Dennis Hopper,
Easy Rider, 1969,
kaynak: The Daily Beast
Yeni Amerikan Sinemasının
Ekonomi Politiği
Var Olmayan Amerika’nın Peşinde: Easy Rider

A man went looking for America.
And couldn’t find it anywhere…
1

Yeni Hollywood bir akım değil, bir dönemdi; bu nedenle de yeni birçok türde ve üslupta filmin zemini oldu. 1967–81 yıllarını kapsayan bu döneme özgü filmler arasında Fransız Yeni Dalgası ve İtalyan Yeni Gerçekçiliği etkisiyle çekilenler olduğu gibi 1950’lerin B filmlerinden etkilenenler de vardı. Ciddi veya yüzeysel, birçok toplumsal sorunu, olayı ve durumu istismar etmekle kalmayıp birçok alt türü içeren istismar sineması da (exploitation movies) bu dönemin ürünüydü. Motorcu filmleri (biker movies) hem 50’lerden beri çekilen B filmlere hem de istismar filmlerine dahil edilebilir ki istismar filmleri de zaten B filmlere dahildir. Lakin motorcu filmleri, kovboy filmlerinin (western) yeni Hollywood anlayışına uygun bir şekilde yorumlanmasıyla ortaya çıkmıştı. Artık kelle avcıları (bounty hunters), silahşörler, şerifler [sheriff] ve gangsterler at sırtında değildi; bunların 60’larda muadili olabilecek tipler geniş Amerikan coğrafyasını motosikletle dolaşıyordu. Aslında bu filmlerin kahramanları veya antikahramanları hep motorcu çetelerinin üyesiydi ve kovboy filmlerindeki gangsterleri hatırlatıyordu. Nasıl ki onlar gürültülü bir şekilde gelip kasabanın hanını [saloon] yağmalıyorsa, bu çeteler de kasabanın barında kavga çıkarıp güzel kadınlara musallat oluyor, muhtemelen soygun da yapıyordu. Bu çetelerin nasıl para kazandığı ise hiç gösterilmiyor veya dolaylı olarak, seyircilerin yorum yapmasına izin verecek şekilde gösteriliyordu. Örneğin Roger Corman’ın The Wild Angels’ındaki (1966) çetenin üyeleri, içlerindeki bir kadının işlettiği bir randevuevinin geliriyle geçimini sağlayıp seferi olmadıkları zamanlarda orada “kalırmış gibi görünür”. Richard Rush’ın The Savage Seven’ında (1968) ise bir çocuk, kasabalarını basan çete üyelerinden birine nasıl para kazandıklarını sorar. Motorcu –alaylı bir şekilde– banka soyduklarını söyler; çocuk ciddi bir cevap isteyince de onu başından savar. Motorcu filmlerinin en olgun örneğinin ise Easy Rider (1969) olduğu söylenebilir. Aslında sırf motorcuların nasıl para kazandığını gösterdiği için bile film böyle değerlendirilebilir. Ama Easy Rider bir motorcu filminden ibaret değildir; dönemin karşı kültürünün gerçekçi ve etkileyici bir ifadesidir de.

Hikâye, Wyatt ile Billy’nin motosikletle Meksika’dan Los Angeles’a kokain kaçırmasıyla başlar. Filmin senaristlerinden biri ve yönetmeni de olan Dennis Hopper’ın canlandırdığı Billy karakterinin adı, 1881’de 21 yaşında öldürülen “kanun kaçağı” Billy the Kid’den,2 bir diğer senarist Peter Fonda’nın canlandırdığı Wyatt karakterinin adı da 1929’da 80 yaşında ölen, efsanevi kumarbaz ve şerif [marshal] Wyatt Earp’ten3 ilhamla verilmiştir.4 Western mirasından Easy Rider’a düşen payı adlarıyla belli eden bu iki karakter, sınırı geçtikten sonra “mal”ı alıcıya teslim edip verdikleri hizmet karşılığında yüklü miktarda para alır. Böylece ikisinin o ana kadar değilse de o an nasıl para kazandığını öğrenmiş oluruz. Ancak western filmlerindekinin aksine, Vahşi Batı’ya değil New Orleans’taki Mardi Gras festivaline gitmek için doğuya yolculuğa çıkarlar. California’dan Louisiana’ya uzanan bir yolculuktur bu. Festivalden sonra da kazandıkları parayla yeni bir hayat kurmayı düşünürler.

