Roger Corman,
The Wild Angels, 1966,
kaynak: Cult Film Freaks
Yeni Amerikan Sinemasının
Ekonomi Politiği
Yeni Hollywood’un Eşiğinde Yeni Bir Tarz: The Wild Angels

“Büyük başarı kazanan ilk karşı-kültür temalı Hollywood filmiydi ve bir bakıma Yeni Hollywood’u başlattı.” —Peter Bogdanovich

Kovboy filmlerinin (western) 1960’ların şartlarına uyarlanmasıyla motorcu filmlerinin (biker movies) ortaya çıktığını biliyoruz. Kovboy filmlerindeki atların yerini motosikletler; kasabalarda terör estiren, trenleri ve posta arabalarını soyan, atlı gangster çetelerinin yerini de motorcu çeteleri almıştı bu filmlerde.1 Hâliyle marshal ve sheriff unvanlı kamu görevlilerinin yerini de modern polis teşkilatı aldı. İşte bu motorcu filmlerinin ilki ve en meşhurlarından biri, Roger Corman’ın yönettiği, 1966 yapımı The Wild Angels’tır.2

The Wild Angels’ın hikâyesi, San Pedro, Californialı motorcu çetesi The Angels’ın hayatından bir kesittir. The Angels ise dünyaca ünlü “yasadışı motosiklet kulübü” (outlaw motorcycle club) Hells Angels’tan ilhamla yaratılmıştır. Life dergisinin Ocak 1966 sayısının kapağında bir “motorcu cenazesi”nin fotoğrafını gören Roger Corman, Hells Angels hakkında bir film yapmaya karar verip American International Pictures’a (AIP) gider. Şirket teklifi kabul edince, senaryoyu yazması için Charles B. Griffith’le anlaşır. Çetenin nasıl yaşadığını anlamak ve filme malzeme toplamak amacıyla Corman onlar için birkaç parti verir. Griffith’le birlikte bu partilere katılan Corman, çete üyelerinden bol miktarda hikâye dinler: Seks, diğer çetelerle kavga, baskın ve yağma hikâyeleri. Çetenin içki, uyuşturucu ve uyarıcılarla ilişkisi oldukça sınırlıdır. Sadece bira ve marihuana içerler; viski bile ilgilerini çekmez.3 Her motorcu çetesi gibi Hells Angels’ın da para kazanma yöntemleri bellidir: Uyuşturucu ticareti, striptiz kulüplerinden gelen haraçlar, striptiz veya fuhuş yapan kadınların paralarına el koymak…4 Hells Angels üyelerinin muhtemelen abartarak anlattığı hikâyelerden hareketle Griffith bir senaryo yazar ama Corman beğenmez. Senaryoyu tekrar yazma görevini asistanlarından Peter Bogdanovich’e verir. Birkaç yıl sonra Yeni Hollywood’un en ünlü yönetmenlerinden sayılacak olan Bogdanovich senaryonun çoğunu tekrar yazar, hatta filmin bir kısmını da yönetir, ancak jenerikte adı geçmez. Peki, ortaya çıkan hikâye nedir? 

Öncelikle jenerik akmaya başlamadan önce filmin adı ekranda, “svastika” olarak da bilinen Nazi sembolü “gamalı haç”la birlikte belirir.5 Böylece yönetmen seyirciyi en baştan uyarır: “Anlatılan, senin hikâyen değildir.” Peter Fonda’nın canlandırdığı Heavenly Blues, San Pedro, California’daki The Angels çetesinin lideridir. Nancy Sinatra’nın canlandırdığı Mike, sevgilisi olmak istediği Blues’un haremdeki gözdesi olmaktan ileri gidemez. Blues’un en yakın arkadaşı, Bruce Dern’ün canlandırdığı Joe “Loser” Kerns ise motosikleti çalındığı için bir petrol rafinerisinde işe başlamıştır ve Diane Ladd’in canlandırdığı, sevgilisi Gaysh’la civardaki bir evde yaşar.6 Neyse ki Blues, Loser’ı bu sefil hayattan kurtarmak için yollara düşmüştür. Motosikletiyle petrol rafinerisine gider, Loser’a motosikletini çalanları bulduğunu söyler. Bu esnada bir görevli, işi savsakladığı için Loser’a kızar. Boynunda asılı Alman Demir Haç Nişanı’nı göstererek de Blues’u tersler: “Anzio’da olsaydın bu hurdanın ne anlama geldiğini bilirdin. Bu Demir Haçları, gamalı haçları takmazdın.”7 Sonra tartışma büyür, Blues ve Loser adamı kafakola alır. Tam o sırada ustabaşı aşağıdan seslenerek Loser’a kovulduğunu söyler. Loser, üzerinde Nazi sembolleri olan şapkasını takarken de yukarıdaki görevli, “Biz zamanında bunları takanları öldürürdük!” diye bağırır.

