Monte Hellman
Ekonomi Politiği
Pull My Daisy
On the Road (1957) romanında anlattığı yolculukların ardından Jack Kerouac’ın yazdığı üç perdelik tiyatro oyunu Beat Generation’ın üçüncü perdesinin sinema uyarlaması olan film, Neal Cassady’nin ressam eşiyle birlikte yaşadığı bir olaya dayanıyor. Filmin adı ise aslında Kerouac, Cassady ve Allen Ginsberg’ün 1940’larda yazdığı bir şiirin adı. Bu şiirin her dizesini, diğerlerinin ne yazdığını görmeden, başka biri yazmış. Siyah-beyaz olan filmi Kerouac kendine has spontaneous prose [doğaçlama düzyazı] üslubuyla doğaçlama olarak seslendiriyor.1 Bir müzisyen caz ritimlerine uygun olarak, tek seferde ve belli bir armoniye bağlı kalarak nasıl doğaçlama solo çalıyorsa, bu üslup da yazarın öyle yazmasını gerektiriyor (Kerouac’ın düzyazı için geliştirdiği bu üslubu, filmi seslendirirken şiire uyarladığını söyleyebiliriz). Keza filmin oyuncuları da aynı şekilde doğaçlama rol yapıyor.
New York’ta bir demiryolu makasçısının ressam eşi akşam yemeğine saygın bir piskoposu [bishop] çağırır. Adam ise durumdan habersiz, bohem sanatçı arkadaşlarını daha önce eve çağırmıştır. Bohem arkadaşlar Allen Ginsberg, Peter Orlofsky ve Gregory Corso akşam yemeği vaktinde piskopostan az sonra gelip onunla Budizm hakkında tartışmaya başlar. Hayat ve ölüm hakkında, nelerin kutsal olup olmadığı hakkında… Bir yandan da trompet ve kornolarıyla caz çalarlar. Piskopos çok dayanamayıp gider. Demiryolu makasçısı ise eşiyle kavga ettikten sonra arkadaşlarıyla eğlenmek için çıkar.
Film, Beat Kuşağı’nı oluşturan elementleri bir araya getirerek dönemin henüz karşı-kültür haline gelmemiş bohem alt-kültürünü sinema formunda sunuyor: New York, şiir, caz, Budizm… Yani sinema formunda, caz eşliğinde bir şiir okuma performansı denebilir film için. Aynı zamanda da belgesel. Zaten o dönem caz kulüplerinde ve sanat galerilerinde böyle performansların gerçekleştirildiğini biliyoruz; Türkiye’deki “edebiyat matineleri” gibi. Kaldı ki Beatlerin bir kuşak olarak anılmasının sebeplerinden biri, 7 Ekim 1955’te San Fransisco’daki Six Gallery’de düzenlenen dinletide Ginsberg’ün “Howl” [Uluma] şiirinden bir bölümü ilk kez okumasıdır.
Filmde hip, cat, hipcat, hipster ve beatnik kelimelerini duyuyoruz. Kerouac’ın sesinden, Beat şiirinin ne olduğunu anlıyoruz. Caz dinliyoruz. Budizm hakkında bir tartışmaya tanık oluyoruz. Olayların gerçekleştiği ortamı görüyoruz. Şairler kendilerini canlandırıyor, yani kurmacayla belgesel iç içe geçiyor. Sessiz kaydedildiği, siyah-beyaz olduğu, içerdiği olaylar bir şiir gibi seslendirildiği için ise film sessiz sinema döneminin sonlarını hatırlatıyor.2
*
1967–1981 yılları arasında gelişip sönümlenen Yeni Hollywood sineması, 1920’lerden beri oluşagelen Amerikan karşı-kültürünün bir boyutudur. 1940’ların sonlarında Greenwich Village, New York’ta tanışan bir grup modernist yazarın, yine aynı tarihte başlayıp “San Fransisco Rönesansı” olarak bilinen edebi akıma eklemlenmeleriyle ortaya çıkan Beat Kuşağı’nın ise 1960’ların ortasında şekillenmeye başlayan hippilikle doğrudan bağı vardır. Örneğin hip kelimesi, Siyah müzisyenlerin oluşturduğu New York caz argosunda “durumun farkında olan, uyanık olan ve bu argoyu bilen kişi” anlamında kullanılmıştır. Hipster, hipcat ve hippie/hippy kelimeleri de hip kelimesinden türetilmiştir. Bu caz argosunda kullanılan bir kelime de beat’tir. Hem müzikteki “vuruş” anlamında hem de “darbe almış, yenilmiş, bitik” insan anlamında. Katolikliği Budizmle birleştirmeye çalışan Kerouac zamanla bu kelimeyi beatific/beatitude, yani “selamete ermiş, kutsanmış kişi” anlamında da kullanmaya başlamıştır.
Budizm başta olmak üzere Uzakdoğu dinlerine duyulan ilgi, Beatler ile hippilerin kesişim noktalarından biridir. Beat Kuşağı hippiliğe evrilmemiştir, ancak nasıl ki 1950’lerin koşulları Beat Kuşağı’nı doğurduysa, 60’ların koşulları da hippiliği doğurmuştur. Beatlikten hippiliğe geçişte ise doğrudan üç kişinin etkili olduğunu söyleyebiliriz: Allen Ginsberg, Neal Cassady ve Ken Kesey. Ginsberg zaten Beat Kuşağı’nın kurucularından biridir. Bir yazar olmayan Cassady yaşam biçimi ve dostluğuyla Beat edebiyatına ilham olmuştur. One Flew Over the Cuckoo’s Nest (1962) romanının yazarı Kesey ise yanına bir grup hippiyi alıp Furthur adını verdiği otobüsüyle 1964–1966 yılları arasında Amerika’yı gezip LSD testleri yapmıştır. Bu esnada otobüsü kullanan Cassady’dir. Kerouac sadece bir kere ekiple buluşmuş ve ortamdan pek hoşlanmamışsa da Ginsberg hayatının geri kalanına hippi olarak devam etmiştir.3
Cuckoo’s Nest’in 1975’te Miloš Forman tarafından sinemaya uyarlandığını ve böylece Yeni Hollywood’un en önemli filmlerinden birinin ortaya çıktığını biliyoruz. Filmin dayandığı romanın yazarı Kesey hippi karşı-kültürünün kurucularından biriydi, Ginsberg ve Cassady de onun yakın arkadaşlarındandı. Çünkü Yeni Hollywood gibi Beat Kuşağı da Amerikan karşı-kültürünün aşamalarından biriydi. Üstelik Eski Hollywood’un yıkılabileceğini henüz kimse düşünemezken bu kuşak Pull My Daisy’yi üretmişti. Dolayısıyla bu film, on yıl içinde Hollywood sinemasını altüst edecek dönüşümün bir habercisiydi.
1. Regina Weinreich, “Legacy of Jack Kerouac”, Britannica, erişim tarihi: 06.05.2025.
2. Jack Sargeant, Naked Lens: Beat Cinema (Londra: Creation Books, 1997).
3. Tom Wolfe, The Electric Kool-Aid Acid Test (Londra: Vintage Classics, 2018).
