Monte Hellman
Modern dünyada sanat, gündelik hayatın dışındadır; bu da demektir ki hiç kimsenin temel ihtiyaçlarından biri değildir, öyleyse gereksizdir. O kadar gereksizdir ki eksikliği fark edilmez bile. Ancak bir tür lüks tüketim eşyası sayılabilir. Öyleyse zaten gereksiz olan sanatın eleştirisi sanattan da gereksizdir; çünkü hiçbir temel ihtiyaca derman olamayan ve mevcut şartlar altında öyle olması da düşünülemeyecek birtakım işler üzerine konuşmaktan ibarettir. Platon’a kalsa böylelerini yurttaşlıktan çıkarmak gerekir, ki onun devletinde şairlere, askeri marşlar çalmadıkları sürece de müzisyenlere yer yoktur.1 Şimdi bazı fikirleriyle gayet yobaz sayılabilecek bir filozofun da onayına başvurarak öne sürülen bu önermeyi açıklamaya çalışalım.
Ünlü Fransız büyüğü Henri Lefebvre, modern dünyada yaşanagelen gündelik hayatı üç veçheye ayırır: çalışma yaşamı, boş vakit ve özel yaşam. Çalışma yaşamı mesai saatidir, işyerinde geçirilen zamandır. Peki işyerinde ne kadar zaman geçirilir? Şanslı azınlığa mensup olmayan birinin aylık asgari ücret karşılığında günün on saatini, haftanın beş ama çoğunlukla altı gününü çalışarak geçirdiği söylenebilir. Boş vakit, bir iş gününden sonra diğer iş gününe hazır olabilmek için dinlenerek geçirilen süredir.2 Şanssız çoğunluğun ortalaması olarak ele aldığımız bu insanın işyeri ile evi arasında, otobüs veya metroyla en azından 45 dakikalık bir mesafe olması da kuvvetle muhtemeldir. Yani haftada altı gün çalışan bu kişi sabahları erken bir vakitte –mesela 06.30’da– uyanacak; günün bir buçuk-iki saatini metroda, otobüste vs. işe gidiş geliş yolunda ve bazen ayakta geçirecek; saat 21.00 civarında eve gelecek; tasarruf etmek için bile değil, ev kirasını, faturalarını ve temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için mümkün mertebe dışarıda yemek yemeyecek ve dışarıdan yemek siparişi vermeyecek, dolayısıyla o saatte eve geldikten sonra bir de yemek hazırlamakla uğraşacak; yemek yerken bir bölüm dizi izleyecek, sonra iyice yorgunluk çökecek, bulaşıkları yıkayıp yatacak. Bunu takip eden dört-beş gün de bundan pek az farklı olacak. Belki bir sonraki gün, işten sonra bir arkadaşıyla bir yerde oturup bir kahve, bir bira vs. içebilir. O kadar hovardalığa izin var ki zaten bu, boş vakte dâhildir; çünkü boş vakit esnasında insan dinlenmek zorunda olduğu için zihinsel veya fiziksel olarak yorucu işlere girişemez, örneğin sanatsal üretimde bulunamaz: Resim yapamaz, fotoğraf çekemez, roman yazamaz. Bunlarla ilgilenecek zamanı ve takati olmadığı gibi gerekli malzemeleri satın alacak parası da yoktur. Gerçi roman yazmak için kâğıt kalem yeterlidir ama zaman ve takat yine yoktur. Zaten bir eser meydana getirmesine hizmet edecek kültürel sermayeden de yoksundur bu kişi. Üstelik sanatsal bir üretimde bulunmak şöyle dursun, sanattan istifade etmesi bile pek mümkün değildir. Böyle az vakti olan, zihinsel ve fiziksel gücü böyle heba olan bir insanın akşam eve geldiğinde kitap okuması bile güçtür veya birçok kitabı okuması güçtür. Okumaya merakı olsa bile, kolayca anlayabileceği, aynı satırları tekrar tekrar okumak zorunda kalmayacağı, anlamaya çalışırken uyuklamayacağı kitapları okuyabilir.3 Bunlar son derece adi, televizyondaki ipe sapa gelmez dizilerin basılı hâli olan kitaplar olabileceği gibi pekâlâ proleter sanatının örnekleri de olabilir, ileride göreceğimiz üzere. Sanattan istifade etmek için başka ne yapılabilir bu boş vakitte? Mesela dizi veya film izlenebilir, müzik dinlenebilir. Bunlar yapılırken sanattan istifade edilip edilmediği, kişinin ne izlediğiyle veya dinlediğiyle alakalıdır. Kaldı ki zamanı, parası ve takati olanlar dahi sanatla ilgilenmek zorunda değil; çünkü bu bir zorunluluk değil. En başta iddia ettiğimiz de buydu.
