Pratik Üzerine

Meşhur kitabı Mekânın Üretimi’nde (1974) Henri Lefebvre’in öne sürdüğü tez açıktır: Bir alan, kullanılış biçimiyle tanımlanır ve bu tanım sayesinde mekân olma ehliyetini kazanır. Onu mekân kılan adı değil, içinde veya üzerinde gerçekleşen pratiklerdir. (Sözgelimi genişçe bir arazi üzerine kondurulmuş birtakım mimari yapıların toplamına üniversite adını vermek, üniversite kurmak değildir.) Bir alanın mekân olma süreci ise üç veçheye ayrılır: mekân temsili, temsil mekânı ve mekânsal pratik. Mekân temsili, iktidarın tasavvurundaki ideal mekândır. Ama iktidar burayı ne amaçla tasarlamış ve inşa ettirmiş olursa olsun, inşaatla beraber iktidar da biter, daha doğrusu el değiştirir. Çünkü dışarıdan bakıldığında görülür ki verili tanımından bağımsız olarak boş bir alandır orası ve insanlarca şekillendirilir, belli amaçlar için kullanılır ve bu sayede tanımlanarak o pratiklerin mekânı hâline gelir. O insanların gerçekleştirdiği fiiller, orası kamusal bir alan olduğu için temsil edilmiş olur; alan da bu sayede o temsilin mekânı olur. Tabii bu temsil de bizatihi mekânsal pratiktir. Bu üç veçheyi sırasıyla, tasarlanan, algılanan ve yaşanan olarak adlandırmak da mümkündür. İktidar –yani özne– bir şey tasarlar ama bu iktidarca nesne olarak görülenler aynı zamanda birer özne olduğundan bu tasarıyı kendilerince yorumlayarak hareket eder ve iktidarın alanını, kendi mekânları hâline getirirler. Süreç üç veçheden oluşur; çünkü diyalektiktir. Öyleyse bu üç veçhe, bir kere daha yeniden adlandırılabilir: tez, antitez ve sentez.1 Yani pratik, teoriyi belirler. Bu da demektir ki varlıkların –ve tabii insanların ve bundan dolayı da insanlığın– aşkın bir özü yoktur. Esas olan, varlığın tanımı değil pratikte ne işe yaradığıdır. Tanım ile pratik çelişiyorsa, tanım söylemden ibarettir, iktidar kurmanın bir aracıdır. Bilindiği gibi bu düşünce biçimi materyalist felsefenin alametifarikasıdır. Nitekim Lefebvre bir Marksisttir.

Bir başka meşhur kitapta, 1844 El Yazmaları’nda Karl Marx paranın insanları kendi karşıtlarına dönüştürerek insanlar arasındaki ilişkileri ve dolayısıyla gündelik hayatı nasıl dönüştürmekte olduğundan bahsederken, materyalist felsefenin olguları algılayış biçimini açıkça gösterir. Shakespeare ile Goethe’den yaptığı bazı alıntılara atfen der ki: Bilimsel araştırma yapmaya yeteneğim varsa ama araştırmayı finanse edecek param yoksa, araştırmayı yapamam; dolayısıyla bu araştırmayı yapmaya yeteneği olmayan birinden hiçbir farkım yoktur, dolayısıyla yeteneğim de yoktur. Ancak bilimsel araştırma yapmaktan hiçbir şekilde anlamayan biri, parası varsa, bu araştırmayı finanse edebilir. Araştırmanın tamamlanmasını sağladığı için de böyle bir araştırmayı yapma yeteneği olanlardan farksızdır; öyleyse onlar kadar yeteneklidir. Veya topal bir adam böyle bir fiziksel engeli olmayan biri kadar hızlı yürüyemez; ama yeterince parası varsa, arabasına yirmi dört adet at koşabilir ve böylece, engelli olmayan kişiden çok daha çabuk varabilir gideceği yere. Engelli olmayan birinden çok daha çabuk hedefine varabiliyorsa da topal olmasına imkân yoktur. Veyahut çirkin bir adam, yeterince parası varsa ve tabii doğru kişiyle muhatap olmuşsa, çok güzel bir kadını satın alabilir. Çirkin bir adamın o kadında uyandıracağı tiksintiyi uyandırmıyorsa da çirkin değildir.2

