yapmamakta veya herhangi bir eşya üretmemekte, ücret karşılığı birtakım angaryaları yerine getirmektedirler. Nitekim beden ve zihin emeğini sermaye karşısında aynı konumda kılan da bu durumdur. Büyük sermaye sahibi olmayan herkes hayatının büyük bir kısmını kiralamaya mahkûmdur; ancak eğlence sektörü, bu sektörün sunduğu hizmetlerden istifade edebilecek gelire sahip olanlar için düzenin bir çalışma kampı düzeni olduğunu unutturmaktadır. Eğlence sektörü sayesinde mahkûm, hayatının çalışmaktan ibaret olmadığını, çalışarak kazandığı para sayesinde özel hayatını finanse ettiğini zannetmektedir.1
Devletin meşru şiddet tekelini kullanma hakkına sahip İslamcılar tarafından salgın hastalığın yayılmasını önleme bahanesiyle eğlence sektörünün büyük ölçüde tasfiye edilmesi, hem düzenin bir çalışma kampı düzeni olduğunu hem de siyasi iktidarın ideolojik ve ekonomik niteliklerini aşikâr kılmıştır: Büyük şehir mütegallibesi (burjuvazi), ekonomik iktidarını korumak için siyasi iktidar üzerindeki haklarından feragat etmiştir ve tutumu değişmemektedir.2 Kaldı ki bu durum Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren böyledir; çünkü bu mütegallibe, maddi imtiyaz ve teşviklerle büyük ölçüde devlet tarafından oluşturulmuştur. Nitekim devletin bir demokratik burjuva devleti değil azgelişmiş burjuva devleti olagelmesinin en önemli nedenlerinden biri de budur.3 Sonuç olarak hiçbir hukuki veya geleneksel denetime (dernekler, sendikalar, basın) tabi olmayan siyasi iktidar her istediğini gerçekleştirebilmektedir. Örneğin kamu sağlığının tehlikede olduğunu iddia ederek eğlence sektörünü tasfiye edebilmektedir ve böylece, kültürel hegemonyasını kuramadığı büyük şehirleri taşraya dönüştürebilmektedir. Evet, artık büyük şehirler ile taşra arasında neredeyse fark kalmamıştır; zira büyük şehirler imkân ve tesadüf üretme kabiliyetlerini kaybetmektedir. Büyük şehir farklı kültür, coğrafya ve toplumsal sınıfların içinde doğmuş insanları gelişmiş ticaret ağının yarattığı ekonomik imkânlar sayesinde bir araya getirebildiği için taşradan farklıdır. Kalabalık büyüdükçe imkânlar ve ihtimaller de artmaktadır. Bu imkân ve ihtimallerin artmasında eğlence sektörü de etkili olmaktadır ki zaten büyük şehri taşradan ayıran en belirgin özelliklerden biri eğlencedir. İçimizdeki Şeytan (1940) romanında Sabahattin Ali’nin başka bir bağlam dahilinde vurgulamış olduğu gibi:
“İstanbul’dan ayrılmak istemiyoruz, fakat senede kaç defa kütüphaneye gideriz? Üç beş cadde ile bir o kadar kahveden başka ne biliriz? Fikir hayatı, fikir hayatı diyoruz… En kabadayımız bile gevezelikten başka ne konuşuyor? Kahve münakaşalarıyla zihnimizi inkişaf ettirdiğimizi sanmakla pek akıllıca bir iş yaptığımıza kani değilim… Bizi buraya asıl bağlayan bir alışkanlıktır… Biz burada maksatsız yaşamayı ve boş beyinle dolaşmayı tatlı bir meşgale hâline getirmek yolunu keşfetmişiz. Hepimizi İstanbul’a bağlayan sadece bu… Burada insan, kafasını zerre kadar işletmeden, mütefekkir bir kimse olduğuna inanmak ve buna başkalarını da inandırmak imkânına malik… Bu şehrin ve buradaki muhitlerin dayanılmaz cazibesi işte bundan ibaret!..”4