Sonra ikisi, Gaysh’i alıp çeteye katılır ve Loser’ın motosikletini çalan Meksikalıları bulmak için California’daki Mecca’ya gider. The Angels üyeleri kovboy veya gangsterse, bu Meksikalıları da yerliler olarak düşünmek mümkündür. Konvoy hâlinde ilerleyen çete üyeleri, Meksikalıların çalıştığı tamirhaneye gelir. Loser çite bağlı bir atı çözerek onu özgürlüğüne kavuşturur. Ancak at özgürlüğe koşmaktansa Loser’ı takip eder. Tamirhanenin kapısı açılırken atı bir daha görürüz, sonra da içeride bir Meksikalının tamir ettiği motosikleti. Evet, atın yerini demir at almıştır.8 Blues buraya neden geldiklerini Meksikalılara anlatır. Onlar da motosikleti çaldıklarını inkâr eder. Ama çok geçmeden Loser parçalanmış motosikletinin bir pedalını bulur ve kavga başlar. Bu sırada, yakınlardaki bir dükkândan çıkan iki motosikletli polis gürültüyü duyup tamirhaneye koşar. Polisler gelince Angels üyeleri motosikletlerine binip uzaklaşır. Kargaşa esnasında arkadaşlarının gerisinde kalan Loser ise çaldığı polis motosikletiyle kaçar. Polislerden biri telsizle Angels üyelerinin takip edilmesi için haber verirken diğeri motosikletine atlayıp Loser’ın peşine düşer, hatta onu tabancayla sırtından vurarak yaralar. Yaralı Loser kısa bir süre içinde güç kaybeder, polis barikatıyla karşılaştığı anda bayılır, sonra da tutuklanıp hastaneye kaldırılır.

Mecca’daki tamirhaneden dönen Angels üyeleri, diğer üyelerin ve kadınların beklediği, beklerken de bir nevi parti verdiği ormanlık alana gelir. Ekibin tamamlanmasıyla partinin şiddeti yükselir. Bira ve marihuana içilir, bongolar çalınır, dans edilir, küçük çaplı motosiklet yarışları yapılır ve sevişilir. Hippilerin “serbest aşk” (free love) ilkesini motorcuların da benimsediğini görürüz. Geleneksel cinsel ahlak anlayışı aşılmıştır; iki kişinin sevişmesi, aralarında duygusal bir ilişki olduğu anlamına gelmez. Aralarında duygusal bir ilişki olan iki kişi de bir yandan başkalarıyla birlikte olabilir. Yalnız hippiler cinsel ilişkide rızayı temel alırken motorcular kaba kuvveti temel alır. Çete üyesi bile sayılmayan kadınlar, motorcuların maço tavırlarına hayran kalırken, bir motorcuyla yatmak istemeyen bir kadın oyunbozan olmakla suçlanabilir, hatta bir veya birkaç erkek o kadına tecavüz edebilir. Çete üyeleri alt tarafı kendi aralarında eğleniyordur. Zaten böyle eğlenmek için burjuva toplumunun dışında bir alt-kültür oluşturmuşlardır. Kadın da erkeğe direnmese, pekâlâ eğlencenin tadını çıkarabilir.9 Hem filmin genelinde hem de bu parti esnasında Mike başka birileriyle ilişkisi olmadığını, sadece Blues’u sevdiğini yoğun olarak ima eder durur. Ancak Blues çok cool’dur, böyle şeylere önem vermez. Mike bunları her söylediğinde onu tersler. Ama onun, elinin altında olduğunu da bilir.