J. Arch Getty’nin Stalinizm Hükmederken adlı kitabını, bunları akılda tutarak okumakta fayda var. Yazarın bu kitap dahilindeki önermesi: “Stalinizm, sosyalizmin pratikteki tezahürlerinden biri değil, Rusya’ya özgü, ayrı bir yönetim biçimidir. Stalin, Rusya’yı –ve Sovyetler Birliği’nin tamamını– başına buyruk bir şekilde değil, toplumun kolektif hafızası ve kültürel sermayesi öyle gerektirdiği için, Rusya’yı yönetmenin başka yolu olmadığı için o şekilde yönetmiştir.”3 İlk bakışta bir Stalinistin kaleminden çıkmış, devlet terörünü meşrulaştırmak için bahane arayan bir önerme gibi görünüyor bu. Öyle olup olmadığını anlamak için bazı örneklere göz atalım.

16. yüzyılda Moskova Knezliği’nin başına geçen ve “Korkunç” lakabıyla da anılan IV. İvan, boyarların yani Moskof aristokratlarının, yönetimde haddinden fazla söz sahibi olduğunu düşünür. Ama onları katledemez, çünkü o takdirde gelenekten kopacak ve meşruiyetini yitirecektir. Bundan dolayı yetkilerinden feragat eder, herhangi bir boyar olarak bir çiftliğe yerleşir, sonra da herhangi bir boyar olarak, evvelce gözüne kestirdiği diğer boyarları öldürmeye başlar. İşler uzayınca, diğer boyarlar istikrarın sağlanması için IV. İvan’a biat eder ve İvan tekrar çar olur. Bu olaydan bağımsız olarak, ama yine az önce andığımız gelenekten dolayı, o dönemin toplumundaki suçlular veya suçlu olduğu düşünülen kişiler cezalarını tek başına çekmez. Ailelerinin bütün fertleri ve onlarla iyi ilişkiler içinde olan herkes aynı cezaya çarptırılır. Buna da kolektif sorumluluk [krugovaia poruka] denir. Üstelik bu anlayışın bir benzerine, modernleşme sürecinden önce Osmanlı toplumunda da rastlanır. Mahalleden bir kişi suç işlediğinde bütün mahalle halkı cezalandırılır. Cezalandırılmamak –ve muhtemelen başkalarının da yasaklardan kendisi kadar mustarip olmasını sağlamak– için her mahalleli birbirinin evini gözetlemeyi bir hak sayar.4 Çünkü henüz modern bir emniyet teşkilatı yoktur ve işlenen suçun cezalandırılması yerine, suçun önlenmesi esastır.5 Fakat günümüzde modern emniyet teşkilatı var olduğu hâlde, birbirinin evini gözetleyen komşular tarihe karışmamıştır; çünkü insanlar içine doğdukları şartlar ve pratikler tarafından şekillendirilir. “Toplumsal yapı, insanları kendilerini yeniden üretmeleri için terbiye eder; bu zorunluluk, bir dış güç olarak zayıflamaya yüz tuttuğu anda insanların psikolojilerine nüfuz eder.”6 Diğer bir deyişle: İnsan gördüğüyle yaşar. Bu nedenle hâlâ bekâra kolay kolay ev verilmez, yalnız yaşayan kadınların evine kimlerin girip çıktığı gözetlenir ve yine bu nedenle kolektif sorumluluk anlayışı, Sovyetler Birliği’nde de varlığını sürdürür. Bir kişi siyasi nedenlerle tutuklandığında, sürgüne gönderildiğinde veya idam edildiğinde onun ailesi, çalışma arkadaşları ve çalışma arkadaşlarının himaye ettiği kişiler de –yani klanı da– benzer cezalara çarptırılır. Ama aynı kişi terfi ettiğinde klanı da terfi eder; o kişi başka bir şehre atandığında, klanından birilerini de beraberinde götürür. Üstelik Stalin ilk bakışta her şeye kadir gibi görünse de Komünist Parti’nin yerel örgütleri farklı farklı partiler gibidir. Ülkenin farklı bölgelerinde farklı klanlar hüküm sürmektedir; yani Stalin bir kişi değildir. Çıkarları çatışan onlarca, belki yüzlerce Stalin vardır. Nitekim belki de bu yüzden “Fakat ben de bir Stalin’im” diyen oğluna “… Stalin, Sovyet devletidir” demiştir İ.V. Çugaşvili; “Stalin gazetelerdeki ve portrelerindeki kişidir; sen değilsin, hayır; doğrusu ben bile değilim.”7