Ancak, taşra halkı gibi, büyük şehirde yaşayan ama sigortasız ve geçici işlerde ömür boyu çalışmak zorunda olan ilkokul mezunları gibi yine büyük şehirde yaşayan yüksek lisans ve doktora mezunu, vasıflı insanlar da artık eğlenceden mahrumdur. Üstelik sokağa çıkma yasağı nedeniyle işyerinden doğruca eve gelmek zorundadırlar, yani beden ile zihin emeğinin sermaye karşısında aynı konumda olduğu bir kez daha anlaşılmıştır: Kampın işlemesi için herkes, kimi bedeniyle kimi zihniyle, sürekli çalışmak zorundadır. Ancak, orta yaşı geçkin insanlar için ölüm riski oluşturan bu “ağır grip” salgınının yayılmaması için alınan tedbirler nedeniyle birçok insanın işsiz kaldığı, işsiz kaldığı hâlde daha şanslı olanların ise devletten ayda 1.000 lira civarında bir maddi yardım aldığı da bilinmektedir. Bu da demektir ki kampın yeni koşullarda işleyebilmesi için bazı mahkûmların tasfiye edilmesi gerekmiştir. Daha doğrusu, kampın yeni koşullarda işleyebilmesi amacıyla içindeki bazı tesislerin kapatılması, bunun sonucunda da bazı mahkûmların sokağa atılması gerekmiştir. Diğer bir deyişle, siyasi iktisat uğruna sokağa atılan insanlara yenileri eklenmiştir. Bu, toplumsal bir sorundur. Sokağa atılan insanlar, yaşamlarını istedikleri şekilde yönlendirmekten yoksundur; dolayısıyla başka birinin hayatına mahkûm olmuşlardır. Kaldı ki bu durum çalışma kampı mahkûmları için de geçerlidir. Hayatları değil kaderleri vardır. Bu da toplumsal bir sorundur. Ancak kalabalığın arasına girip birinin anlattıkları dinlendiğinde karşılaşılacak olan, kişisel sorundur. Peki, içine doğduğu çevre ve şu ana kadar karşılaştığı insanlar nedeniyle öteden beri topluma yabancı kalan bazı insanların kişisel sorunları toplumsal sorunların şimdiki hâliyle iç içe geçtiğinde ne olacaktır?
Boris Pasternak’ın meşhur Doktor Jivago (1957) romanının karakterlerinden Pavel “Paşa” Pavloviç Antipov, gençliği imparatorluk rejiminin son yıllarına denk gelmiş bir sosyalisttir. Bolşevik değildir; muhtemelen, o sıralarda aktif olan ve toplumsal karşılıkları da olan, Rusya’ya özgü sosyalist partilerden birini desteklemektedir. Antipov sosyalistlerin, iktidarı bir halk devrimi aracılığıyla ele geçirmesi gerektiğini savunur; ama devrimci faaliyetlere devam etmektense çocukluk aşkı Larisa “Lara” Fyedorovna Gişar ile evlenip taşraya yerleşmeyi ve öğretmenlik yapmayı tercih eder. Ancak bir çocukları olsa ve aradan yıllar geçse de Lara tarafından sevildiğine bir türlü emin olamaz, kendini Lara’ya bir türlü layık göremez. Kendisiyle acıdığı için evlendiğini düşündüğünden, Lara’yla konuşmaz olur. Paşa artık Lara’nın gözüne girebilmek için mesleğinde ilerlemeye çalışmaktadır. Evde olduğu vakitlerde odasından nadiren çıkar. Sürekli okuyup yazar. Edebiyat öğretmeni olduğu hâlde matematik ile pozitif bilimlerde de epey yetkinleşir ve okulda bu derslere girmeye de başlar. Fakat bu başarıların Lara tarafından takdir edildiğini göremeyince ondan daha da uzaklaşır. Tam da bu sıralarda I. Dünya Savaşı başlayınca, Rusya’nın bu savaşa katılmasına karşı olduğu ve mesleği gereği askerlikten muaf olduğu hâlde, savaş kahramanı olarak evine, Lara’ya geri dönebilmek için gönüllü olarak orduya katılır. Paşa, hırsı nedeniyle ordu içinde ünlenir; ama bir muharebe esnasında yaralanıp Almanlara esir düşer. Lara da dahil hemen herkes onun öldüğünü sanmaktadır; ama o, devrim olunca, iç savaşa katılmak için Rusya’ya döner. Hâlâ Bolşevik değildir ve partiye de üye olmamıştır; ama devrimi savunduğu için Bolşeviklerle işbirliği yapar ve siyasi komiser olarak iç savaşa katılır. Adı artık Strelnikov’dur. Bu ad, “ateş etmek” anlamına gelen strelt sözcüğünden türetilmiştir ve “ateş eden”, “nişancı”, “tetikçi” gibi bir anlamı vardır. Antipov bu adı boş yere benimsememiştir; çünkü hâlâ Lara’yı sevmekte ve onun sevgisini kazanmış bir kahraman olarak evine dönmek