Batıdan doğuya yapılan bu yolculuk boyunca, denk gelen yerlerde geceleri kamp yaparlar. Marihuana içip muhabbet ettikleri bu sekanslarda Wyatt’ın akıllı ve sağduyulu, Billy’nin ise bazen medeni olmaktan uzaklaşacak kadar saf ve patavatsız olduğunu anlarız ki Hopper için gayet uygun bir roldür bu. Yolculuğun dramatik olarak ilk kırılma noktası, Arizona’daki küçük bir çiftlik evidir. Motosikletinin patlak lastiğini değiştirmek için Wyatt bu evin ahırını kullanmak ister. O sırada ev sahibi, çiftlikte çalışan yaşlı bir adamın yardımıyla bir atı nallarken bu motosiklete hayranlığını gösterir: “Güzel makineymiş vallahi.”5 Aynı kadrajda Wyatt ile Billy motosikletin lastiğini değiştirirken diğer iki adam da atı nallamaya devam eder. Geçmiş ile gelecek iç içe gibidir. At geleneksel yerleşik yaşamı, “demir at” sürekli yolda olup yeni bir hayat aramayı temsil eder adeta.

İlk bakışta Grant Wood’un American Gothic (1930) tablosundan aşina olduğumuz türden muhafazakâr bir ailenin evini andırır burası. Ancak “ailenin reisi” onları sıcak bir şekilde karşılayıp sofralarına davet edince, “evin hanımı”nın Amerikan yerlisi olduğunu, ailenin de epeyce “melez” çocuğu olduğunu görürüz. Sofraya oturduklarında herkes dua etmek için ellerini kavuşturmuş beklerken, Billy başında şapkasıyla yemeğe başlar. Bunun üzerine aile reisi, şapkasını çıkarmasını ister ondan. Biz de artık bu iki kişilik takımın sosyal tarafının (ego) Wyatt, duygusal tarafının (id) Billy olduğundan emin oluruz. Billy şapkasını çıkarınca dua edip yemeğe başlarlar. Yemek esnasında aile reisi, nereden gelip nereye gittiklerini sorar Wyatt’a. Wyatt, Los Angeles’tan geldiklerini söyleyince, adam yıllar önce bir kere California’ya gittiğini ama işlerin pek yolunda gitmediğini söyler, imrenerek. Wyatt burada maddi ihtiyaçlarını bizzat karşılayarak, kimseden emir almadan yaşamanın şehirde yaşamaktan daha onurlu bir varoluş biçimi olduğunu söyler, adam da bundan memnun olur. Yarattığı ilk izlenimin aksine geleneksel, Katolik değer yargılarına sahip olsa da bir zamanlar büyük şehirde özgürlüğü arayıp bulamamış bir çiftçinin hanesidir burası. Çiftçi, şehrin sunduğu özgürlüğe yani ihtimallere ve maddi imkânlara özlem duyar; Wyatt ise bu özgürlüğün bir yanılsamadan ibaret olduğunun farkında olduğu için şehri geride bırakmıştır.