Stalin 18. parti kongresinde, 1939,
Aleksandr Gerasimov,
tuval üzerine yağlıboya

Stalin ile Komünist Parti’nin diğer ileri gelenleri –merkez komite sekreterleri– arasındaki çatışmanın da ideolojik farklardan kaynaklandığı söylenemez. İmparatorluk döneminde, yasadışı devrimci faaliyet yürüten, ömürleri hapishanelerde, sürgünlerde geçen Bolşevikler iktidarı ele aldıktan sonra hayatın biraz da nimetlerinden faydalanmak istemiş ve küçümsedikleri görevleri kabul etmemişlerdir. Öyle ki partiye bağlı kurumların birçoğu bu memnuniyetsiz yoldaşların sorunlarını çözmek için kurulmuştur. Stalin’in Troçki ve diğerleriyle giriştiği mücadeleler de tamamen bu durumla ilgilidir. Örneğin Troçki, Lenin’in sağlının iyice bozulması üzerine, 1923 yılında onun iki görevini vekâleten üstlenmesi için parti tarafından görevlendirilir. Ama başkasının işlerine –o kişi Lenin bile olsa– vekâleten bakmayı gururuna yediremez ve görevleri reddeder. Ayrıca buğday fiyatlarının yüksek olmasından şikâyetçidir. Ona göre bu, işçi devletinde gericiliği temsil eden köylülere taviz vermektir. Sonunda 1927’de Orta Asya’ya, 1929’da yurtdışına sürülür; tabii ülke içindeki klanı da ortadan kaldırılır. 1937 yazında başlayıp 1938 yazına kadar süren Büyük Terör dönemi ise ülke içindeki diğer klanların Stalin klanı tarafından tasfiye edildiği dönemdir. Stalin diğer klanları devlet işlerinin kişisel ilişkilerden bağımsızlaştırılması, modern devlet aygıtının tesisi gerekçesiyle tasfiye etmiştir; ama pratikte olan, kendi klanını ülke genelinde hâkim kılmasından ibarettir. Yani Stalin, Korkuç İvan’ın yaptığını yapmıştır ve böyle yapmadığı takdirde Troçki’yle aynı kaderi paylaşacağını çok iyi bilmektedir.

Stalinizm Hükmederken okunduğunda görülecektir ki Stalin ile Troçki –veya diğerleri– arasındaki farklar önemsiz ayrıntılardan ibarettir. Hepsi de içine doğdukları kültür tarafından yetiştirilmiştir ve çatışmalarının nedeni partide kendi kadrolarını hâkim kılmaktır; çünkü parti programdan ziyade kadrodan ibarettir ve yine bu nedenle –1889 yılında kurulan– partinin Sovyet döneminden önce tüzüğü veya programı yoktur. Önemli olan, partiyi kimlerin yönettiğidir. Esas olan pratiktir (yaşanan); söylem (tasarlanan) değil. Marksist, dolayısıyla da materyalist olan Bolşeviklerin böyle davranmış olması ise hiç şaşırtıcı değildir; yani ellerindeki rehberi kendi kültürel sermayelerinin elverdiği şekilde yorumlamış ve ortaya çıkan gerçekliğe de sosyalizm adını vermeyi uygun görmüşlerdir. Öyleyse süreç yine üç veçheden ibarettir: tasarlanan (tez), algılanan (antitez) ve yaşanan (sentez).