istemektedir. Bu uğurda da ismiyle müsemma bir caniye dönüşür; Beyazlara yardım ettiği iddia edilen köyleri, halkıyla birlikte yakmaktan çekinmez. Sadece Beyazlar değil Kızıllar dahi korkudan gelen bir saygıyla ve dolayısıyla tiksintiyle anmaktadırlar onu. Gerçi romanda böyle bir sahne yoktur; ama romana büyük ölçüde sadık kalınarak çekilen filmde Strelnikov, Beyazlara at veren bir köyün yakılmasını emretmiştir. Köy yakılmıştır ama daha sonra, Beyazlara yardım edenin başka bir köy olduğu, bu köyün boş yere yakıldığı anlaşılmıştır. Strelnikov’un cevabı gayet rasyoneldir: “Bir köy ihanet etti ve bir köy cezalandırıldı. Maksat hasıl oldu.”5 Ancak maksadın hâsıl olması, yani Bolşeviklerin iç savaştan galip olarak çıkması Strelnikov için iyi olmaz; çünkü işlediği savaş suçları nedeniyle Bolşeviklerin de tepkisini çekmiştir ve hâlâ parti üyesi değildir. Üstelik üç yıllık savaşın ardından görece hukuki bir düzen tesis edip halkın güvenini kazanmak gerekmektedir. Bunun için bazı insanların cezalandırılması gerekir ve Strelnikov da bunlardan biridir. İdam edileceğini öğrenince Lara’yı bulmak için taşraya kaçar; kısa bir süre sonra ise hem onu bulamayacağını hem de Bolşeviklere yakalanacağını anlayıp intihar eder. Ama başından beri bilmediği bir şey vardır: Lara onu gerçekten sevmektedir ve her iki savaşa da kahraman olmak için gittiğini bilmektedir. Üstelik onun ölüp ölmediğinden emin olabilmek için gönüllü hemşire olarak, I. Dünya Savaşı esnasında o da orduya katılmıştır. Hakikat böyle olsa da sonuçta Antipov’u Strelnikov’a dönüştüren, hayatın dışında kaldığını, kendisini seven bir kişinin bile olmadığını hissetmesidir; yani adalet kisvesinde bir intikam ihtiyacı…
Kişinin, kendisini seven bir kişinin bile olmadığını ve hiçbir zaman da olmayacağını düşünmesi, bu düşüncenin gerçeği yansıtıp yansıtmadığından bağımsız olarak kişisel bir sorundur. Pekâlâ zengin biri de böyle düşünebilir; ama farklı yerler görmek ve farklı insanlar tanımak için daima para gerektiğinden, dar gelirli ve hiç geliri olmayan insanların böyle düşünme ihtimali çok daha yüksektir. Yüksek öğrenim (lisans, yüksek lisans, doktora) mezunu olduğu hâlde dar gelirli olan veya hiç geliri olmayan insanların ise kendilerini topluma daha da yabancı hissetmeleri muhtemeldir; çünkü bu kişiler, kendilerinden beklenen toplumsal rollere bürünmedikleri veya bürünemedikleri gibi aldıkları eğitim ve zaman içinde olgunlaşmaya başlayan siyasi görüşleri nedeniyle toplumun mitlerine inanmaz hâle gelmiştir. Yani mevcut şartlar altında, içinde bulundukları çaresizlikten kurtulma ihtimalleri olmadığı gibi teselli olmalarını sağlayacak hikâyelere de inanmamaktadırlar. Diğer bir ifadeyle, iktidara hangi parti gelirse gelsin, ayrıntılar dışında hiçbir şey değişmeyecek, çekilen çilelerin hesabı da ahirette sorulmayacaktır. Bütün bunlara ek olarak, kapitalizmin öyle veya böyle işlediği her yerde, toplumsal ilişkilerin özünü meta ile paranın mübadelesi oluşturduğu için insan ilişkileri de öz itibarıyla mübadeleye indirgenmiştir.6 Bir insandan dostluk veya bunun ötesinde bir sevgi talep edebilmek için hem sahip olunan sevginin muhatap alınan kişide bir karşılığının olması, hem de o insanla tanışabilmek veya birlikte vakit geçirebilmek amacıyla gidilmesi gereken yerlere –yani Sabahattin Ali’nin bahsettiği kahvelere– gidebilmek için yeterli miktarda paranın olması gerekmektedir; yani bu kişide muhatap aldığı kişinin maddi servetinin bir karşılığı olmalı, muhatap alınan kişide de diğerinin sevgisinin bir karşılığı olmalıdır. “… seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bir talihsizliktir.”7