Angels üyeleri eğlenirken polisler onları yukarıdaki yoldan gözetler. Görünürde yasadışı bir olay yokken polisler neden oradadır? 1966 itibarıyla marihuana içmek ABD’nin her yerinde yasadışıdır; ama toplum ve toplumun baskısıyla polis, kişisel kullanıma toleranslı yaklaşır. Kaldı ki bir önceki kuşaktan insanlar on yıl önce zina suçundan hapse atılırken, artık cinsel özgürlük vardır. Ancak pratikte işler değişmiş olsa da kanunlar güncellenmemiştir ve polis sadece kanunu değil düzeni de korur. Bu anlayış, toplumdaki her yeniliğe kuşkuyla bakmayı, yeniliğin içinde potansiyel suç olduğunu düşünmeyi gerektirir. Örneğin beyaz bir kadının siyah bir erkekle gezmesi polisler için şüphe uyandırıcıdır. Çünkü ilk bakışta kadının sevgilisi veya eşi gibi görünen o adam aslında pezevenk olabilir. Şüphenin nedeni, siyahların genellikle yasadışı işlerle uğraşmalarıdır. Bu işleri yapmak zorunda kalmalarının nedeni ise polisin derdi değildir. Yasadışı olmasa da geleneksel düzene aykırı bir durum varsa, polis varlığıyla huzur kaçırarak yeni pratiklerin görünür olmasını engeller.10 İşte yukarıdaki polisler bu nedenle motorcuların partisini gözetler ve haklı da çıkar. Blues, çete üyelerinden birinin eroin (horse) kullandığını görünce sinirlenir ve adama saldırır. Çünkü motorcu çeteleri, marihuana dışındaki uyuşturucu ve uyarıcılardan hoşlanmaz. Polisler hemen aşağı inip kavgayı durdurur, çeteyi de oradan uzaklaştırır, ancak kimseyi tutuklamaz. Çünkü yasadışı bir durum yoktur, sadece düzenin bozulmasına engel olmuşlardır. 

Polis tarafından partileri ve kavgaları dağıtılan Angels üyeleri akşam Loser hakkında konuşmak için bir “motorcu barı”na gelir. Norman Alden’ın canlandırdığı Medic içeri girmiş, salonda ilerlerken, arkadaki duvarda büyük bir Stalin posteri görürüz. Bu esnada müzik çalar ve bazıları dans eder. Joan Shawlee’nin canlandırdığı Momma Monahan dans ederek Medic’in yanına gelince, pantolonunun sağ arka cebinin üstüne çizilmiş bir gamalı haç olduğunu görürüz. Stalin ve gamalı haç birkaç saniyeliğine aynı karededir. Komünist veya Nazi olmadıkları açıkça belli olan bu gençler, iki karşıt ideolojinin sembollerini birlikte sahiplenerek ne yapmak, nereye varmak istemektedir? Bu sembolleri, bağlamları dışında kullanarak asıl anlamlarından ayırdıkları, bunları sadece hâkim kültürel değerlerin aksini çağrıştırdığı için benimsedikleri söylenebilir. Militarizm karşıtı birinin, sırf estetik bulduğu için asker ceketi giymesi, böylece o ceketi bağlamından koparıp herhangi bir giysi ve bir moda unsuru hâline getirmesi gibi. Öte yandan, Angels üyelerinin Nazi olmadığı bellidir, doğrudan ırkçı tavırları da yoktur ama Meksikalılarla düşman olmaları, filmin devraldığı Vahşi Batı mirasının da etkisiyle, dolaylı bir ırkçılığa işaret edebilir. Ayrıca siyahlar hakkında kötü bir söz söylemedikleri hâlde siyah üyeleri de yoktur; çünkü Hells Angels başta olmak üzere gerçek motorcu çetelerinde durum böyledir. Çetenin merkezi yönetimi ırkçılığı meşrulaştırmaz, siyahların çeteye kabul edilmesi yasak değildir, ama üyeler arasında yeterince ırkçı bulunduğu için siyahların üye olması pratikte pek mümkün olmaz. Buna karşılık, sadece siyah üyelerden oluşan motorcu çeteleri de vardır.

Motorcu barındaki Angels üyeleri, Loser’ın tutuklanıp hastaneye kaldırıldığını gazeteden okudukları için onu kaçırmaya karar verir. Çünkü ameliyat olan Loser iyileşince hapishaneye gönderilecektir. Planın başarısı basitliğinde gizlidir: Bir hanımefendi gibi giyinen Mike resepsiyondaki hemşireye Loser’ın yani Joe Kerns’ün ablası olduğunu, ta Los Angeles’tan geldiğini, sabah da iş için geri dönmek zorunda olduğunu söyler. Hemşire durumu Loser için bekleyen polise anlatır, o da ablanın kardeşini görmesine izin verir. Polisle birlikte Loser’ın odasındayken Mike çaktırmadan odanın dışarı bakan kapısını aralar, ikisi odadan çıkınca da dışarıda bekleyen Blues, birkaç çete üyesiyle içeri girip Loser’ı götürüp arabaya yatırır. Bekleme salonunda Mike’ın yanında duran polis, dışarıdan gelen sesleri duyup çıktığında Mike da koşarak çete üyelerine yetişir. Böylece plan başarılı olur. Ancak bir yerde hata yapmışlardır. Loser odadan çıkarılırken erketeye yatan çete üyesi, odaya giren hemşirenin bağırmasını engellemek için onu bayıltır. Sonra da yatakta baygın yatan kadına tecavüz etmeye yeltenir. Tam o anda Blues gelip onu da götürür. Hemşire ise yine o anda ayılmaya başlar ve Blues’u çıkarken görür, bu sayede ise karakolda kendisine gösterilen sabıka dosyalarındaki fotoğraflardan Blues’u teşhis eder.