Pratiğin söylemi geçersiz kılmasının mekânsal pratik bağlamındaki bir örneği Türkiye’nin erken cumhuriyet döneminde açılan halkevleri olabilir. Etik kaygılardan bağımsız, nesnel tanımıyla cumhuriyet, devlet ve hükümet başkanlarının seçimlerle belirlendiği siyasi rejimdir. Ancak söz konusu Türkiye olduğunda cumhuriyet aynı zamanda, devlet eliyle yürütülen kültür devrimi için gereken idari ve ekonomik reformlarla imar faaliyetlerinin bir parçasıdır.8 Yani hedef herhangi bir cumhuriyet değil, altı ilke doğrultusunda inşa edilen (tasarlanan) bir cumhuriyettir. Bu altı ilkeyi (halkçılık, milliyetçilik, devletçilik, cumhuriyetçilik, laiklik, inkılapçılık) halkın benimsemesi ve içselleştirmesi için 1932 yılında ülke çapında halkevleri açılmaya başlanır. Bu kurum iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası’nın (CHF) kültür koludur ve partinin yerel örgütlerinin bir parçasıdır; örneğin bir ilçenin halkevi başkanı, oranın CHF İdare Heyeti’nin üyesi olmak zorundadır. Her ideal halkevinin dokuz kolu olması gerekir: dil-edebiyat, kütüphane ve yayın, ar [güzel sanatlar], gösterit [tiyatro], tarih ve müzecilik, spor, halk dershaneleri ve kurslar, sosyal yardım, köycülük. Ancak halkevlerinin açıldığı yerlerde yaşayan insanların ekonomik ve kültürel seviyelerinden dolayı hepsinin dokuz kolunun olması zorunlu değildir. Nüfusu 2.000 kişiden az olan yerlerde açılan halkodalarının ise en fazla üç şubesi vardır.

Cumhuriyet kavramının Türkiye’de kazandığı anlamlardan dolayı halkevlerinin başlıca iki amacının olduğu söylenebilir: Halkın “kültürlenmesini” ve maddi ihtiyaçlarının karşılanmasını sağlamak. Bu iki amacın birlikle başarılması kültür devriminin, rejimin ve tabii ki iktidarın pekişmesine yol açacaktır. Bu amaçların gerçekleşmesi için de halkevlerinde birçok faaliyet yürütülür. Örneğin halkevi salonlarında konferanslar verilir. Konferanslar Türk inkılabının nitelikleri, zehirli gazlardan ve hava saldırılarından korunma yolları veya modern tarım ve hayvancılık teknikleri hakkında olabileceği gibi, fotoğraf teknolojisinin geldiği son nokta, Abdülhak Hâmid Tarhan’ın edebiyatımıza kattıkları veya psikanaliz hakkında da olabilir. Bu salonlarda CHF Genel Sekreterliği’nden gönderilen propaganda filmleri gösterilir, bunun yanında akşamları radyodan haber dinlemek için de toplanılır, gösterit kolunun hazırladığı tiyatro oyunları da sahnelenir. Oyunlar mümkün olduğunca milli hisleri okşamalı, eğlendirirken öğretmelidir. Ayrıca halkevleri kadınların tiyatro oyunlarında rol almasını teşvik eder. Kadın rollerinin erkekler tarafından oynanması yasaktır; çünkü gösterit kolunun bir amacı da kadınlar ile erkekleri kamusal alanda bir arada olmaya alıştırmaktır. Bunun dışında halkevi salonunda güzel sanatlar şubesinin hazırladığı konserler verilir ve aile toplantıları yapılır. O yerleşim yerinin memurlarının, bürokratlarının ve “halkının” eşleriyle birlikte toplanarak, yaşadıkları yerin ve ülkenin sorunları hakkında konuşması, bu sayede de birbiriyle kaynaşması hedeflenir. Salonda nişan ve düğün törenleri de yapılır. Halkevlerinde alkollü içki içilmesi yasaktır ama böyle törenler esnasında içkiye izin vardır. Sürekli açık bulundurulan halkevi kütüphanesi isteyen herkesin hizmetindedir. Burada kitapların yanı sıra günlük gazeteler, dergiler ve halkı aydınlatıcı broşürler de bulunur; fakat yabancı ideolojileri tasvir eden ve din propagandası yapan yayınlara yer verilmez. Halkevinin bulunduğu yerleşim yeri hakkında tarihi ve kültürel araştırmalar yapan dil-edebiyat ile tarih ve müze kolları, çalışmalarını halkevinin dergisi aracılığıyla yayımlar. Halk, dergiyi oraya ait kütüphanede bulabilir. Kadınlar için biçki dikiş ve ev idaresi kursu açıldığı gibi piyano veya mandolin kursu, Türkçe okuma yazma kursu veya yabancı dil kursu açılabilir. Köycülük ve sosyal yardım şubesi üyeleri, bulundukları yerin hükümet doktoruyla birlikte civardaki köyleri gezer. Buradaki hastaları muayene eder, muhtaç durumda olanların ilaçlarını ücretsiz verir, sıtmayla mücadele için kinin dağıtır, devlet dairelerinde işi olanlar için dilekçe yazar, hükümetin politikaları ve II. Dünya Savaşı’nın gidişatı hakkında bilgi verirler. Sosyal yardım kolu bunun dışında, tespit ettiği yardıma muhtaç kişilere maddi yardımda bulunur; yoksul öğrencilere burs verir veya defter, kitap, kalem, yiyecek temin eder. Ayrıca halkevinin bir odası poliklinik olarak çalışır ve haftanın belli günleri hükümet doktoru burada hastaları ücretsiz olarak muayene eder. Spor şubesi ise ya halkevi içinde spor kulüpleri kurar ya da o yerleşim yerindeki spor kulüplerine maddi yardım sağlar; yani halkevinin işlevi, bulunduğu yerin ihtiyaçlarına göre değişir. Kimisi için sağlık ocağı, kimisi için tiyatro veya sinema salonu, kimisi için kurs, kimisi için kütüphane, kimisi için de spor salonudur; üstelik, iyi çalışan bir halkevi yetenekli elemanlara sahipse ve oranın halkı da ilgiliyse, aynı anda hepsi de olabilir. Durum ancak nadiren böyledir. İnsanların tasarlananı algılayışları kültürel sermayeleri tarafından belirlenir; bunun sonucunda yaşananlar ise tasarlanana çoğu zaman baskın gelir.9