Wyatt ile Billy’nin hayatla ikinci teması, otostop çeken bir hippi sayesinde gerçekleşir. Üçü birlikte geceyi kamp yaparak geçirir. Billy hippiye nereli olduğunu sorar. Hippi bu konuyu kapatmak istese de Billy’nin ısrarından dolayı şehirli olduğunu söylemekle yetinir: “The city.” Billy “Hangi şehir?” diye sorunca, “Hangi şehir olduğun önemi yok” der hippi, “Hepsi birbirinin aynısı.” Karakterlerin burjuva medeniyetine kendini yabancı hissettiğini, yeni, insanı kendine yabancılaştırmayan bir medeniyet peşinde olduklarını anlamaya başlarız artık. Ertesi gün hippiyi yaşadığı komüne bırakıp orada bir süre misafir olurlar. Biz de bu sayede hippi alt kültürünün pratiğe geçirmeye çalıştığı medeniyet tasavvurunu görürüz. Billy’nin dikkatini komün üyeleri arasındaki “serbest aşk” (free love) çeker. Duygulardan azade olmayan, çokeşli bir cinsel yaşam anlamına gelir bu; yani birinin birden fazla cinsel partneri olabilmektedir ama her partnerin arasında kendine has cinsel ve duygusal çekim varsa. Kaldı ki bireylerin birer “asıl” partneri varken başka partnerleri de olabilir, dolayısıyla açık ilişkinin, serbest aşkın bir “alt türü” olduğu söylenebilir.

Lakin Billy’nin dikkatini çekenler bunlar değildir. Kadınların istediği erkekle yattığını, öyleyse kendisinin de bir şansı olabileceğini düşünerek, gözüne kestirdiği bir kadına kur yapar. Ortam buna elverişlidir ama Billy oranın ahlak anlayışının dışına çıktığında olumsuz tepki alır. Geleneksel ahlaki anlayışa sahip birinin ahlaksızlık olarak gördüğü davranışın, aslında kendine has bir ahlak anlayışının ürünü olduğunu görürüz böylece. Wyatt’ın dikkatini çeken ise bu komünün yani şekillendirilmeye çalışılan bu alternatif medeniyetin dayanması gereken maddi koşullardır. Tıpkı çiftçi aile gibi bu komün de tarımla geçinmeye, kendi yiyeceğini üretmeye, fazlasını satmaya çalışır ama konakladıkları yerin toprağı ve parasızlık, geleceklerini tehlikeye sokuyormuş gibidir. Hatta Billy toprağa tohum ekenlerin çabalarını gülünç bulur; çünkü toprak dedikleri neredeyse kumdan ibarettir. “Başaramayacaklar” der bu nedenle. Wyatt ise şehirden kendi rızalarıyla gelen bu insanların azminden ve çalışkanlığından etkilenir: “Başaracaklar” der. “İyi bak. Başaracaklar.” Daha sonra hippi, doğru zamanda doğru kişilerle kullanmak üzere Wyatt’a biraz LSD verir. Hippiye göre doğru yer de tam orasıdır. Ancak Wyatt’ın yolu uzun, zamanı azdır.

Dünyayla üçüncü temas –komün gerçek dünyanın bir parçası olmadığından, belki de asıl ikinci temas– bir kasaba meydanında başlar. Yerel bir kutlama için bando resmigeçit yaparken, Wyatt ile Billy motosikletleriyle korteje katılmak zorunda kalır. Polisler korteje izinsiz katılmak suçundan onları nezarethaneye atar. İçeride, Jack Nicholson’ın canlandırdığı George Hansen’la karşılaşırlar. Kasaba eşrafından birinin alkolik bir avukat olan oğludur George. Çok geçmeden de onun, kasabanın ötesini merak eden ama eyalet sınırından öteye geçmeye cesaret edemeyen biri olduğunu anlarız. Zaten alkolik olmasının nedeni de cesaretsizliğinden dolayı kendine duyduğu öfkedir. Ertesi sabah George polislere biraz rüşvet vererek, ikiliyi de alıp nezarethaneden kurtulur. Wyatt ile Billy karakolun önünde, George’u da Mardi Gras’ya davet eder. Ancak motosiklet yolcuğu için George’un bir kaska ihtiyacı olacaktır. Yolculuk başladığında başında bir futbol kaskıyla George’u Wyatt’ın arkasında görürüz. George çocukken futbol oynamak istemiş ama annesi izin vermemiştir. Şimdilerde ise George kaskı her çöpe attığında annesi geri getirmektedir, ileride George’un oğluna lazım olabilir diye. Bu küçük anekdot da aile ve toplum değerleriyle çatışmanın bir tezahürü olabilir.

