Peter Bogdanovich,
Targets, 1968,
kaynak: Turner Classic Movies (TCM)
Yeni Amerikan Sinemasının
Ekonomi Politiği
Yeni Hollywood’un Manifestosu: Targets

Yeni Hollywood’un 1967’de Arthur Penn’in Bonnie and Clyde ve Mike Nichols’ın The Graduate filmleriyle başladığı söylenir: İlki, anti-kahramanların hikâyesini onlarla empati kurmaya müsait bir şekilde, üstelik o zamana dek Hollywood yapımlarında rastlanmayan şiddet sahneleri eşliğinde anlattığı, ikincisi ise Jean-Luc Godard’ın tekniğinden etkilendiği ve güya burjuva dünyasına yabancılaşmayı ele aldığı için. Şüphesiz ki Yeni Hollywood’un 1967’de birdenbire ortaya çıktığı söylenemez. Roger Corman’ın yönettiği 1966 yapımı The Wild Angels bile tek başına Hollywood’da yeni bir dönemin başlayacağının habercisidir. Bonnie and Clyde elbette Yeni Hollywood elementleri barındıran bir filmdir, eser miktardaki Godard etkisi nedeniyle The Graduate da öyledir. Ancak bana kalırsa Yeni Hollywood’un manifestosunu ortaya koyan ve böylece bu dönemi başlatan asıl film Peter Bogdanovich’in yönettiği ilk film olan 1968 yapımı Targets’tır.

The Wild Angels’ın çekimlerinde Corman’ın asistanlığını yapan Bogdanovich filmin birçok sahnesini çekmiş, hatta senaryonun büyük bir kısmını da yazmıştı. Nitekim Bogdanovich’in üstün performansından dolayı Corman, yönetmenlik yapması için onu teşvik etmişti. İşte bu teşvikin sonucunda ortaya çıkan film Targets oldu. Bir yanıyla Eski Hollywood’un en meşhur korku filmi yıldızlarından Byron Orlok’un (Boris Karloff) Yeni Hollywood’u doğuran toplumsal şartlar nedeniyle sinemayı bırakmak istemesinin hikâyesi olan film, diğer bir yanıyla da bu şartların bir kısmını gözler önüne seriyor. Bu yeni şartlar ise Bobby Thompson (Tim O’Kelly) tarafından temsil ediliyor. Orlok’un protagonist, Thompson’ın antagonist olduğu düşünülebilir, ancak tam tersi de geçerli olabilir. Durumu hikâye ve arkasındaki nedenlerle birlikte anlamaya çalışalım. 

Corman ilk filmini çekmesi için Bogdanovich’e yardım etme sözü vermiştir, ancak prensip icabı kısa sürede işi bitirmesi, yaklaşık yüz otuz bin dolarlık bütçeyi aşmaması ve kendisini zarara sokmaması şartıyla. Karloff’un Corman’a iki günlük çalışma borcu olduğundan Bogdanovich filmde onu kullanacaktır. Hakları Corman’da olan, Karloff’la Jack Nicholson’ın birlikte rol aldığı, Edgar Allen Poe öykülerinden ilhamla yazılan, Napoléon Savaşları devrinde geçen gotik korku filmi, 1963 yapımı The Terror’dan yirmi dakikalık görüntü kullanılacaktır. İki gün boyunca Karloff’la yirmi dakika daha çekilecek, diğer oyuncularla da kırk dakikalık görüntü çekilince yeni bir hikâye, kurgu ve başlıkla yeni bir gotik korku filmi ortaya çıkacaktır. Ancak The Terror’ın taşıma sırasında hasar görmesinden dolayı yirmi dakikalık görüntü kullanılamayacağı en başından belli olmuştur. Zaten Bogdanovich ve eşi Polly Plat böyle gotik korku filmlerinin artık hiç etkileyici olmadığını, hatta gülünç olduğunu düşünmüş, 1966’da Teksas Üniversitesi’ndeki yaylım ateşi vakasının ve toplumda yeni belirmeye başlayan bu gibi şiddet olaylarının çok daha korkunç olduğuna karar vermiştir. Geriye Corman’ın itiraz etmeyeceği yeni bir film yaratmak kalmıştır.