Örneğin Devlet Arşivleri Başkanlığı Cumhuriyet Arşivi’nde yer alan, 1942 yılına ait bir teftiş raporuna göre Gümüşhane’nin Kelkit ilçesindeki Halkevi;

“4 kolla çalışır fakat bu çalışmanın hiç kimse farkında değildir. Ortada, Parti İdare Heyeti’nde olduğu gibi, ne Halkevi reisi ve ne de İdare Heyeti vardır. Hatta Halkevi’nde çalışacak eleman dahi yoktur. Çarşıda büyük bir kahve vardır, her türlü oyun oynanır, memleketin yegâne kahvesidir. Orası hem köycülük hem içtimaî yardım ve hem de kitapsaray kollarını ihtiva eden Halkevi ve Parti binası diye tevsim edilmektedir [adlandırılmaktadır] […] Halkevi reisi olarak başlarında sağır başmuallim ve Maarif Memuru Ziya namında ihtiyar, Allahlık bir zat vardır. Memlekette bir tek de öğretmen vardır. Memur zat, Halkevi’nin kaç kolla çalıştığını bilmemekte ve kendisinin nizamnameye göre Halkevi reisi olup olamayacağını tayin edememektedir. Eğer talimatnamesine uygun hareket edebilirlerse burada da Halkodası açmak, bu zavallıları da Halkevi külfetinden kurtarmak demek olur.”10

1934 yılına ait bir rapora göre Çorlu Halkevi’nin açılışı yapılmış, bundan sonra ise kapısı daima kilitli kalmıştır. Müfettiş bunun nedenini sorunca, aynı zamanda CHF kaza idare heyeti başkanı da olan halkevi başkanı “Halkevi’ne, dâhilindeki helâlardan istifade etmek isteyenlerden başka kimse gelmediğini ve bunun için böyle kapalı bulundurmak mecburiyetinde kaldıklarını” söylemiştir.11