Gece kamp ateşinin etrafında Wyatt ile Billy her zamanki gibi marihuana içer, George ise viski. Wyatt içmesi için sigarayı uzattığında George reddeder; bunun bağımlısı olup sonra daha şiddetli uyuşturuculara alışmak istemediğinden. Wyatt üstelemez ama George tereddüdü aşıp sigarayı içmeye başlar. Bu sahne, burjuva medeniyetinden kaçan George’un “davaya kazandırılma”sı olarak yorumlanabilir.

Davayı kazanmanın birini davaya kazanmak kadar kolay olmadığını, dünyayla dördüncü temasın gerçekleştiği yerde, yol üzerindeki bir başka kasabada anlarız. Bu kasabada, yemek için bir restorana [diner] girer girmez, oturanların sözlü tacizlerine maruz kalırlar. Kaçtıkları dünyadan hâlâ kurtulamadıklarını belirtir George, mırıldanarak: “Evet, burada kurulu düzenimiz var, değil mi?”6 Şerif ve karşısında oturan adam kesin yargıya varmıştır: Bu serseriler uzun saçlı olduklarına göre “ibne”dir; hapse atılıp kadınlar koğuşuna tıkılmaları gerekmektedir. Ama kasabanın kızları onlardan etkilenir, hatta tanışmak için masalarına gitmeyi düşünürler. Kasabalı erkeklerin sözlü tacizleri gibi bunlar da yüksek sesle dile getirilir. Bu durum erkeklerin canını daha da sıkar ve sözlü tacizin şiddeti artar. Wyatt, Billy ve George da yemek yemeden kalkmaya karar verir. Onlar dışarı çıkarken kasabalılardan biri yanındakine, dükkânın önündeki motosikletleri imrenerek gösterir: “Bu Kuzeyli ibnelerin de havalı motorları varmış.”7 Nedendir bilinmez, sözlerinin devamında ise bu havalı motorların bir işe yaramayacağını belirtir: “Yine de ilçe sınırına varamazlar derim.”8 Üçü motorlara binmek üzere dışarı çıktığında, kızlar da peşlerinden gelip flörte devam eder, ama az önce konuşan adam ve yanındaki şerif, camekânın ardından onları tehditkâr bakışlarla izler. En iyisi, bir an önce buradan gitmektir.