Blues ve yanındakiler, Loser’ı Momma Monahan’ın sahildeki evine götürür. Monahan, “anne” anlamına gelen “momma” lakabını hem yaşından hem de mesleğinden dolayı kazanmış gibidir. Zira Monahan’ın, yirmili yaşlardaki çete üyelerinden büyük olduğu da fuhuştan para kazandığı da bellidir.11 Hatta bu paranın önemli bir kısmını çeteye bağışladığı veya paraya çete tarafından el konduğu düşünülebilir. Belki de motorcu filmlerinde, çete üyelerinin nasıl para kazandığına değinilmemesinin nedeni, Yeni Hollywood’un henüz ortaya çıkmadığı bu dönemde, film endüstrisinin kurallarını çok fazla çiğnememektir. Zaten Angels üyelerinin nasıl para kazandığına da hiç değinilmez. Hatta onların insani herhangi bir yanını da film boyunca görmeyiz. Sadece Loser’ın hastaneden kaçırıldığı gece Monahan eve girdiğinde, her yanı Nazi bayrakları ve çeşitli vahşi imgelerle dolu posterlerle kaplı evin bir motorcu barına benzediğini, bütün çete üyelerinin de bir komün gibi burada yaşadığını anlarız. Monahan’dan az sonra Blues ve yanındakiler, Loser’ı taşıyarak içeri girip onu bir yatağa yatırır. Yolda serum şişesi kırılan ve tedaviye ihtiyaç duyduğu her hâlinden belli olan Loser ancak birkaç dakika daha yaşayabilir. Son arzusu ise “bir nefes cigara” olur.

Loser’a yakışır bir cenaze töreni düzenlemeye karar veren çete üyeleri bir cenaze levazımatçısına gider. Loser’ın naaşı burada törene hazır hâle getirilecek ve 100 mil uzaktaki memleketine gönderilecektir. Bu hizmete mukabil çete üyelerinin verdiği para, vergi dahil 450 dolardır. Motorcu çetesine katılmakta da cenaze levazımatçılığında da iyi para vardır. Üstelik geleneksel değerleri temsil ettiği anlaşılan levazımatçı, Loser’ın ölüm belgesi sahte olduğu hâlde sorun çıkarmaz, profesyonelce işini yapar. Kârlı bir alışveriş yaptığı için de memnun görünür. Bu görünen, burjuva ikiyüzlülüğü müdür?

Loser’ı levazımatçıya teslim eden Angels üyeleri akşam Medic’in kıyıya demir atmış küçük teknesinde toplanır. Önceden cenaze törenine bu tekneyle gitmeye karar vermiş olsalar da Blues birlikte gitmenin riskli olacağını düşünür. Çete üyelerinin yolda polise yakalanmaması için Angels yamalarının (patch) dikili olduğu deri ceketlerini çıkarıp, birer ikişer, ayrı yollardan gitmelerini söyler. Kalabalık dağıldıktan sonra Blues ve Mike biraz daha teknede kalır. Bir süre sonra Mike müzik dinlemek için radyoyu açtığında haber bülteniyle karşılaşır: “Da Nang’ın kuzeyindeki Birleşik Devletler saldırısı, yoğun direnişe karşı devam ediyor. Viet Cong’un verdiği kayıplar…” Böylece film Yeni Hollywood döneminin başlamak üzere olduğunu, konusu ve üslubunun yanı sıra bu küçük detayla da gösterir. Zira Vietnam Savaşı’na birçok Yeni Hollywood filminde doğrudan veya dolaylı olarak değinilecektir.12