1945 tarihli bir rapora göre, Uşak’ın Karahallı köyünden Denizli’nin Çivril ilçesinin Karayahşiler köyüne gelen Hacı İbrahim Usta “Halkodalarının içki, kumar ve sefahat yeri olduğunu, kendi köyünde […] yapılan Halkodası’nın köylüler tarafından yıkıldığını ve hükümetin de hiç ses çıkarmadığını söylemiş; Karayahşiler’de de katiyen Halkodası yapmamalarını, köylüleri etrafına toplayarak anlatmıştır”.12 1943 tarihli bir rapora göre ise Tavas ilçesinin halkevi “Bir faciadır. Bir köşede kahve ocağı ve Atatürk, İnönü büstleri; yerler kâğıt ve paçavralarla dolu, toz toprak içinde; bir masanın üstünde boş bir rakı şişesi, işte Halkevi'nin manzarası budur”.13 Acıpayam Halkevi hakkında 1937’de yazılmış bir rapora göre ise “Gösterilerde kadın rolünü erkeğe yaptırmağa mecbur olan Halkevleri, acınacak bir vaziyettedir. Bayanlar ve hatta bayan öğretmenler; Halkevlerinde, gösteritlerde yapabilseler bile bir vazife almaktan kaçıyorlar; sahneye çıkmak muhitçe bir şerefsizlik sayılıyormuş da ondan”.14

1944 tarihli bir belgeye göre “Siirt Vilayetinin tabiî yolu üzerinde” bulunan Beşiri ilçesindeki halkodasının “eşyası şurada burada, hususî evlerde kullanılmaktadır”. Halkodası ise “uzun müddet sevkiyat yeri olarak” kullanılmış, harap olmuş, işlemez hâle gelmiştir.15 Yine 1944 tarihli başka bir belgeye göre Bitlis’in Ahlat ilçesinin kaymakamı Hulki Metin aynı zamanda halkevinin başkanıdır. Burada bir ev bulup yerleşmektense halkevinin üst katındaki Van Gölü’ne nazır başkan odasını iki aydır ev olarak kullanmaktadır. “Birkaç kişi; Zahide Tekin isminde, bütün Ahlatça fena tanınmış bir kadının ara sıra çamaşır ve oda temizliği bahanesiyle Halkevi’ne gelerek üst kata çıkıp bir iki saat kadar kaldığını” görmüşse de “gürültü yapılıyor gibi çıkışmaları olan kaymakamdan çekindikleri için yukarı kata” çıkamamışlar, sonuç olarak kaymakam ve halkevi başkanı olan bu kişi ile söz konusu kadın arasında bir ilişkinin yaşandığına dair herhangi bir kanıt olmasa da ilçe halkı bu mekâna “zina damı” adını takmıştır.16

Cumhuriyet Arşivi’ndeki belgelerde bunlara benzer birçok olaya rastlamak mümkündür. Ancak aynı belgelerde, “tasarlandığı gibi” olmasa da iyi çalışan halkevlerine rastlamak da mümkündür. Üstelik bir halkevinin bazı kolları çok iyi çalışırken bazı kollarının tamamen atıl kaldığını görmek de mümkündür. Dolayısıyla halkevlerinin başarısız olduğu iddiasını destekleyen kanıtlar olduğu gibi başarılı olduğunu gösteren kanıtlar da vardır. İki iddiadan birini desteklemek için diğer iddiayı destekleyen olguları dikkate almamak, yaşanmış olanı değiştirmez; ancak pratiği yadsıyan bir söylem oluşturmaya ve böylece iktidar kurmaya yarar. Burada ise pratiğin (yaşananın), teoriyi (tasarlananı) nasıl geçersiz kılabildiğine dikkat çekmek için bu olgular sıralanmıştır. Bu da demektir ki devlet eliyle uygulanan kültür devrimini halkın benimsemesi için açılan kurumlar, pratikte bir kahvehane veya umumi tuvalet hâline gelebilmektedir.