Gece yine ormanlık bir alanda kamp yaparlar ama bu sefer kimsenin pek keyfi yoktur. Restoranda yaşananlardan konuşurlarken George, “Biliyor musun?” der Billy’ye, “Burası eskiden bayağı iyi bir ülkeydi.”9 George’a göre kendilerini tehdit olarak algıladıkları için kasabalılar onları kaçmaya teşvik etmiştir; çünkü temsil ettikleri şey kasabalıları korkutmuştur. Billy katılmaz; onlar karşısında, sadece saçlarını kestirmesi gereken birini temsil ettiğini düşünür. George ise tehdit olarak algılananın bizzat kendisi değil temsil ettiği yaşam biçimi olduğunu söyler. Şehre, kasabaya yani modern dünyanın gündelik hayatına ve değerlerine saplanıp kalmış insanların gözünde onlar özgürlüğü temsil eder. Bu da şehirlilerin ve kasabalıların aslında özgür olmadığını fark etmelerine neden olur. Piyasada alınıp satılırken özgür olmak gerçekten çok zordur. “Bireysel özgürlükten bahsedip dururlar ama gerçekten özgür bir birey gördüklerinde sadece korkarlar. Bu korku da onları tehlikeli kılar” der George. Billy’nin aklına yatmaz bu, “kafası iyi olduğu için” George’un böyle konuştuğunu zanneder. Ne var ki George’un haklı olduğunu, gece uyurlarken, restorandaki birkaç adamın sopalarla onları dövmeye başlamasıyla anlarız. Üstelik bu adamlardan biri, onların ilçe sınırına varamayacağını söyleyen kişidir ve belli ki boşa konuşmamıştır. Billy bıçak çekip onları kaçırır ama George ölmüştür. Ailesine ulaştırmak üzere cebinden aldıkları cüzdanı karıştırırken, George’un karakolun önünde bahsettiği, New Orleans’ın en kaliteli randevu evinin kartını bulurlar. Şehre vardıklarında, George’un “ruhunu şad etmek için” o eve giderler. Dışarıdaki kutlama seslerinin ne olduğunu sorunca, Mardi Gras’nın başladığını öğrenirler, bir geceliğine satın aldıkları sevgililerinden. Dördü birlikte festivale katılır. Sonra Wyatt’ın aklına gelir ki LSD için doğru insanlar bu kadınlar, doğru yer de orasıdır. Kendilerini ve birbirlerini tanımalarını sağlayan bir deneyim yaşarlar hep birlikte.

Trip’ten sonra gece ikisi yine kamp yaparken, “Başardık” der Billy, “zenginiz.” Hippilerin komününde aralarında geçen diyaloğu anımsatır bu sahne. Ancak bu sefer ortada bir başarı olmadığını söyleyen Wyatt’tır: “Elimize yüzümüze bulaştırdık.”10 Billy üsteler: “İyi de olay buydu. Voliyi vurursun, sonra da özgür olursun.” Billy’nin işin derinliğini pek anlamadığını görürüz tekrar. Zaten randevuevinde de George’un cesedini yaktıklarını hatırlayan Billy değil Wyatt olmuştur. Nitekim düştükleri durumun da farkındadır: “Elimize yüzümüze bulaştırdık.” Başardıkları, kolay yoldan para kazanmaktır sadece; burjuva medeniyetini aşamamışlar, üstelik yol arkadaşlarını kurban vermişlerdir o “medeniyet”e.

Sabah tekrar yola koyulduklarında, bir kamyonet içindeki iki adam, Wyatt ile Billy’yi tüfekle korkutmak ister. Adamlardan biri tüfekle camdan uzanıp bağırarak neden saçlarını kestirmediğini sorar Billy’ye. Billy cevaben sol elinin orta parmağını gösterince adam da sinirlenip rastgele ateş eder ama Billy’nin yaralanıp düştüğünü fark etmez. Wyatt ceketini can çekişen Billy’nin üzerine örtüp yardım çağırmak için yola devam eder. Kamyonettekiler ise bu anda Billy’nin öldüğünü fark edip başları belaya girmesin diye “meseleyi kökünden halletme”ye karar verir. Wyatt’ın motosikletiyle kamyonetin karşı karşıya geldiğini görürüz, sonra da motosikletin dağılıp havada uçuşan parçalarını. Medeniyet için varlığı ve yokluğu fark etmeyecek iki kişinin sessizce ölmesini…

*

Görüldüğü gibi Easy Rider bir motorcu veya hippi filminden ibaret değildir, dolayısıyla bir istismar filmi de değildir; kurulu düzene muhalif olan genç kuşağın, doğup büyüdükleri topraklarda kendilerine ait bir ülke aramalarının ve yenilmelerinin hikâyesidir. Hikâyeyi etkileyici kılan ise –şimdiki zamanla geleceği iç içe geçiren kurgusunun yanı sıra– gerçekçiliğidir. Nitekim filmin yönetmeni Dennis Hopper’a 1969’daki Cannes Film Festivali’nde En İyi İlk Film Ödülü’nü kazandıran da bu gerçekçilik olmalıdır. Üstelik senaryoyu yazan Dennis Hopper ve Peter Fonda’nın11 yanında Jack Nicholson da düzene muhalif o genç kuşağa dahildir. Yani hikâyenin yazarları, 1960’ların sonuna özgü devrimci ortamda bile, aslında çoktan yenilmiş olduklarını itiraf etmiştir. Peki, neyin yenilgisidir bu?