Targets, The Terror’ın açılış sekansıyla başlar; yani kısa bir süre için bir Eski Hollywood filmi izleriz. Sonra ışıklar yanar. Bir gösterim odasında, başrolde Orlok’un oynadığı son filmin izlendiğini anlarız. Orlok, Karloff için otobiyografik bir roldür. İngiltere’den Amerika’ya göç etmiş, Slavik bir sahne adı benimsemiş, Eski Hollywood’un korku filmlerinde oynayarak efsane hâline gelmiş bir aktör... Zaten Orlok adı da Nosferatu’daki (yön. F.W. Murnau, 1922) Kont Orlok karakterinden ilhamla verilmiştir. Film bitip ışıklar yanınca Orlok, yapımcının yeni film önerisini geri çevirerek emekli olmak istediğini söyler. Az önce izledikleri filmin gala gecesinin düzenleneceği arabalı sinemada sahne almak da istemez. Bogdanovich’in canlandırdığı genç auteur yönetmen Sammy Michaels da oradadır. Yazdığı yeni senaryodaki başrolü Orlok’un canlandırmasını ister. Sonra binanın önünde asistanı Jenny’yle (Nancy Hsueh) birlikte arabaya binmek üzereyken Orlok’u bir tüfeğin dürbününden görürüz. Eski Hollywood hedeftedir. Dürbünün ardında ise bir silah mağazasında, satın alacağı yeni tüfeği deneyen Thompson vardır. 

Bobby Thompson, 1 Ağustos 1966’da annesini ve eşini öldürdükten sonra Teksas Üniversitesi’nin ana binasındaki seyir terasına çıkıp, doksan altı dakika boyunca insanlara ateş eden Charles Whitman’dan ilhamla yaratılan bir karakterdir.1 İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’de yaşanan refah yıllarında (1946–1964) doğan kuşaktan olduğu anlaşılmaktadır; yani o bir boomer’dır. Bir sigorta şirketinde beyaz yakalı olarak çalışır, evlidir ama anne ve babasıyla birlikte iki katlı bir banliyö evinde yaşar, Ford Mustang’e biner. Akşamları ailesiyle birlikte televizyon izleyen sıradan, zararsız, hatta sıkıcı biridir. Tek sıra dışı alışkanlığı silah kullanmaktır; zira babası bir silah meraklısıdır. İkisi evin bahçesinde atış talimleri yapar. Konuşmalarından da bazen ava çıktıkları anlaşılır. Ancak babası bahçede hedef olarak kullandıkları bira tenekelerini yerden alırken Bobby tüfeğin namlusunu ona çevirir ve uzunca bir süre o vaziyette kalır. Hedefte eski kuşağın değer yargıları ve gençlere bıraktıkları dünya vardır: Savaş nedeniyle artan refah dolayısıyla okuldan sonra kısa sürede bulunan saygın meslekler, cinsel ahlak anlayışı yüzünden mecburen erken yaşta yapılan evlilik ve ızgara planlı banliyölerdeki tek tip evlerde ömür boyu yaşamak. Para vardır ama huzur yoktur. Üstelik para da sadece borçlanmak içindir. Düzenin temsilcisi baba bu yüzden hedeftedir. Ama çocuğun henüz tetiği çekecek cesareti yoktur. Babası yerden kalkınca namluyu kendisine doğrulttuğu için oğluna kızar. Bobby de panikle cevap verir: “Nişangâh açısına bakıyordum da…”

Orlok gala gecesine katılmayı kabul etmemiş, ömrünün geri kalanını huzur içinde yaşamak için memleketi İngiltere’ye dönmeye karar vermiştir. Kaldığı lüks otel odasında Jenny onu vazgeçirmeye çalışsa da Orlok’un kararı kesindir. Jenny otelden ayrılınca sıra, kariyerindeki ilk atılımı, yazdığı senaryodaki başrolü Orlok’un almasına bağlayan Sammy’ye gelir. Sammy körkütük sarhoş vaziyette otel odasının kapısını çaldığında Orlok gençliğinde rol aldığı bir siyah beyaz filmi içki eşliğinde televizyondan izlemektedir.2 İkisi filmi izlerken Sammy yönetmenin hikâye anlatmayı iyi bildiğini söyler. Biz de geçmişte rol aldığı filmler sayesinde Orlok’un, Sammy için ilham kaynağı olduğunu fark edip gururlandığını düşünebiliriz. Çok geçmeden Sammy yazdığı filmde rol almayı kabul etmesi için Orlok’a ısrar etmeye başlar ve aktörlüğü neden bırakmak istediğini sorar. İhtiyar aktör artık modasının geçtiğini düşünür. Eski devirden herkes ölmüştür, o da kendini bir dinozor gibi hissetmektedir. Marx Kardeşler güldürürdü, Garbo ağlatırdı, Orlok da çığlık attırırdı. Şimdi ise onun filmleri yapmacık olarak nitelenmektedir. Orlok “Benim korku anlayışım artık korkunç değil” diyerek Sammy’ye bir gazete uzatır. Biz de Sammy’nin gözünden sürmanşeti görürüz: “SÜPERMARKETTE ALTI KİŞİYİ ÖLDÜREN GENÇ” Orlok’a göre artık kimse boyalı bir canavardan korkmaz. Kendisinin oynadığı filmlerdeki canavarlar, vampirler, hortlaklar artık korkunç değil gülünçtür. Artık korkunç olan gündelik hayatın ta kendisidir. Orlok artık anakroniktir. Sammy de aynı fikirdedir. Viktoryen bir kötü adam karikatürü yerine gerçek bir karakter yazdığı için, onun bu yeni filmde rol almasını ister. Sonra da gitmek üzere kalkar ama yere yığılıp sızar. Orlok, Sammy’yi yatağa götürür, sonra kendisi de sızmak üzere olduğunu fark edip onun yanına uzanır. Sabah olduğunda ise fikrini değiştirip gala gecesine katılmaya karar verir.

