John Boorman,
Deliverance, 1972,
kaynak: IMDb
Yeni Amerikan Sinemasının
Ekonomi Politiği
Yeni Hollywood’da Şehir ve Taşra Çatışması: Deliverance

Movie Brats1 başta olmak üzere Yeni Hollywood yönetmenleri, etkilendikleri Fransız ve İtalyan yönetmenler gibi auteur olmak istemişti. Ancak bazen kendi yazdıkları senaryoları yönetmiş olsalar da Woody Allen hariç hiçbirinin tam anlamıyla auteur olduğu söylenemez.2 Dolayısıyla ya doğrudan senaristlerce yazılan senaryoları yönettiler ya da yine senaristlerin yardımıyla romanları sinemaya uyarladılar. Kaldı ki Yeni Hollywood içinde, politik veya toplumsal meseleleri aktaran filmlerin önemli bir kısmının roman uyarlaması olduğu söylenebilir; bu da Yeni Hollywood’u besleyen bir edebi akım olmasa da bir edebi anlayışın var olduğunu gösterir. Zaten psychedelic rock, hippi alt-kültürünün müzikteki tezahürüyken, motorcu ve hippi filmleriyle başlayıp toplumsal sorunların birer parçası olarak bireysel sorunları ele alan yetkin örnekleri daha sonra BBS Production tarafından üretilen filmler bu alt-kültürün sinemadaki tezahürüydü.3 Yeni Hollywood’un bu ekolüyle aynı ruhu taşıyan romanların da yine bu alt-kültürün edebiyattaki tezahürü olduğunu söyleyebiliriz. Hatta durumu daha anlaşılır kılmak için, söz konusu romanlardan bazılarını anabiliriz: Ken Kesey, One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1962); Jeremy Larner, Drive, He Said (1964); James Liho Herlihy, Midnight Cowboy (1965); Larry McMurtry, The Last Picture Show (1966); Ken Kolb, Getting Straight (1967); Charles Gaines, Stay Hungry (1972).4 John Boorman’ın Deliverance’ı da (1972) James Dickey’nin 1970 tarihli ve aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış bir film. Üstelik Yeni Hollywood’un güncellenmiş Western’leriyle de motorcu filmleriyle de alakası olmadığı hâlde, şehirlilerin taşrayla tanışmasının hikâyesini anlattığı için Easy Rider’la birlikte değerlendirilmeye uygun bir film Deliverance.

Üst-orta sınıftan oldukları anlaşılan, kırklı yaşlardaki dört Atlantalı adam olan Lewis, Ed, Bobby ve Drew hafta sonunu geçirmek için Kuzey Georgia’ya, Appalachia olarak bilinen bölgeye gider. Amaçları, yakında baraj kurulacağı için bu bölgeyi su altında kalmadan görmek ve Cahulaswassee Nehri’ni kanolarla rafting yaparak geçmektir. İki arabayla çıktıkları yolculuğu avlanarak ve kamp yaparak geçirmeyi düşünürler. Henüz yolculuğun başında, grubun liderinin, hatta bu dört kişiyi bir grup hâline getiren kişinin, Burt Reynolds’ın canlandırdığı Lewis olduğunu kolaylıkla anlarız. Kendisi belli ki şehir ve iş hayatında olduğu kadar doğal veya vahşi hayatta da başarılıdır, zaten onu diğerlerinden ayıran da budur. Engebeli arazi koşullarında bile çok iyi şoförlük yapar, ok ve yay kullanarak avlanır. Diğer üç kişi ona her açıdan hayrandır. Lewis de bu durumun farkındadır ve arkadaşlarının ona duyduğu hayranlığı istismar etmek için bazen kolpa tavırlar sergiler. Örneğin gece kamp yaptıkları bir yerde hafif bir hışırtı duymaları üzerine ok ve yayını alıp birden ağaçların arasına fırlar, beklenmedik bir anda ortaya çıkarak diğerlerini korkutur. Sesin ne olduğunu sorduklarında da önemli bir şey olmadığını söyler. Yol boyunca insanın şehir hayatı nedeniyle özüne yabancılaştığını, asıl hayatın doğada sürdüğünü ve önemli olanın vahşi doğada hayatta kalabilmek olduğunu söyleyip durur. Diğerleri de ona hak verir. Ama Lewis bunları söylerken sadece kendisinin vahşi doğada hayatta kalabileceğinin farkındadır. Yani dördü içinde sadece o “erkek”tir; nitekim diğer üçünün Lewis’e hayran olmasının nedeni de budur. Onların asla olamayacağı erkektir Lewis. Hatta yolculuğun bir yerinde Jon Voight’in canlandırdığı Ed ile aralarında bir cinsel gerilimin ortaya çıktığını bile söyleyebiliriz. Evli olduğu hâlde neden hafta sonunu bu zor şartlar altında kendisiyle geçirdiğini sorar Lewis ona. Ed eşini sevdiğini söyler, ama her an Lewis’le ihtiraslı bir şekilde öpüşecek gibidir. Erkek dediğin Lewis gibi olursa diğerleri kadın olabilir ancak.