Mesai saati ve boş vakitten sonra geriye özel yaşam kalıyor. Boş vakit gibi özel yaşam da mesai saatlerinin dışındadır ama bir farkla: Özel yaşam, kişinin maddi ve manevi ayak bağlarından kurtulabildiği, kendine yabancılaşmadığı, sadece istediği şeylerle ilgilendiği zamanları kapsar. Bu, birkaç gün veya haftalığına bir yerleri keşfe çıkmak olabileceği gibi sanatsal üretimde bulunmak da olabilir pek tabii. Ama bunların maddi bir külfeti vardır ve bu külfet de çalışarak kazanılan para sayesinde karşılanır. Öyleyse özel yaşamı finanse eden çalışma yaşamıdır ve yalnızca az çalışıp çok kazananların özel yaşamı olabilir. Diğer bir deyişle: Bir tamirci çalışarak hayatını kazanır; ama hangi hayatını?4
Bu kısırdöngüden ibaret olan gündelik hayatta sadece profesyonel sanatçılar sanatla gerçekten ilgilenebilir. Hatta ilgilenmek zorundadırlar, çünkü geçimlerini bu yoldan sağlıyorlardır. Tabii ünlü olmak sanatçı olmak anlamına gelmediği gibi her sanatçı da ünlü değil ve bu gayet anlaşılır bir durumdur. Ama bazı sanatçıların ünlü olması, katır yerine koyulan toplumun burnuna uzatılan bir havucun işlevini de görmektedir: “Çalışıp çabalarsanız ve yeteneğiniz de varsa, siz de sadece istediğiniz işlerle ilgilenerek, sadece kendiniz olarak medar-ı maişet motorunuzu işletebilirsiniz. Hatta üstüne ünlü de olabilirsiniz, iyi mi!” Yani serbest piyasa pratiklerini düşünerek baktığımızda, sanatçı veya asalak olmaları bir yana, o ünlülerin sevmedikleri işleri yapmak zorunda kalmadan gündelik hayatı aşabilecek miktarda paralar kazandıkları için ünlü olduklarını görürüz. Milli Piyango’dan büyük ikramiyeyi kazanan kişilerin haberlere çıkması gibi: Size de çıkabilir. Yaptıkları işlerden dolayı değil, yapmadıkları işlerden dolayı ünlüdürler ve sayıca az oldukları için değerlidirler. Öyleyse…
Mevcut ekonomik ve toplumsal düzen var olduğu sürece sanat hakkındaki tartışmalar –ister biçimle ilgili olsun ister içerikle– yazarların, çizerlerin, müzisyenlerin, yontucuların ve başta sosyal ve insani bilimlerle ilgilenen akademisyenler olmak üzere nitelikli tüketicilerin ilgi alanı olmaktan öteye gidemeyecektir. Tabii, gündelik hayatla hiçbir ilgisi olmayan bu tartışmaların aslında tam da bu nedenle devam etmesinin mümkün olduğu, çünkü gündelik hayatı dönüştürmektense zaman zaman ondan kaçarak ona tahammül etmeyi sağladığı da söylenebilir. Ve yine tabii, gündelik hayatı dönüştürmek sanatla mümkün değildir. Bu da demektir ki mevcut ekonomik ve toplumsal düzen varlığını sürdürdükçe ne gündelik hayat ne de sanatın buradaki konumu değişecektir. Dolayısıyla, yansımalarını günbegün daha bariz bir şekilde gördüğümüz hödüklük –mesela taciz, tecavüz ve cinayetler başta olmak üzere her türlü şiddet eylemi ile komşularının rahatsız olabileceğini düşünmeden böğüren kâğıttan mamul apartmanların sakinleri– kendini tekrar