Ertesi sabah Momma Monahan, üzerinde cenaze törenine uygun olmasına özen gösterdiği siyah seksi elbisesiyle kasabanın vaizine gidip töreni organize eder. Kilisenin önüne park etmiş onlarca motosikleti görüp şaşıran vaiz içeri girince sıralara oturmuş bekleyen Angels üyeleriyle karşılaşır. Ama onu asıl dehşete düşüren, konuşacağı kürsünün hemen önüne yerleştirilen Loser’ın tabutudur. Çünkü tabutun açık kapağına büyük bir Nazi bayrağı gerilmiştir. Loser’ın başında da Nazi sembolleri olan bir şapka vardır. Yine de vaiz soğukkanlı davranır. Merhum günahkâr da olsa Tanrı’nın bir kuludur ve her ruha şefaat dilemek gerekir. Bu nedenle vaiz kürsünün arkasına geçip bir cenaze töreni için gereken sözleri söylemeye, gereken duaları okumaya başlar. Biz de vaizin dua okurken iki haç arasında kaldığını görürüz: Arkasındaki duvara asılı haç ile önündeki tabutun kapağına gerilen bayraktaki haç. İsa’nın haçı ile Hitler’in haçı. İsa’nın haçından yana olan vaiz, çete üyelerinin alaycı tavırlarına rağmen duasını İsa’nın istediği gibi bitirir: “Tanrı verdi ve Tanrı aldı. Tanrı’nın adı mübarek olsun.” Bunun üzerine Blues, “Tanrı, Loser için hiçbir şey yapmadı!” diye bağırarak ayağa kalkar. Vaiz der ki: “Tanrı ona en değerli hediyeyi verdi – hayatı. Tanrı hayat verir, insan da iradesiyle hayatı şekillendirir. Bu genç adam da hayatta bir sürü şey yapmıştır.” Blues, “Bırak da hayatın ona ne yaptığını anlatayım” diyerek devam eder. “İstediklerini yapması için hayatın nasıl da ona izin vermediğini, her zaman iyi olması, kirayı ödemesi, sürekli çalışıp çabalaması için hayatın ona neler yaptığını anlatayım. Yok, vaiz. Yok… Tanrı’nın çocukları değil, cehennem melekleriyiz biz!” Blues’a tiksinerek bakan vaiz, Kutsal Kitap’tan bazı ayetler okuyarak karşısındaki kayıp ruh için Tanrı’dan merhamet diler. Blues ise “Sen hiç kendi sözlerinle konuşmaz mısın?” diye sorar. Oturan çete üyeleri de onu destekler. Ahlak, iyi ve kötü üzerine öğütler dinlemek istemediklerini, sadece kendi hâllerine bırakılmak istediklerini söylerler. Blues da öfkesi ve kendine güveni artmış bir şekilde devam eder: “Hiç kimsenin bize ne yapacağımızı söylemesini istemiyoruz. Kimsenin bizi itip kakmasını istemiyoruz.” Çete üyeleri tezahürat eder, vaiz de özür diler ve ekler: “Peki, ne yapmak istiyorsunuz?” Bunun üzerine Blues, filmin alamet-i farikası olan tiradını atar: “Özgür olmak istiyoruz! Ne istersek yapmak için özgür olmak istiyoruz. Özgürce motosiklete binmek istiyoruz. Düzenin adamları huzurumuzu bozmadan makinelerimize atlayıp gezmek için özgür olmak istiyoruz. Ve kafayı bulmak istiyoruz! Ve iyi vakit geçirmek istiyoruz. İşte yapacağımız şey bu. İyi vakit geçireceğiz. Bir parti vereceğiz.” Sinema tarihinin muhtemelen en boş tiratlarından biri olan bu kısa nutuktan sonra Angels üyeleri kilisenin altını üstüne getirir. Sıraları yerden yere vurup kırarlar. Vaizi dövüp bayılttıktan sonra bağlarlar. Belli ki çete buraya dolu gelmiştir. Zira bir ara dışarı çıktığını tahmin ettiğimiz Momma Monahan, elinde içki şişeleri dolu bir koliyle kapının önünde görünür ve “Parti zamanı!” diye bağırır. Yanındakilerin elinde ise bongolar vardır. Şimdi parti gerçekten başlamıştır. Bongo çalınır, dans edilir, içki su gibi akar. Sevişenler de vardır ama –o yıl itibarıyla Hays Yasalarını13 ancak bu kadar delebildiklerinden olsa gerek– filmde hiç sevişme sahnesi yoktur. Millet böyle keyfine bakarken Loser’ın tabutunun başına gelen Gaysh ağlamaya başlar. Çünkü bu parti aslında Loser’ı anma törenidir (wake). Ne var ki çeteden iki kişi Gaysh’in eğlenmemesine bozulur. Zorla bir köşeye götürüp biraz eroin vererek onu sakinleştirir, sonra da ona tecavüz ederler. Çeteden başka iki kişi ise kendi şerefine verilen bu partide Loser’ın eğlenmemesinden rahatsız olur. Loser’ın cansız bedenini tabuttan çıkarıp bir köşeye oturturlar. Gözüne güneş gözlüğü, ağzına da cigara yerleştirirler. Boş kalan tabuta ise ayılmakta olan vaizi yatırırlar.