Yolculuğun ilk günü, barakayı andıran bir benzin istasyonuna gelirler. Amaçları, benzin almanın yanında, iki arabayı para karşılığında nehrin başındaki Aintry kasabasına götürecek iki kişi bulmaktır. Kanolarla nehrin başına geldiklerinde arabaları orada bulacak ve yollarına devam edebileceklerdir böylece. Ancak karşılaştıkları insanlar hiç de onlara benzemez. Gerçi aynı dili konuşurlar ama şehirlilerin buranın dilini bilmediği bellidir. Nitekim grubun lideri olarak Lewis, arabalara benzin dolduran adama nehri kanoyla aşma niyetinden bahsedince adam bunun ne kadar saçma bir fikir olduğunu söyler. Çünkü o, Lewis ve yancıları gibi şehirli değil bizzat oralıdır ve oranın şartlarını bilir. Lewis nereden iki şoför bulabileceğini öğrenmek için adamla konuşurken, Ronny Cox’ın canlandırdığı Drew sıkıntıdan elindeki akustik gitarı tıngırdatmaya başlar. Konuşma uzayıp melodi somutlaşınca, bir banjonun gitara eşlik etmeye başladığını duyarız. Oradaki evlerden birinin balkonunda oturan, zihinsel engelli olduğu her hâlinden belli bir erkek çocuktur banjo çalan. Drew’ün çocuğu fark etmesiyle, ikisinin müzikal diyaloğu çok geçmeden belirginleşir. Öyle ki bu diyalog, Lewis’le adamın konuşmasını bile bastırır ve herkes “konseri” ilgiyle dinler.5 Hatta yavaş yavaş orada toplanan insanlar dans etmeye başlar. Bu uzun sahne, çalan müzikten dolayı çok eğlencelidir ve bu eğlenceli müzikten dolayı şehirliler ile taşralılar arasındaki gerilim de unutulmuş görünür ama bizzat bu eğlenceli anda huzursuz edici bir şeyler gizlidir: “Olacak iş değildir bu.” Evet, müzik çok güzeldir, Drew’le çocuk müzikal olarak çok iyi uyum sağlamıştır, insanlar dans eder ama “halk müziği”dir bu. Nitekim şarkı bittikten sonra Drew tokalaşmak için elini uzatsa da çocuk sert bir şekilde başını çevirir ve tek kelime bile etmez. Bu arada Lewis nereden şoför bulabileceğini öğrenmiştir.