ve tekrar üretmeye devam edecektir. İşte buradan itibaren sanattan, edebiyat özelinde bahsetmekte yarar var; çünkü malum, türü ne olursa olsun bir edebi eseri okumak, aslında birilerinin hikâyesini okumak, belki de bizimle hiçbir alakası olmayan, bizimkinden çok farklı zamanlarda, çok farklı şartlarda yaşamış insanlardan haberdar olmaktır. Okuduğunu anlayan birinin bu deneyim sonucunda kazanacağı vasıf ise içgörü ve diğerkâmlıktır; yani kendine başka birinin gözüyle dışarıdan bakmak, davranışlarını buna göre değerlendirmek ve bu sayede de kendini başkalarının yerine koyarak onları anlamaya çalışmak. Ama sanatla ilgilenmenin, yani bu bağlamda sadece roman vs. okumanın dahi çok küçük bir azınlığa mahsus olduğunu vurgulamıştık; yani edebiyatın insanları dönüştürme potansiyeli olabilir ama çok az insana ulaşabildiği için toplumda somut bir değişiklik meydana getirmesi mümkün değildir. Fakat gündelik hayatın içinden gelen –ve gündelik hayat mağdurlarının rahatça okuyabileceği– bir edebiyat, bu dönüşüme katkı sunabilir.
Şairaneden Şiirsele adlı kitabının bir yerinde, Orhan Veli’nin bir şiirine değiniyor Murat Belge.5 Dört dize:
Güzel kadınları severim,
İşçi kadınları da severim;
Güzel işçi kadınları
Daha çok severim.6
Şimdi “Ne var ki bunda? Bunu ben de yazarım!” denebilir elbet, ki zaten Orhan Veli’nin de Sait Faik’in de epey karşılaştığı bir tepki. Ama işin önemi tam da burada aslında. Yani herhangi birinin, arkadaşıyla konuşurken laf arasında söyleyebileceği yalınlıkta ve içtenlikte bir şey bu, hayatın bir parçası. Bu üç cümle bir şiir olduktan sonra dahi, yine laf arasında okunsa aynı kişi tarafından, hiçbir yabancılık bırakmaz ortama. “kuş öldü herkes mi arıyor / gençlik mi yürüyor herkese ve mi arıyor / onun gözlerini satılan çarşılarda”7 demek pek mümkün olmayabilir laf arasında hâlbuki. Veya muhabbet buna müsait olsa bile –yani salt edebiyat veya şiir hakkında konuşulmuyorsa ama ortam yine de müsaitse– bu şiir okunabilir, evet. Ama gündelik hayattan, en az o muhabbet kadar kopuk olduğu da ortadadır. Dolayısıyla Orhan Veli’nin bu şiirinin yazılmış değil, hayatın içinden çekilip çıkarılmış olduğu söylenebilir. Bildiğimiz anlamda edebiyatın aşılması, yani edebi eserlerin meta olarak istiflenip satışa çıkarılmasının aşılması yolunda bir adımdır bu ve 1938’de atılmıştır.8 Bu iddiayı destekleyen bir hatırayı ise Melih Cevdet anlatıyor mesela: Askerliğini II. Dünya Savaşı yıllarında ve iki kere yedek subay olarak yapan şair, ilk askerliğinde Aydın’dayken, üsteğmenlerden birinin emrivakisiyle o alay konusu, kısa şiirlerinden birini okuyor. Almanya’da eğitim görmüş; ülkemizin bilimle, teknikle kalkınacağına inanan; felsefeyi, edebiyatı fasa fiso sayan albay da bunun üzerine Melih Cevdet’i çağırıyor:
“Bu ne okuduğunuz?” diye soruyor.
“Şiir” diyor Melih Cevdet.
“Nasıl olur!”