Bir süre sonra Blues partinin bitmesi gerektiğine karar verir. Vaizi tabuttan çıkarıp Loser’ı tekrar yerleştirirler. Kortej hâlinde mezarlığa giderler. Artık Loser’ı gömme vaktidir. Angels üyeleri yavaşça ilerlerken kasaba halkı durup daha önce hiç görmedikleri bu tuhaf cenaze kortejine bakar. Hatta kasaba sakinlerinin bir kısmı korteje katılıp mezarlığa gelir. Arkadaşları Loser’ın tabutunu mezara indirirken ise kasaba halkından bir çocuk onlara doğru bir taş atar. Taş birinin başına isabet eder ve tabii ki kasaba halkı ile çete üyeleri arasında bir kavga başlar. Kavganın kızıştığı anda uzaktan gelen siren seslerini duyarız. Çünkü çete kiliseden ayrıldığında vaiz kırık bir şişe parçasıyla iplerini kesmiş ve polise telefon etmiştir. Sirenlerin duyulması üzerine Angels üyeleri motosikletlerine atlayıp kaçmaya başlar ama Blues’un gitmeye niyeti yoktur. Herkes bir bir kaçarken Mike ona “Hadi, gidelim” der. Blues ise “Gidecek bir yer yok” diyerek karşılık verir. Son olarak Mike’ı da zorla bir motosiklete bindirip gönderdikten sonra Blues, Loser’ın cenazesini polis sirenleri eşliğinde gömerken film biter. 

*

Aslında The Wild Angels sıradan bir istismar filmiydi. Geleneksel kültürel değerlerle ve o değerlerin temsilcisi olan aileleriyle çatışan ergenlerin asi ruhunu istismar etmek için üretildiği belliydi. Bunun yanında filmin, motosiklet meraklılarının ve gerçek çete üyelerinin ilgisini istismar etmek için üretildiğini de söyleyebiliriz. Hatta ünlü şarkıcı Nancy Sinatra’ya başrol görünümlü bir yan rol verilerek genel izleyici kitlesinin merakının istismar edildiğini de... Ne var ki film amacına ulaştı. 360.000 dolar bütçeyle on günde çekilen film 10.000.000 dolar gişe hasılatı elde etti!14 The Wild Angels’tan ilhamla başka filmler çekildi ve istismar sineması içinde yeni bir alt-tür oluştu: Kanun kaçağı motorcu filmleri (outlaw biker films). Peter Fonda bu film sayesinde ünlü oldu. Film çekimlerinde öğrendikleri sayesinde ve Corman’ın teşvikiyle Bogdanovich yönetmenliğe terfi etti. Bunlar gişe hasılatının film endüstrisine yön vermesiyle ilgili. Asıl mesele ise bu hasılatın nasıl kazanıldığıyla yani filmin neden bu kadar çok izlendiğiyle ilgiliymiş gibi görünüyor.

The Wild Angels’ı ilk defa sinema salonunda izleyen ortalama sinema seyircisinin verdiği tepkileri tahmin etmek hiç de zor değil. Ahlaksızlığı varoluş nedeni hâline getirmiş, üstelik genç kızları da yoldan çıkarmış bir grup serseri yasadışı yollardan para kazanıyor, polisten kaçıyor, uyuşturucu kullanıyor, zina yapıyor, Nazi sembollerini benimsiyor, kiliseyi yağmalayıp vaizi rehin alıyor, sonra da su testisi su yolunda kırılıyor. Buna karşılık, ailelerinin temsil ettiği düzeni reddeden gençlerin, kendi seslerini duyuran bu filme büyük ilgi gösterdiği de tahmin edilebilir ki gişe hasılatları, filmin büyük ilgi gördüğünün önemli bir kanıtı.15 Ancak, herhangi bir neden sunmadan ve aşikâr bir şekilde geleneksel değerlere ve kısmen de kanunlara karşı çıkan bu film ABD’de yasaklanmadı. Sadece 18 yaş altındakilerin izlememesi şartıyla gösterime girdi. Film yapım şirketinin sağladığı kârın bu durumda etkili olduğu düşünülebilir ama henüz ortada kâr yokken şirketin senaryoyu onayladığını unutmamak gerek. Öyleyse şirket yöneticileri böyle senaryoların artık sansüre takılmayacağını biliyorlardı, çünkü böyle filmler izlemek isteyen büyük kalabalıklar vardı. Demek ki hâkim kültürel değerler her zamankinden çok sorgulanıyordu ve asilere isyan satmak para kazandırıyordu. Hepsinden de önemlisi: ABD’nin düzeni böyle bir alışverişe izin veriyordu. Filmin senaristine, yönetmenine, oyuncularına dava açılmadığı gibi, kimse bu kişileri öldürmeye çalışmadı veya onların sinema sektöründe iş bulmalarını engellemedi. Aksine, bu film hem yeni bir alt-türün hem de Yeni Hollywood’un öncüsü oldu. Peki, The Wild Angels’a benzer bir yerli film 1966’da Türkiye’de gösterime girseydi ne olurdu? 