ABD’nin büyük şehirlerindeki siyahi mahallelerinin sakinleri Nisan 1967’de isyana başladı; çünkü yaşadıkları mahalleler, soylulaştırma ve benzeri ekonomik politikalar sonucunda itildikleri gettolardı. Bu politikaların temelinde elbette ırkçılık vardı. Üstelik ABD ordusunun Vietnam’da gerçekleştirdiği katliamlar televizyonda naklen yayınlandığından, devletin yurtiçinde ve yurtdışında uyguladığı politikaların “tutarlılık” arz ettiği de görülüyordu. Halkın polis ve askerlerle karşı karşıya geldiği, şehir içi cephe muharebelerini andıran bu isyanlar 1967’nin uzun, sıcak yazının (the long, hot summer of 1967) başlangıcı oldu. Eylüle kadar süren uzun, sıcak yaz boyunca 150’den fazla “muharebe” yaşandı, 85’ten fazla insan öldü, 2.100’den fazla insan yaralandı, 11.000’den fazla insan tutuklandı, on milyonlarca dolarlık maddi hasar meydana geldi ve bazı mahalleler tamamen yanıp yok oldu.12

Düzene ve Vietnam Savaşı’na karşı olanlar, siyahilerden ibaret değildi. Sosyalistler ve karşı kültür mensupları da burjuva medeniyetini reddediyor, ne olduğunu henüz kendilerinin de bilmediği yeni bir medeniyet arıyordu. Sosyalistler daha ziyade kampüs işgalleri ve mitinglerde yer alırken hippiler, Haziran 1967’de “aşk yazı”nı (summer of love) başlatmıştı. 100.000 kadar hippi, San Francisco’nun Haight-Ashbury bölgesinde ve Golden Gate Park’ta toplanıp bir festival düzenledi. Bu aslında bir festivalden çok yeni bir medeniyet arayışının tezahürüydü. Çünkü konserler düzenlendiği gibi ücretsiz klinik ve dükkânlar açıldı, serbest aşk tecrübeleri yaşandı, psychedelic uyarıcılarla gerçekliğin sınırları keşfedildi, Antik Hint inançları aracılığıyla burjuva dünyasının değer yargıları sorgulandı. Ne var ki uzun, sıcak yaz bittiğinde düzenin hâlâ ayakta olduğu kabul edildi. Haight-Ashbury’deki Bueno Vista Park’ta “Hippinin Ölümü” (The Death of the Hippie) başlığıyla, teatral bir cenaze töreni düzenlendi. Bunun ardından başlayan “şehre geri dönüş hareketi”yle de (back-to-the-land movement) hippiler, okullarından mezun olmak ve iş bulmak için burjuva dünyasına geri döndü.13