Parasız, yalnız, parasız olduğu için ayrıca yalnız, içinde yaşadığı ve parçası olduğu toplumun değer yargılarının faşizmden ibaret olduğuna kanaat getirmiş, siyasi olarak temsil edilmediğini ve bunun aslında mümkün de olmadığını düşünmekle beraber entelektüel seviyesinin toplumun çoğunluğundan yüksek olduğunu da bilen biri, içinde bulunduğu bunalımdan yani tecritten nasıl kurtulabilir? Üstelik tecrit artık kamu sağlığı adına norm hâline gelmişken… Üstelik sadece düzeni işletenlere değil bizatihi düzene muhalif olan ve bunu açıkça ifade eden herkes kanun namına tecrit edilirken… Bu kişi, fiziksel varlığını sürdürmekte olsa da toplum ile etkileşim hâlinde olmadığı –mübadele sürecinde yer almadığı, piyasada, dolaşımda olmadığı– için, geçirdiği bir kazadan dolayı yıllardır komada olan birinden çok da farklı değildir. Öyleyse bu şartlar altında bu kişinin üç seçeneği olduğu söylenebilir: 1) Fiziki varlığına son vermek; 2) toplumsal yaşama dâhil olarak benliğine son vermek; 3) toplumu içinde kendisi olarak yaşayabileceği bir hâle getirmek. İlk iki seçenek kişinin öyle veya böyle kendinden vazgeçmesi anlamına gelirken, sadece üçüncü seçenek bu kişiye kendisi olarak yaşama imkânı sunmaktadır; fakat bunun için görüşleriyle uyumlu ve iktidara gelmesi kuvvetle muhtemel bir siyasi akıma dahil olması gerekecektir. Bu siyasi akımın kitlesi mevcut olsa da kendisi mevcut değildir ve yakın gelecekte ortaya çıkacağa da benzememektedir. Ancak sözgelimi ortaya çıktığında, bu akımın üyeleri özgürlük, eşitlik ve adalet adına mı iktidara gelmek isteyecektir; yoksa sırf hayatın nesnesi değil de öznesi olma arzusuyla, o ana kadar hissetmiş oldukları yabancılığın verdiği öfkeyle mi? Antipov sırf eşinin sevgisini kazanabilmek için Strelnikov’a dönüşebildiyse tecritten kurtulup kendi hayatına kavuşmak isteyen kişilerden oluşan bir topluluğun neler yapabileceğini düşünmek gerekir.
{fola içindeki imge: National Renewable Energy Lab (CC BY-NC-ND 2.0)}1. Henri Lefebvre; Nazi Almanya’sında kurulan konsantrasyon kamplarındaki maddi koşulların işçi mahallelerinin koşullarıyla benzerliğini ve bu kamplarda yaşanan gündelik hayatın işleyiş itibarıyla kampın dışındaki gündelik hayatla aynı olduğunu vurgulamaktadır. Bkz. Henri Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi – I, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2012).
2. Bu durum, 1848’de cumhurbaşkanı seçilen Louis-Napoléon Bonaparte’a destek veren Fransız burjuvazisinin durumuyla benzerdir: “Fransız burjuvazisi, sınıfsal konumu itibarıyla, bir yandan her türlü parlamenter gücün, dolayısıyla kendisininkinin de yaşamasının koşullarını ortadan kaldırmaya, diğer yandan parlamenter güce düşman olan yürütme gücünü karşı konulmaz kılmaya mecbur bulunuyordu.” Karl Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i, çev. Tanıl Bora (İstanbul: İletişim Yayınları, 2020), 87–88.
3. Bkz. Sevan Nişanyan, “Burjuva Devletinin Sorunları ve T.C. Devleti,” Birikim (Haziran-Temmuz 1979): 33–46.
4. Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018), 136.
5. Doctor Zhivago, yön. David Lean (1965; Metro-Goldwyn Mayer, Carlo Ponti).
6. Bkz. Karl Marx, 1844 El Yazmaları, çev. Murat Belge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018); Ferdinand Tönnies, Cemaat ve Cemiyet, çev. Emre Güler (İstanbul: VakıfBank Kültür Yayınları, 2019).
7. Marx, age, 153.