Şehirliler demircilik veya hurdacılıkla geçindikleri anlaşılan Griner kardeşlerin barakasına gider. Büyük Griner da şoförlük teklifini aldığında, nehri kanoyla aşmanın ne kadar saçma olduğunu söyler hemen: “Evet, nehir orada. Oraya gidersiniz ama geri dönemezsiniz. ‘Keşke orada olmasaymış’ dersiniz.” Bu sözler Ed’in vazgeçmesi için yeterliyse de Lewis kararlıdır. Ücrette anlaşırlar ve Griner kardeşler şoförlüğü kabul edip nehir kıyısına gitmek için şehirlilerin arabalarını takibe başlar. En önde tabii ki Lewis’in kullandığı araba yer alır. Ed’e göre, Griner kardeşler önden gitmelidir; çünkü yolu onlar bilir. Nitekim Lewis ilk denemede başarısız olup arabayla geri döndüğünde Büyük Griner, “Nereye gidiyorsun şehir çocuğu?” diyerek onunla dalga geçer. Ancak Lewis canını sıkmaz ve ikinci denemede nehri bulur: “Bazen bir şey bulabilmek için, önce kendini kaybetmen gerekir.” Kanoları nehre bırakırken Ned Beatty’nin canlandırdığı Bobby nehrin sonunda arabaları bulamayacaklarından endişelenir; zira bu vahşi görünümlü adamlara güvenmez. Lewis ise kitabı kapağına göre yargılamamasını söyler; arabaları gereken yerde bulacaklarından emindir. Vahşi doğayı bildiği gibi gerçek Amerika’yı, gerçek halkı tanıyan da odur. Ekibin Lewis’e güvenmekten başka seçeneği yoktur. 

Başta sakin görünse de geçilmesinin bir hayli zor olduğu zamanla anlaşılan nehirde yolculuk başlar. Her şey yolundadır. İlk gece yapılan kampta da her şey yolundadır. Şehirliler ertesi sabah yola devam eder ama ilk gün yaşadıkları cinsel gerilimden midir bilinmez, Ed bu sefer Lewis’le değil Bobby’yle aynı kanoya biner; Lewis’in yol arkadaşı bu sefer Drew olur. Ed ve Bobby önden giderken, dinlenmek için kanoyu durdurup indikten hemen sonra, ağaçların arasından kıyıya inen iki “dağ adamı” görür. Adamlardan birinin elinde tüfek vardır. Tüfeği olan dazlaktır, ön dişleri yoktur ve zihinsel engelliymiş gibi görünür. Diğerinin aklı başındadır ve lider konumunda olan da odur. Bobby ona selam verince, orada ne yaptıklarını sorar sertçe. Ed araya girip Aintry’ye gittiklerini söylediğinde ise yanlış yerden döndükleri için oraya asla ulaşamayacaklarını söyleyecektir adam. Ed ve Bobby’yi yalnız sanıp kaybolduklarına ikna ettiğini düşündüğü anda tavırları daha da düşmanca bir hâl alır. Ed ve Bobby korktuklarını belli etmemeye ve zaten sinirli görünen bu adamları daha da kızdırmamaya çalışarak kanoya binip yola devam etme niyetindedir. Adamların kendilerini bırakmayacağını anlayan Ed para teklif eder ama adamların istediği para değildir. Dazlak, tüfeğini ikisine doğrultur ve onları biraz içeriye, ağaçların arasına götürür. Tüfek Bobby’ye doğrultmuşken diğer adam Ed’i bir ağaca bağlar, sonra da Bobby’ye soyunmasını söyler. Bobby yavaşça soyunur ama yeterli değildir bu; tamamen soyunmasını ister adam. Artık Bobby ve Ed kadar biz de ne olacağını anlarız. Bu anda Bobby çırılçıplak koşarak kaçmaya çalışır. Adamlar ona engel olmaz, hatta güler; çünkü kaçacak hiçbir yer yoktur. Üstelik kısa boylu ve şişman Ned Beatty tarafından canlandırıldığı için, o engebeli arazide Bobby’nin hiçbir şansı yoktur. Nitekim kaçmaya çalışırken toprağa ve çamura bulanır, olduğu yere yığılıp “yapmaması için” adama yalvarmaya başlar. Bu esnada dazlak tüfekle beklemektedir. Adam bu hâliyle Bobby’nin tam bir domuza benzediğini söyler. İşin rahatsız edici yanı, bunun doğru olmasıdır. Sonra adam parmaklarını Bobby’nin burun deliklerine takarak onu biraz daha domuza benzetir ve arkasına geçerek domuz gibi ciyaklamasını söyler. Kurtuluş umuduyla, adamı kızdırmamak için ciyaklamaya başlar Bobby. Sesin feryada dönüştüğü anda ise adamın Bobby’ye tecavüz etmeye başladığını anlarız. Bobby bu dağ adamının tecavüzüne maruz kalsa da adam sadece bir domuzla “iş görmek”tedir. Ed ve Bobby onların gözünde insan değil yabancı birer mahluk, birer hayvandır. Bu sahne bitince, dazlağın da Ed’e tecavüze başlayacağı anlaşılır. Tam bu anda Lewis’le Drew’ün sessizce gelip kanoyu kıyıya yanaştırdığını, sonra da Lewis’in ok ve yayıyla yaklaşıp siper aldığını görürüz. Uygun zaman gelince Lewis adamı okla vurur; Ed dazlağın tüfeğini almayı başarır ama dazlak da kaçmayı başarır.