1966 yılında, Türkiye’de yerli bir The Wild Angels çekilemediyse bunun nedeni, böyle bir filmin o tarihte Türkiye’de gösterime girmesinin mümkün olmadığının bilinmesidir. Yasaların, sansür kurumlarının, hâkim kültürel değerlerin, hatta belki de ordunun böyle bir filmin varlığına tahammül edemeyeceğini tahmin eden yapımcılar bu işe kalkışmamış olsa gerek. Kaldı ki o yıl itibarıyla Türkiye’de motorcu çeteleri bir yana, çete kurmak için yeterli sayıda motosikletin bile olmadığı tahmin edilebilir. Ama maddi şartlar kadar kültürel şartlar da belirleyicidir. Dolayısıyla, karşı-kültür olgusunun var olmadığı Türkiye’de bir karşı-kültür filminin üretilmesi mümkün değildir.16 Bu durum 1966 yılı için geçerli olduğu kadar günümüz ve muhtemelen gelecek için de geçerlidir. Zira karşı-kültür ile alt-kültürü karıştırmamak gerekir. Alt-kültür, hâkim kültürün içinde kendi gettolarını oluşturan insanların, kültürel hegemonyayı ele geçirme amacı gütmeden, mümkünse pek dikkat de çekmeden yaşamasını içerirken karşı-kültür, bu alt-kültürlerden birinin veya birkaçının kültürel hegemonyayı ele geçirmeye aday olacak kadar taraftar toplamasını içerir. Öyleyse Türkiye’de birçok alt-kültür grubu varken hiçbir karşı-kültür grubu yoktur.

Sonuçta The Wild Angels’ın muadili sayılabilecek bir yerli filmin, 1966’da ve 2025’te Türkiye’de uğrayacakları akıbet aynıdır. Bunu bir senaryo taslağı üzerinden de düşünebiliriz: Hikâye 1966’da geçiyorsa, bir grup eşkıya, kaçırdıkları veya kendi istekleriyle gelen kadınlarla birlikte komün hâlinde yaşıyor. Hikâye 2025’te geçiyorsa, motorcu çetelerinin Türkiye’de de var olabileceğini düşünebiliriz. Bu eşkıya veya motorcu güruhu, civardaki esnaf ve tüccarı haraca kesiyor, polisten kaçıyor, umuma açık alında parti veriyor, içki içiyor, uyuşturucu kullanıyor, zina yapıyor, Yunan ordusunun sembollerini benimsiyor ve arkadaşlarının cenaze töreni için yağmaladıkları caminin hatibini rehin alıyor. Niçin? Kimsenin onlara karışamayacağını göstermek için. Halkı isyana teşvik etmenin yanında kin ve düşmanlığa tahrik, devlet otoritesine itaatsizlik, milli ve manevi değerlere hakaret içeren bu senaryoya hiçbir yapımcının para vermeyeceği bellidir. Bir ülkede yapımcılara servet kazandıran bir hikâye, başka bir ülkede sinema sanatının sonunu getirebilir. Öyleyse mesele basit bir B film bile olsa, yaşananları olumsal değil yapısal olarak değerlendirmek gerekir. Çünkü somut koşullar bazı durumlarda hayal gücünü de belirler.

1. “Vahşi Batı” dönemindeki gangster çeteleri, 19. yüzyıl sonlarında taşraya nüfuz etmeye başlayan Federal Hükümet tarafından tasfiye edilmişti. Bu, ABD topraklarında modern devletin kurulmakta olduğu anlamına geliyordu. Yani devlet, meşru şiddet tekelini sağlamak için çeteleri ortadan kaldırıyordu. Ancak artık tek bir çetenin hüküm süreceğini anlayan gangsterler, devlet güçlerine katılarak polis olmayı seçebiliyordu. Bir gün öncesine kadar “kahraman eşkıya” olanların bu dönemde nasıl “kanun kaçağı” hâline geldiği, Sam Peckinpah’ın yönettiği Pat Garrett and Billy the Kid (1973) filminde görülebilir.