Getto isyanları devam ederken, ABD Başkanı Lyndon Johnson bu isyanların neden ortaya çıktığını ve bir daha böyle isyanların ortaya çıkmaması için neler yapılması gerektiğini araştırması için 28 Haziran’da bir komisyon kurdu (The National Advisory Commission on Civil Disorders). Başkanı Otto Kerner olduğu için bu komisyon, Kerner Komisyonu olarak anıldı. 29 Şubat 1968’de sunulan Kerner Raporu’na göre isyanlar, hayatın her alanına yayılan ırkçılıktan, adaletsizlikten ve ekonomik sorunlardan kaynaklanıyordu. Benzer isyanların bir daha yaşanmaması için de ırkçılığa son verilip sosyal devlet politikaları uygulanmalıydı. Başkan Johnson’a göreyse rapor yüzeyseldi. Bu isyanlar ancak “dış güçler” ve içerideki yardakçıları tarafından düzenlenen komplolar sonucunda ortaya çıkmış olabilirdi. Rapor Demokratları da Cumhuriyetçileri de “sosyal adaletçiler” ile “kanun ve nizamcılar” olmak üzere ikiye böldü.14 Sonuçta Richard Nixon, aynı yıl Cumhuriyetçilerin ABD başkan adayı, Ocak 1969’da da ABD başkanı oldu.15 Vietnam Savaşı ise 1975’e kadar devam etti.16 Yani Easy Rider, devrimin başlamadan bittiği, Nixon’ın başkan seçildiği ortamda çekilmişti. Böyle bir ülkenin “devasa” taşrasında, şehre geri dönüş hareketine katılmayıp özgürlüğü aramaya devam edenlerin başına nelerin geleceği belliydi: İlçe sınırına bile varamamak. Üstelik bu yenilgi Amerika’ya özgü değildi. 1967’de Che Guevara öldürülmüş, Fransa’daki devrim 1968’de başlamadan bitmiş,17 SSCB ise devrim ve özgürlükle alakası kalmayıp ihtiyarlarca yönetilen bir bürokratik kuruma dönüşmüştü. Dolayısıyla, sistemin içinde kalarak mücadele etmenin mümkün olmadığını, ancak iş işten geçtikten sonra anladığı için Wyatt, “Elimize yüzümüze bulaştırdık” demiş olmalıydı. Ama belki de mücadele etmek zaten mümkün değildi ve Billy haklıydı: “İyi de olay buydu. Voliyi vurursun, sonra da özgür olursun.”

1. “Bir adam Amerika’yı aramaya gitti ve hiçbir yerde bulamadı.” Easy Rider’ın orijinal afişinde yer alan ifade.

2.Billy the Kid”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

3.Wyatt Earp”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

4. Lawrence Kasdan’ın yönettiği Wyatt Earp (1994) adlı biyografik filmde Wyatt Earp, Kevin Costner tarafından canlandırılmıştı.

5. “Sure is a good-looking machine.”

6. “Uh, we’re in an establishment now, aren’t we?”

7. “They got fancy bikes. That’s some Yankee queers.”

8. “I still say they’re not gonna make the parish line.”

9. “You know, this used to be a hell of a good country.”

10. “We blew it.”

11. Filmin bir diğer senaristi Terry Southern’dır, ama hikâye ve senaryonun “aslında” kime ait olduğu hâlâ tartışma konusudur. Bana kalırsa bu belirsizliğin nedeni, filmin yazılma ve çekilme aşamasında kimsenin “ayık olmaması”, ayrıca çekimler boyunca hikâyenin kolektif katkılarla sürekli güncellenmiş olmasıdır. Bkz. Peter Biskind, Easy Riders, Raging Bulls: How the Sex ‘n’ Drugs ‘n’ Rock ‘n’ Roll Generation Saved Hollywood (Londra: Bloomsbury, 1999).

12.Long, hot summer of 1967”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024; Malcolm McLaughlin, The Long, Hot Summer of 1967: Urban Rebellion in America (New York: Palgrave Macmillan, 2014).

13.Summer of Love”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

14.Kerner Comission”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

15.Long, hot summer of 1967”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024; “Richard Nixon”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

16.Vietnam War”, Wikipedia, erişim tarihi: 24 Haziran 2024.

17. Patrick Seale and Mauren McConville, French Revolution 1968 (Londra: William Heinemann and Penguin Books, 1968).

ABD, Amerikan sineması, Dennis Hopper, Easy Rider, film, karşı kültür, Murat Can Kabagöz, politika, sinema, Yeni Hollywood