Olanlar hakkında konuşmazlar fakat Bobby’nin hâlinden, yaşananlar ve yaşanması muhtemel olanlar anlaşılır. Lewis’e göre yapılması gereken bellidir. Cesedi mümkün olduğunca derine gömecekler, yollarına devam edecekler ve hiç kimseye hiçbir şey anlatmayacaklardır. Sadece Drew buna itiraz eder. Cesedi yanlarına alıp yola öyle devam etmeyi, kasabaya varınca şerife her şeyi anlatmayı, nasılsa nefsi müdafaa nedeniyle ceza almayacaklarını düşünür. İşte bu noktada akla bir soru gelir: O dağ adamlarının gözünde Bobby ve Ed birer hayvandan, muhtemelen cinsel ihtiyaçlarını giderdikleri orman hayvanlarından ibarettir. Medeniyetten gelen bu şehirlilerin gözünde de en azından artık, o dağ adamları birer hayvandan ibarettir. Çünkü onları hayvan yerine koymuşlardır ve hayvanlarla birlikte yaşamaktadırlar. Hukuk ise insanlar içindir. Dolayısıyla nahif bir itirazdır Drew’ün yönelttiği. Ama Lewis onu kendi silahıyla vuracaktır. “Demokrasiye inanıyorsun, değil mi?” diye sorar. Drew de olumlu cevap verir. “Öyleyse oylamaya koyalım” der Lewis, “herkes de çoğunluk kararına saygı duysun.” Drew kaybeder. Cesedi iç kısımlarda bir yere götürüp, gömecekleri çukuru elleriyle kazmaya başlarlar. Ancak Lewis’in öngördüğü gibi kolay olmaz bu iş. Çok çabuk yorulurlar ve çok sığ bir çukur kazabilirler. Adamı tüfekle birlikte bu çukura yerleştirirler, üstünü toprak ve çalı çırpıyla kapatırlar. Bir hayvan burayı azıcık eşelese cesedin hemen ortaya çıkacağı bellidir. Lewis’in liderliğini ilk kez sorguladığımız andır bu. O da bir şehirlidir ve elinden bu kadarı gelir.