Melih Cevdet vaziyeti açıklıyor:
“Biz komutanım, üç arkadaş, şiirden vezni attık, kafiyeyi attık, teşbihi, istiareyi attık…”
Albay da durur mu, sevinç içinde yapıştırıyor cevabı:
“Anladım, siz böyle böyle şiiri ortadan kaldıracaksınız.”9
Muhtemelen, başlangıçta vurguladığımız görüşleri desteklediği için seviniyor şiirin ortadan kaldırılacak olmasına. Dolayısıyla hayata yabancılığın ortadan kalkacak olmasına seviniyor olabilir bu albay. Ama ortadan kaldırmak derken ne kastedildiği çok önemli, hatta asıl önemli olan da bu.
Tarihin, tarih yasaları gereği ulaşacağı nihai sonuca ilerleyişini hızlandırmak için tarihin motorunu çalıştıran Pol Pot ve hempaları, kapitalizm yüzünden bireylerin kendi hayatlarına yabancılaşmalarını önlemek için her türlü sanatsal faaliyeti yasaklamakla kalmayıp, yine ilerlemek adına, okuma yazma bilen herkesi öldürtmüş, mermi ziyanlığı olmasın diye de daha ziyade kazmayla öldürtmüştü bu insanları. Dolayısıyla dikkat çekmek, düşünceyi tahrik etmek için “Sanat ortadan kaldırılmalıdır” denebilirse de bu ifadeyle amaçlanan sanatın ortadan kaldırılması değil, mevcut sanat anlayışının ortadan kaldırılmasıdır. Bu da sanatın –mevcut hâlinin– aşılmasıyla mümkündür.
Hâlihazırdaki yaşam biçimimiz sürerken sanatı aşmak, sanatı gündelik hayata dâhil etmekle mümkün olabilir ancak veya hayatın içindeki sanatı çekip çıkararak. Edebiyat özelinde konuşacak olursak tanrı gibi anlatmak değil de karşıdakine bir şeyler anlatmak olabilir bu. Hatta anlatmak bile değil, gösterip aradan çekilmek gerekir. Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in –ama yine de en çok Orhan Veli’nin– şiir, Sait Faik’in ise hikâye yazarken yaptığı gibi. Mesela: “… fukaralık ayıp değil dediğimiz zaman bunun ancak bir teselliden ibaret olduğunu ve fukaralığın bal gibi hem ayıp, hem günah, hem enayilik olduğunu biliriz.”10 Orhan Veli nasıl kadınlardan hoşlandığını laf arasında, hiçbir şairaneliğe kalkışmadan anlatıyorsa ve yaptığı buna rağmen şiir oluyorsa, ondan önceki şiir aşılmıştır. Sait Faik de böyle, itiraf etsin etmesin, herkesin bildiği bir şeyi uzatmadan söyleyip aradan çekiliyorsa ve yaptığı buna rağmen hikâye yazmak oluyorsa, ondan önceki hikâye de aşılmıştır. Üstelik edebiyat bu şekilde aşıldıktan sonra okuyanda yabancılık uyandırmayacağı ve üstelik gayet kolay okunacağı için proleter edebiyatı olarak da algılanabilir; çünkü sözgelimi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir romanını okurken sarf edilmesi gereken zihinsel çabaya gerek yoktur bunları okurken. Aylık asgari ücret karşılığında haftada altı gün, günde on saat çalışan, şanssız çoğunluğa mensup o insanın boş vakti ile özel yaşamı iç içe geçebilir bu sayede; ama özel yaşam lehine. Gayet sınırlı boş vaktinde bile, kendisi gibi gayet basitçe derdini anlatan birini “İyi de bundan bana ne?” diyerek yabancılaşmayacağı, aksine belki zaman zaman “Bunlar ne ki, bende böyle hikâyeler gani” diyebileceği eserleri okuyabilir. Onun ve onun gibi insanların yaşamlarının kaydı olarak görebilir bu okuduklarını. Bu da diğerkâmlığın toplumda yayılmasına hizmet edebilir son tahlilde ve kim bilir böylece bir nebze de olsa hödüklüğün önüne geçilebilir. Ama sadece bir nebze. Peki diyelim ki böyle oldu, başka ne değişir? Hiçbir şey. Çünkü edebiyat özelinde böyle bir dönüşüm gerçekleşse bile yaşamı değiştirecek güç sanatta değil, siyasi erk sahiplerindedir. Öyleyse bir tek edebiyatın aşılması belki birilerinin bir gününün yarım saatini değiştirir ama o kadar. Ancak sanatın bütün veçheleriyle aşılması gündelik hayatı pekâlâ değiştirebilir. Nasıl mı?