Galanın düzenleneceği günün sabahı Thompson da kararını vermiştir. O günün sonunda öldürüleceğini veya tutuklanacağını bildiği için, annesini ve eşini öldüreceğini bildiren bir mektup yazıp planını gerçekleştirmeye başlar. Babası sabah işe gittiğinden onu öldüremez ama önce eşini, sonra annesini öldürür. Silah seslerini duyduğu için, eve siparişleri getiren bakkal çırağını da öldürmek zorunda kalır. Sonra da bir silah mağazasına gidip babasının hesabına veresiye alışveriş yapar. Yüklü miktarda silah ve cephanelik aldığı için dükkân sahibi “Galiba yine babanla ava çıkacaksın” der. Bobby de bunu onaylar. Ama dükkân sahibi bir şeyden şüphelenmez. Yasal bir dükkân işletmektedir ve her zamanki gibi yasal bir alışveriş yapılmıştır. Silah ve cephanelik alışverişinin yanında yiyecek bir şeyler de alan Bobby işlek bir otoyolun kenarındaki bir yakıt deposu tankının üstüne çıkar. Piknik yapar gibi yiyecek, içecek, silah ve mermileri yanına serdikten sonra keskin nişancı tüfeğini kurar. Bir yandan yiyip içerek yoldan geçen arabalara nişan alıp ateş etmeye başlar. Nişan alınan kişilerden kimi kurtulur, kimi vurulur. Silah seslerinin tankın üstünden geldiğini fark eden bir işçi yukarı çıktığında Bobby onu da vurarak öldürür. Yakalanmayı geciktirmek için ise yer değiştirmeye karar verip gala gecesinin düzenleneceği arabalı sinemaya gider. 

Orlok’un son filmi The Terror gösterilmeye başladıktan sonra Bobby sinema perdesinin arkasına yerleşip bu sefer duran arabaların içindeki insanlara ateş etmeye başlar. Birkaç kişi ölünce diğer seyirciler durumu fark edip birbirini uyarır. Tepede bir keskin nişancı olduğu artık bilinmektedir. Yine telaşa kapılan Bobby makinisti de öldürür. Orlok, Jenny ve Sammy sinemaya geldiğinde işler çoktan karışmıştır. Polisler etrafı çevirdiğinde ise Bobby açık arazi içinde bir köşeye sinmiştir. Onun nerede olduğunu fark eden Orlok baston yardımıyla, olabildiğince hızlı yürüyerek yaklaşır ve bastonuyla eline vurarak silahı düşürür. Ardından ona birkaç tokat atar. Bunun üzerine korkuyla yerde oturup büzülen Bobby’ye şaşkınlık ve özgüvenle bakan Orlok “Korktuğum şey bu muydu yani?” diye sorar kendine. Kelepçelenip götürülürken Bobby ise “Neredeyse hiç ıskalamadım, değil mi?” diye sorar polislere.