Bahsedilen olgular Marx ile Lefebvre’in düşünme biçimiyle incelediğinde anlaşılıyor ki toplumu dönüştürmek adına –tabii böyle bir amaç varsa– iflas eden bir teorinin ardından bir diğerini geliştirmek yerine doğrudan pratiği değiştirmeye, durum yaratmaya çalışmak gerekmektedir. İçine doğdukları kültürün devamını sağlayan insanların davranışlarını, bu kültürü dönüştürme amacıyla dönüştürmeye çalışmak ise bir kısırdöngüye, ardından da sinizme kapılma tehlikesini içerir. Yani pratiği dönüştürmek için insanları dönüştürmek, bunun için de kültürel sermayeyi zenginleştirmek gerektiği iddia edilebilir. Bu da kültürün yani bir toplumun hayatta kalma anlayışının değişmesi anlamına gelir ki –Stalinizm hükmederken gördüğümüz gibi– herhalde pek kolay olmasa gerektir. Çünkü yaşanan kolay kolay değişmiyorsa, hemen herkes hâlinden memnun demektir. Herkes hâlinden memnunsa da hiçbir şeyi değiştirmeye gerek yoktur. Öyleyse pratiği dönüştürmek için başa dönüp sormak gerekir: Neden hemen herkes hâlinden memnundur veya memnun görünmektedir?

1. Bkz. Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2019).

2. Bkz. Karl Marx, 1844 El Yazmaları, çev. Murat Belge (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018).

3. Bkz. J. Arch Getty, Stalinizm Hükmederken. Bolşevikler, Boyarlar ve Geleneğin Ayak Direyişi, çev. Gül Çağalı Güven (İstanbul: İletişim Yayınları, 2016).

4. “XVI. yüzyılda Osmanlı toplumu gibi ne ifade ettiği pek belli olmayan bir genellemeyi amaçlayan bir tahlilin yapılamayacağı açıktır. […] Osmanlı toplumu ibaresiyle kastettiğimiz, Anadolu’da bulunan bazı şehir ve kasabaların sakinleridir.” Bkz. Fikret Yılmaz, “Mahremiyetin Sınırları”, Toplum ve Bilim 83 (Kış 1999/2000): 92–110.

5. Bkz. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu. Gözetim Altında Tutmak ve Cezalandırmak, çev. Mehmet Ali Kılıçbay (Ankara: İmge Kitabevi Yayınları, 2019).

6. Theodor W. Adorno, Sahicilik Jargonu. Alman İdeolojisi Üzerine. 1962–1964, çev. Şeyda Öztürk (İstanbul: Metis Yayınları, 2015), 34.

7. Bu konuşmanın hayali olma ihtimali de vardır. Ama öyle olsa bile bu anekdot Stalin lakaplı kişinin herhangi biri olduğunu, ama o zamanlar bile Stalin imgesinin o kişiden bağımsız olarak ayrı bir anlamı olduğunu gösterir. Getty, age, 119, 146; Bkz. Simon Sebag Montefiore, Stalin: Kızıl Çar’ın Sarayı, çev. Yavuz Alogan (İstanbul: İthaki Yayınları, 2013).

8. Bkz. “29 Ekim Özel: Ekrem Işın ile Cumhuriyetin İlanından Günümüze Gündelik Hayattaki Değişim #4,” YouTube, 1 Kasım, 2020.

9. Bkz. Alexandros Lamprou, Nation-Building in Modern Turkey. ‘The People’s Houses’, the State and the Citizen (Londra: I.B. Tauris, 2015); Sefa Şimşek, Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi: Halkevleri. 1932–1951 (İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002).

10. BCA 490-1-0-0/998-855-2

11. BCA 490-1-0-0/1003-873-1

12. BCA 490-1-0-0/996-849-1

13. BCA 490-1-0-0/996-849-1

14. BCA 490-1-0-0/1006-883-1

15. BCA 490-1-0-0/1006-883-1

16. BCA 490-1-0-0/627-63-2

cumhuriyet, halkevi, Henri Lefebvre, iktidar, Joseph Stalin, kültür, kuram, mekân, Murat Can Kabagöz, pratik, teori