Deminden beri bahsettiğimiz, şanssız çoğunluğa mensup şu insan, hayatını asgari ücret karşılığında kiralamamış olsa da emeğinden ve emeğinin ürünlerinden bizatihi kendisi istifade ediyor olsa mesela… Örneğin canının istediği gibi bir ev inşa edebilse kendine, belki işi bilen birilerinden de yardım alarak… Bu ev bir toplu konut projesinin bir parçası olmayacağı için özgün olacaktır, başka bir yerde ondan bir tane daha olmayacaktır. Bir eşi daha olmayan bir tablo gibi veya aynı metne dayanmasına rağmen sahnedeki her temsili birbirinden farklı olan bir tiyatro oyunu gibi bir sanat eseri olacaktır, ki bu bakış açısından, gecekondu da proleter sanatının bir örneği sayılabilir. Aynı kişi eşiyle dostuyla birlikte evinin duvarlarını istediği gibi boyayabilir, o duvarlara kendi yaptığı resimleri, çektiği fotoğrafları asabilir veya duvarlar bizatihi birer resim olabilir. Bu yaşam biçimi yaygınlaşırsa modern sanat müzeleri bile aşılabilir. Şanslı azınlığa mensup bazı insanlar belki şimdi de benzer bir hayata sahip olabilir tabii kıyıda köşede. Hatta Şirince’deki Tiyatro Medresesi’ni, Matematik Köyü’nü ve Arkhe Kampüsü’nü görmekte de fayda var insan iradesinin nelere kadir olduğunu ve yaşamın ne şekilde evirilebileceğini görmek için. Ancak sanatın gündelik hayata dâhil edilerek aşılması, öncelikle gündelik hayatın aşılmasıyla mümkün olabilir. Bu da mevcut üretim ve tüketim ilişkilerinin, insanın geçimini sağlama yollarının değişmesiyle mümkündür. Tabii bu da sanatla değil siyasetle mümkündür.
[Bir Şehrin İnşasını Gösteren Freskin Yapımı], 1931, duvar resmi, San Francisco, fotoğraf: Joaquín Martínez (CC BY 2.0)
* Güncelleme (27.10.2020), editörün notu: Semih Fırıncıoğlu, aynı başlıkla kaleme almış olduğu metnine dikkatimizi çekti. Kendisine teşekkür ederiz: “Sanatın Gereksizliği Üzerine”
1. Bkz. Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017); Yasalar, çev. Candan Şentuna ve Saffet Babür (İstanbul: Kabalcı Yayınları, 2007).
2. Bkz. Henri Lefebvre, Gündelik Hayatın Eleştirisi I, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2015) ve Modern Dünyada Gündelik Hayat, çev. Işın Gürbüz (İstanbul: Metis Yayınları, 2016).
3. Lefebvre, age, s. 37-39.
4. Bkz. Lefebvre, age; Gündelik Hayatın Eleştirisi II – Gündelik Hayat Sosyolojisinin Temelleri, çev. Işık Ergüden (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2015) ve Modern Dünyada Gündelik Hayat.
5. Bkz. Murat Belge, Şairaneden Şiirsele. Türkiye’de Modern Şiir (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018).
6. Orhan Veli, “Quantitatif”, Bütün Şiirleri içinde (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2014), s. 214.
7. İsmet Özel, “Kuşun Ölümü”, Erbain. Kırk Yılın Şiirleri (İstanbul: Tam İstiklâl Yayıncılık Ortaklığı, 2013), s. 26.
8. Orhan Veli, age, s. 214.
9. Melih Cevdet Anday, Akan Zaman, Duran Zaman (İstanbul: Adam Yayıncılık, 1984), s. 35-36.
10. Sait Faik Abasıyanık, “Projektörcü”, Şahmerdan içinde (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017), s. 56.