Kanolara atlayıp yola devam ederler. Drew önde, Ed arkada, aynı kanodadırlar. Drew can yeleğini giymemiştir, Ed’in uyarılarına rağmen giymemekte de ısrar eder. Yolculuğun bir anında kürek çekmeyi bırakıp mırıldanmaya başlar. Yaptıkları “hata” nedeniyle vicdan azabı çektiğini anlarız. Nitekim çok geçmeden, kendini nehre bırakır. Diğerleri onun neden düştüğünü anlayamaz. Şiddetli akıntı ve dalgalar yüzünden Drew’e ulaşmaları da mümkün olmaz. Üstelik o kargaşa anında kanolar devrilir, nehirde sürüklenen Lewis’in de bir bacağı kırılır. Güç bela, yüksekçe bir tepenin yamacına sığınırlar. Lewis tepenin üstünden, dazlağın tüfekle Drew’ü vurduğunu söyler. Oysa biz durumun öyle olmadığını biliriz ve Lewis’in artık lider olmadığına hüküm veririz. Ancak Bobby ile Ed bizimle aynı bakış açısına sahip değildir. Lewis hâlâ liderdir, dolayısıyla onun dedikleri yapılır ama şartlar gereği, kararı ancak Ed uygulayabilir. Dazlak yukarılarda bir yerdedir. Ed’in tırmanıp, dazlağı bulup okla öldürmesi gerekir. Bu, Ed’in erkekliğini kanıtlaması için de bir fırsattır. Lewis bir kayanın üstünde acıdan inlerken ve Bobby onun yanında çaresizce beklerken Ed o yüksek tepeye tırmanıp aradığı kişiyi öldürmeyi başarır. Aradığı, Drew’ü buradan vurduğuna göre tüfeği olan bir adamdır ve Ed de tüfeği olan bir adam öldürmüştür. Cesedin yanında gittiğinde ise daha önce görmediği bir avcıyı öldürdüğünü anlar. Ama orada bırakmak tehlikeli olacağından cesedi iple sarkıtarak nehre atar. Ed’in başardığını sanıp sevinen Bobby ile Lewis, Ed aşağı inince cesedi görüp durumu anlar. Cesedi nehre atıp yollarına devam etmekten başka seçenekleri yoktur. Sağlam kalan kanoyla yola devam ederken, Drew’ün bir kaya ile kütük arasına sıkışmış cesedine rastlarlar. Drew silahla vurulmamıştır. Lewis’in artık lider olmadığı hepsi için malumdur. Kanoda yer olmadığı için taş bağladıktan sonra Drew’ün cesedini de nehre atıp yola devam ederler.

Aintry’ye ulaştıklarında kasaba halkına, özellikle de polise anlatacakları hikâyeye karar verip ağız birliği yaparlar: Hafta sonunu geçirmek için bu yolculuğa çıkmışlardır; ne yazık ki Drew nehre düşmüştür, başka da bir şey olmamıştır. Karaya çıkınca Lewis’i hemen hastaneye yatırırlar. Filmin geri kalanı boyunca, Ed ziyaret için hastaneye gittiğinde ancak bir kez daha görebiliriz onu. Bu ziyaretin asıl amacı da Lewis’e hikâyeyi değiştirmeleri gerektiğini söylemektir. Liderlik göreviyle birlikte başrol de bitmiştir. Lewis artık Ed’e tabidir. Kesmeyen bir bıçak bıçak olamayacağı gibi tahminleri yanlış çıkan yaralı biri de lider olamaz. Yine de Lewis’in doğru çıkan bir öngörüsünün olduğunu anlarız karaya çıktıklarında. Nehir yolculuğuna başlamadan önce para verdikleri adamlar, arabaları gerçekten de oraya bırakmıştır. Ama onlara bu nehir yolculuğunun bir saçmalık olduğunu söyleyenler haklı çıkmıştır. Arabalarına bir şey olmayacağını, belanın başka türlü olduğunu söylemeye çalışmışlardır belki de. Şehirlilerin taşraya karşı bir ön kabulü vardır, gelmesi muhtemel iyiliği de kötülüğü de bu ön kabulü kerteriz alarak beklerler. Ancak taşranın gerçekliği başkadır. Böylesi bir yüzleşme, bu sahne, bir aydınlanma anı olarak okunabilir.

Bobby ile Ed başta polis olmak üzere herkese aynı hikâyeyi anlatır. Kilise onlara yardım eder; giysi, yemek ve kalacak yer verir. Ancak duyduğu hikâye, Deliverance romanının yazarı James Dickey’nin canlandırdığı şerifi tatmin etmemiştir. Üstelik Ed’in öldürdüğü adam, şerif yardımcılarından birinin ava çıkan kayınbiraderidir. Fakat Bobby ve Ed’i tutuklamak için yeterince kanıt yoktur. Ed kasabalılarla vedalaşıp arabasına bindikten sonra şerif onun yanına gelir. Nehir yolculuğuna dört kişi olarak çıktıklarını ama kanolarda fazladan bir can yeleği bulunduğunu söyler. Yanlarına fazladan bir yelek mi almışlardır? Drew’ün can yeleğini giymediğini söyler Ed, nedenini de bilmiyordur. Şerifin inanmadığı her hâlinden bellidir ama yapacak bir şey yoktur. Bir daha asla buraya gelmemelerini, kasabanın huzur içinde ölmesini istediğini söyler. Şerifin anlaşma teklifini “Umarım şerif yardımcısının kayınbiraderi yakında ortaya çıkar” diyerek kabul eder Ed. Şerif de “Muhtemelen sarhoş gelir” diyerek anlaşmayı imzalar. Bazı aile ve cemaatlerde yaşanan tecavüz ve benzeri istismar vakalarının, topluluğun itibarı namına saklanmasını hatırlatır şerifin bu tutumu. Hukuka uygun davranılmasını isteyen Drew’ün ölümü de hukuka aykırı fiillere neden olmuştur öte yandan. Bobby mağdurdur ama Ed’in öldürdüğü adam ve ailesi de mağdur olmuştur. Şehir ve taşra gerilimi üzerine, etik üzerine, hukukun hangi hâllerde ve kimler için geçerli olabileceği üzerine insanı düşünmeye sevk eden, bir kere izleyenin peşinden ömür boyu gelecek bir filmdir Deliverance.