Neticede sembolik olarak “sapkın gençliğin” geleneksel değerleri temsil eden eski kuşak tarafından hizaya getirildiğini söyleyebiliriz. Karşı kültürün, dolayısıyla Yeni Hollywood’un etkin olduğu dönem boyunca muhafazakârların siyasi iktidarını koruduğunu, bu dönem sona erince de Ronald Reagan’ın başkan seçildiğini düşünürsek, bunun gerçekçi bir yorum olduğunu da söyleyebiliriz. Keza 1980’lerden itibaren Amerikan sinemasının aldığı biçimi düşünürsek de… Bu açıdan bakıldığında filmin senaristleri Bogdanovich ve Plat’in toplumsal dönüşümün sadece mevcut halini değil, varacağı sonucu da doğru anladıkları görülür; eğer bu bir aşırı yorum değilse. Ama daha da önemlisi, Targets’ın Yeni Hollywood’un manifestosunu açıkça ortaya koyan ilk film olmasıdır. Bu manifesto filmin teknik özellikleriyle ilgili değildir. Zaten filmin teknik açıdan avangart bir niteliği yoktur. Hatta çekim yöntemi bakımından Targets bir B filmdir. Yakıt tankı üstünde çekilen sahne de gerekli izinler alınamadığı için gerilla yöntemleriyle, yasadışı ve sessiz olarak çekilmiş, sesler montaj esnasında eklenmiştir. Manifesto ise Orlok’un repliğinde gizlidir: Artık korkunç olan, vampirler, canavarlar değil gündelik hayatın ta kendisidir. Bununla beraber, Thompson’ın cinayetleri işlemesinin ardındaki motivasyonun pek iyi ortaya konduğu söylenemez. Gerçi kendisi de bunun farkında değildir. Sadece eşine “Aklımda tuhaf fikirler var” diyebilmiştir. Önce Orlok’a, sonra da babasına doğrulttuğu tüfeği sonunda ateşlemesiyle de bu fikirler kuvveden fiile çıkmıştır. Biz, savaş sonrası Amerikan burjuva toplumunun değerleri ve rutinlerinden bunaldığı için onun bu cinayetleri işlediğini ancak tahmin edebiliriz. Dolayısıyla Bobby tek boyutlu bir karakterdir. Peki, Orlok çokboyutlu mudur? Corman’ın finanse ettiği, çok kısa sürede “kotarılan”, yeni bir yönetmenin ilk filmi olarak Targets etkileyicidir, hatta Bonny and Clyde ve The Graduate’la kıyaslandığında Yeni Hollywood’u başlatan asıl filmin bu olduğu söylenebilir. Ancak protagonist ve antagonist, karakterlerinin farklı boyutları ve geçmişleriyle birlikte ele alınsaydı, örneğin Orlok üzerinden sinema sektörünün dönüşümü gösterilseydi, Bobby de bir Vietnam gazisi olsaydı, asıl manifesto işte o zaman yazılmış olurdu.

1. Üç erkek kardeşten biri olan Charles Whitman’ın anne ve babası Katoliktir. Babası hem Whitman’a hem de annesine sıkça fiziksel ve psikolojik şiddet uygular. Ayrıca silahlara ve avcılığa meraklı olan baba, üç oğluna da silah kullanmayı öğretir, çocuklukları boyunca onlarla ava çıkarak kamp yapar. Whitman’ın yaşıtlarına göre yüksek bir IQ seviyesinde olduğu o daha çocukken anlaşılır. Babasının uyguladığı şiddetten bıktığı için liseyi bitirdikten hemen sonra deniz piyadelerine katılıp on sekiz ay görev yapar. Özellikle keskin nişancılıkta üstün başarı gösterir. Girdiği sınavlar neticesinde Teksas Üniversitesi’nde ordu hesabına makine mühendisliği okumaya başlar. Mezun olunca subay olarak göreve başlayacaktır. Bu esnada evlenir. Çevresinde başarılı ve iyi bir insan olarak bilinse de arkadaşları bazen dehşet uyandırıcı sözler söylediklerini belirtmiştir. Öte yandan ders notları sürekli yükseldiği hâlde ordu tarafından yeterli bulunmadığı için üniversiteden alınıp “lance corporal” rütbesiyle askeri hizmete sokulur. Daha sonra da kumar oynadığı ve arkadaşlarına faizle borç verdiği için ordudan ihraç edilir. Aynı üniversitenin başka bir bölümünde okumaya ve çeşitli işlerde çalışmaya başlar. Zaman zaman da şiddetli baş ağrılarından dolayı doktora gider ve ilaç kullanır. 1 Ağustos 1966’da annesini ve eşini bıçakla öldürdükten sonra Teksas Üniversitesi’nin seyir terasına çıkıp polisler tarafından öldürülünceye kadar, doksan altı dakika boyunca ateş ederek eşi ve annesi dahil on yedi kişinin ölümüne sebep olur. Bıraktığı mektuplarda eşini ve annesini çok sevdiğini, bu hastalıklı toplumda daha fazla acı çekmelerini ve işleyeceği cinayetlerden dolayı utanmalarını önlemek için onları öldürdüğünü yazmıştır. Otopsi sonucunda Whitman’ın beyninde tümör olduğu anlaşılmıştır. “Charles Whitman”, Wikipedia, erişim tarihi: 9 Nisan 2025.

2. Söz konusu olan, Karloff’un rol aldığı ve Howard Hawks’ın yönettiği 1931 yapımı The Criminal Code filmidir.

Amerikan sineması, film, gündelik hayat, Murat Can Kabagöz, Peter Bogdanovich, Roger Corman, sinema, suç filmi, Targets, Yeni Hollywood