2. Aslında sinemanın ilk yıllarında bile motorcu filmlerinin yapıldığı söylenebilir. The Wild Angels’ı özgün kılan, Yeni Hollywood’un hemen öncesinde, istismar sineması (exploitation films) içinde yeni bir alt-tür olan “kanun kaçağı motorcu filmleri”nin (outlaw biker films) öncüsü olarak 1960’ların sonundaki motorcu filmlerine ilham vermesidir. Öte yandan, bu alt-türün ilk örneğinin The Wild One (yön. László Benedek, 1953) olduğu da söylenebilir. Ama bu filmlerin karakteristik özelliklerinin, 1960’ların ikinci yarısında ve 70’ler boyunca görülen karşı-kültür akımının tezahürü olduğunu unutmamak gerekir. “Outlaw biker film”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025; “List of biker films”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025.

3.The Wild Angels”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025; “‘The Wild Angels’: Roger Corman Invents the Biker Movie!The United Provinces of Ivanlandia, erişim tarihi: 13.02.2025.

4. Aslında bu çeteler kurumsal olarak yasadışı yollardan para kazanmaz. Yani para kazanma yolu, çetenin merkezi yönetimi tarafından belirlenmez. Nasıl para kazanacağı, üyelere bırakılmıştır. Yönetim, üyelerinin yasal veya yasadışı işler yapmasıyla ilgilenmez. “Hells Angels”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025; “Outlaw motorcycle club”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025.

5. “Gamalı haç” kelimesi, Yunan alfabesinin üçüncü harfi “gamma”nın (Γ) şeklinden ilhamla türetilmiştir. Sanskrit dilinde “talih simgesi” anlamına gelen “svastika” kelimesi de gamalı haç anlamında, “swastika” şeklinde Almancaya geçmiştir. “Gama”, NişanyanSözlük, erişim tarihi: 16.02.2025; “Svastika”, NişanyanSözlük, erişim tarihi: 16.02.2025.

6. Bruce Dern ve Diane Ladd, 1960–1969 yılları arasında evliydi.

7. İkinci Dünya Savaşı esnasında, İtalya’da, 22 Ocak 1944’te meydana gelen Anzio Muharebesi kastediliyor. “Battle of Anzio”, Wikipedia, erişim tarihi: 13.02.2025.

8. Easy Rider’da da (yön. Dennis Hopper, 1969) benzer bir sahne vardır.

9. Bir başka kült motorcu filmi olan The Born Losers’ta (yön. T.C. Frank, 1967) bu konu incelikli bir şekilde ele alınır.

10. Kenneth Rexroth, “The Heat”, The Alternative Society: Essays from the Other World içinde (New York: Herder and Herder, 1970), 75–96.

11. Türkçede bile randevu evi işleten kadınlar için “mama” tabiri kullanılır.

12. Örneğin Midnight Cowboy’da (yön. John Schlesinger, 1969), radyoda müzik arayan Dustin Hoffman’ın birkaç saniyeliğine Vietnam Savaşı’yla ilgili bir habere rastladığını görürüz.

13. 1922–1945 yılları arasında Amerikan Sinema Yapımcıları ve Dağıtımcıları Derneği’nin başkanlığını yapan Will H. Hays’in soyadından ilhamla Hays Yasaları denen, geleneksel değerlerle çatışmayan filmler yapılması için 1968’e kadar uygulanan otosansür yönetmeliği.

14. Peter Biskind, Easy Riders, Raging Bulls: How the Sex ‘n’ Drugs ‘n’ Rock ‘n’ Roll Generation Saved Hollywood (London: Bloomsbury, 1999), 42.

15.The Wild Angels”, Motion Picture Exhibitor Reviews 75(22) (6 Temmuz, 1966), 5417.

16. Aslında mümkündür, ama 1970’lerde çekilen Türk yapımı kovboy filmleri ne kadar ciddiye alınabilirse, çekilecek yerli motorcu filmleri de ancak o kadar ciddiye alınabilirdi.

Amerikan sineması, film, motorcu filmi, motorsiklet, Murat Can Kabagöz, Peter Bogdanovich, Roger Corman, sansür, sinema, The Wild Angels, Yeni Hollywood