*

Easy Rider’da şehirden taşraya giden ana karakterler, burjuva medeniyetinin uzamı olan şehirde tutunamayan veya şehri reddeden marjinallerdi, hatta o medeniyete mensup ortalama insanların gözünde hiçbir değeri olmayan, var olmamaları tercih edilen serserilerdi. Özgürlüğü şehirden “dışarı”6 çıkarak bulabileceklerini düşünmüşler ama dışarısının şehirden çok daha acımasız olduğunu hayatları pahasına öğrenmişlerdi. Deliverance’ın şehirden taşraya kaçan karakterleri ise marjinal veya serseri olmak bir yana tam anlamıyla küçük burjuvalardı. Zaten istedikleri, şehirden sadece iki günlüğüne kaçıp doğada eğlenceli bir hafta sonu geçirmekti. Taşra eğlenceliydi; çünkü şehir yaşamı gibi standart değildi, maceralarla doluydu. Ama orayı asıl eğlenceli kılan, iki gün sonra şehre dönecek olmalarıydı. Üstelik Lewis’in retoriği sayesinde turist olduklarını unutmuş ve halkın dilinden anladıklarını düşünmeye başlamışlardı. Taşralılarla selamlaşırken “Howdy!”7 demelerinden bile bellidir bu düşünceleri. Ne var ki taşranın “irfanı” şehirlilerinin içi boş kibrine baskın gelir. Çünkü şehirlilerin zihnindeki ideal özgürlük de eğlenceli doğal yaşam da taşrada yoktur.8 Orada herkes birbirini tanır ve yerleşmek için şehirden gelenler bile yabancı olmaktan kolayca kurtulamaz.9 Doğa ise şehirlilerin tahmin edemeyeceği kadar vahşi olabilir. Marjinal veya burjuva olması fark etmez; şehirli, taşrayı tanımamaktadır.10 Ancak şehirli bunun farkında değilken taşralı farkındadır. Gerçi şehre yeni göçen taşralı da orada tutunamayabilir. Hatta Midnight Cowboy’da bu durum sarsıcı bir şekilde anlatılır. Yine de şehirde imkân çoktur ve bir kulvarda başarısız olan, diğerinde şansını deneyebilir. Üstelik insan şehrin kalabalığı içinde anonim olacağından göreli bir özgürlük de kazanacaktır. Taşrada ise yabancı olduğuna kesin gözle bakılanlar ya ortadan kaldırılmalı ya da hayvan muamelesi görmelidir. Üstelik “gerçek halk” olan taşralıları sömürüden kurtarmak için 19. ve 20. yüzyıllarda şehirden taşraya giden devrimcilerin sonu da bu karakterlerinkinden çok farklı olmamıştır. Bu yaşananların söz konusu dönemlerin politik ve toplumsal koşullarıyla doğrudan ilgisi vardır elbette. Ancak şehir ve taşra çatışması farklı bağlamlarda bile aynı sonucu doğuruyorsa, belki de konuyu düşünmeye baştan başlamak gerekir. Taşra teması Türkiye sineması içinde düşünüldüğünde ise taşrada yaşamak zorunda kalan şehirlileri anlatan filmlerin karamsar olduğunu söylemek yerine yeterince karamsar ve sarsıcı olmadıklarını, aksine, mevcut şiddeti gerçekçi bir şekilde yansıtması gereken filmler üretmek gerektiğini ifade etmek gerekir. Zira Deliverance’ın ta 1972’de gösterdiği gibi taşra filmlerinin illaki “durağan” olması gerekmez.11

1. Sinema salonlarının yanında televizyondan da film izleyerek büyüyen, bir önceki kuşağın aksine sinema okullarından mezun olan Yeni Hollywood yönetmenleri, “sinemanın dâhi çocukları” (Movie Brats) olarak anılıyordu. Martin Scorsese, Brian De Palma, Francis Ford Coppola, George Lucas, Steven Spielberg ve William Friedkin bu “çocuklar”dan başlıcalarıydı. Movie Brats içinde sinema okulundan mezun olmayıp alaylı olarak yetişen tek yönetmen ise Peter Bogdanovich’ti.

2. Peter Biskind, Easy Riders, Raging Bulls: How the Sex ‘n’ Drugs ‘n’ Rock ‘n’ Roll Generation Saved Hollywood (Londra: Bloomsbury, 1999), 414.

3. Bir BBS yapımı olan Five Easy Pieces (yön. Bob Rafelson, 1970) bu filmlerin güzel bir örneğidir. Yeni Hollywood döneminde Hal Ashby’nin yönettiği filmler de bu “ekol”dendir.

4. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (yön. Miloš Forman, 1975); Drive, He Said (yön. Jack Nicholson, 1971); Midnight Cowboy (yön. John Schlesinger, 1969); The Last Picture Show (yön. Peter Bogdanovich, 1971); Getting Straight (yön. Richard Rush, 1970); Stay Hungry (yön. Hal Ashby, 1976).

5. Çalan parça, Arthur “Giutar Boogie” Smith’in 1954’te bestelediği, bluegrass türündeki “Dueling Banjos” şarkısıdır. Şarkının filmdeki yorumu ise Eric Weissberg’e aittir. “Dueling Banjos”, Wikipedia, erişim tarihi: 25 Haziran 2024.

6. Bu kelime Osmanlıcada “taşra” (طشره) olarak yazılır, “dışarı” olarak okunurdu. Dışarı denirken kastedilen ise saray ve başkentin yani İstanbul’daki tarihi yarımadanın dışıydı.

7. “Nasılsınız / nasıl gidiyor?” anlamına gelen “How do you do?” ifadesinin samimiyet belirtecek şekilde kısaltılmasıyla ortaya çıkan bu kelime Türkçeye “N’örüyon?” olarak da çevrilebilir.

8. Ken Kesey’nin, taşranın bu hâlini açıkça gösteren Sometimes a Great Notion (1964) romanı da sinemaya uyarlanmıştı: Sometimes a Great Notion (yön. Paul Newman, 1971).

9. Gordon Williams’ın The Siege of Trencher’s Farm (1969) romanından uyarlanan Straw Dogs’da (yön. Sam Peckinpah, 1970) bu durum gözlemlenebilir. Evet, Yeni Hollywood sinemasının “etkileyici” örneklerinden olan bu film de bir romandan uyarlanmıştır. Fakat film Amerikan yapımı olsa da hikâye Galler taşrasında geçmektedir.

10. Nasıl ki Easy Rider’daki otostopçu hippi için bütün şehirler aynıysa, taşralılar için de bütün şehirliler aynı olabilir.

11. Deliverance’ın, Nehir (yön. Şerif Gören, 1977) adıyla yerli bir uyarlaması çekilmişti. Başrollerinde Müjde Ar ve Tarık Akan’ın oynadığı bu filmde kadınlı erkekli bir grup zengin genç, Fırat Nehri’ni sallarla geçerek bir macera yaşamak için taşraya gidiyordu. Tecavüze maruz kalanlar ise kadın karakterlerdi.

Amerikan sineması, Deliverance, film, John Boorman, kent, Murat Can Kabagöz, şehir, şiddet, sinema, taşra, Yeni Hollywood