Monte Hellman
Tolga Örnek’in Kaybedenler Kulübü’nü (2011) ilk kez sinemada izlediğimde yirmi yaşındaydım. Filmin hikâyesinden, karakterlerinden, jargonu kadar Kaan ve Zeynep karakterlerinin aşkından da etkilenmiştim. Daha doğrusu bir aşkın doğma, büyüme ve ölme aşamalarının gerçekçi bir şekilde anlatılmasıydı etkileyici olan. Filmin bu katmanından ayrıca etkilenmemin nedeni, bir yıl önce, sadece bir hafta birlikte olduktan sonra benden ayrılan eski sevgilimi hâlâ unutamamış olmamdı. Üniversitenin ikinci sınıfındaydım ve haftada birkaç gün okulda gördüğüm birini unutmak pek kolay olmuyordu; çünkü henüz benden hoşlanan başka bir kadın yoktu. Dolayısıyla filmin İstanbul’da yarattığı New York atmosferi benim nahif melankolimle birleşince hikâyenin bütünüyle özdeşlik kurmam kaçınılmaz olmuştu. Yalnız değildim. Hayat “standart” bir şekilde akıp gidiyordu.
Filmin hikâyesinin gerçek olaylara dayandığını, 1996–2001 yılları arasında Kent FM’de gerçekten de Kaybedenler Kulübü diye bir programın yayınlandığını, 6:45 Yayınevi’nin Kaan Çaydamlı’ya ait olduğunu, filmdeki Kaan’ın yayınevinde çalışan, ne dediği anlaşılmayan uzun saçlı adamın Şenol Erdoğan olduğunu ve filmde de kendisini canlandırdığını sonradan öğrendim. YouTube üzerinden programın bazı eski bölümlerinin kayıtlarını dinledim, “Seri K” başlığı altında 6:45’ten çıkan Kafka külliyatını okudum, seriye yeni kitaplar eklendikçe de okumaya devam ettim. Tabii ki “Bir Nevi Radyo Programı” olan Kulüp bu sırada kültür endüstrisi tarafından hatırlandı, yeni bölümleri yayınlanmaya başladı. Eskiden yeraltı ve Beat edebiyatı ağırlıklı bir yayın programı olan 6:45 de içeriği değişerek popüler bir yayınevi hâline geldi. Hatta Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk, “6:45 Kaybedenler Kulübü” adıyla bir restoran-bar zinciri açtı, “Yalnızlar Partisi” temalı etkinlikler düzenledi. İnek iyi süt veriyordu.
Sinemada izledikten bir yıl sonra bir kere de evde izledim filmi. Bu sefer hiç beğenmedim. Geçen yıl neden o kadar beğendiğimi de anlamadım. Durumu o zamanki ruh hâlime yordum. Filmi beğenmememin nedeni, gerçek olaylara dayanan hikâyeyi gerçekçi bulmamamdı. Daha sonra hikâye yazmaya çalışırken fark edecektim: Kurmaca, gerçek hayattan daha gerçekçi olmak zorundaydı. İyi veya kötü, hayatta çok ilginç tesadüfler olabilir ve bu tesadüfler hayatın seyrini değiştirebilirdi. Ama bir edebi eserde tesadüflerin yerinde kullanılmaması, hikâyenin inandırıcılığını azaltabilirdi. Bunun dışında da sıradan bir popüler kültür ürünüydü bu film: Sevdiğimiz işi yaparak İstanbul’da geçinmenin mümkün olduğuna bizi inandırıyor, maddi sorunları böylece hallettikten sonra da geriye sadece varoluşsal sorunlar ve kadınlar kalıyordu. “Hayat berbat”tı ve “bu iyi”ydi.
Ancak filmi ilk izlediğimde dikkatimi çeken bir ayrıntı vardı. Gece radyo programına telefon eden yalnız ve depresif Brit karakterine “Bad’sin yani…” diyorlar, konuşmanın sonunda da onu yaşadığı semtin “Bad’lik Amiri” ilan ediyorlardı. Akranlarım arasında pek dinleyeni bulunmayan Kargo’nun Sevmek Zor (1997) albümündeki o avangart şarkının adıydı “Bad’lik Amiri”. Filmin hikâyesinin gerçeğe dayandığını öğrendikten sonra aradaki bağı fark ettim. Bu aşamada söylemek gerekir ki Kargo’yu özgün kılan, 1996–2000 arasında çıkardığı dört albümle yarattığı tarzdı.1 Bu tarz, Bulutsuzluk Özlemi’yle Türkçe rock’ta nihayet beliren şehirli sound’u edebiyatla, bir ölçüde yeraltı edebiyatıyla birleştiriyordu. Nitekim Kargo şarkılarının sözlerini yazan, grubun basçısı Mehmet Şenol Şişli (MŞŞ) aynı zamanda şairdi ve bazı şarkılarda İkinci Yeni dizeleri duymak mümkündü. Kaybedenler Kulübü de Kargo’nunkiyle aynı şehrin, aynı alt-kültürün, aynı edebiyatın, aynı varoluşsal buhranın ürünüydü. Keza üslubu, tavrı ve çaldığı şarkıların yanında viskisi ve sigarasıyla da her yayında sözlü bir edebiyat performansı icra ediyordu. İşin bu yanına dikkatimi çeken ise Hikmet Temel Akarsu’nun Kaybedenlerin Öyküsü (1998) romanı oldu.
*
İstanbul’un 1990’lardaki karşı kültür ortamını ele alan dörtlemenin ilk cildi Kaybedenlerin Öyküsü. 1997 yılında müstear isimle gazetelere sanatsal eleştiriler yazarak geçinen, eski eşi ve on iki yaşındaki kızı yurtdışında yaşayan otuz yedi yaşındaki Murat’ın Kadıköy’deki mütevazı ama marjinal ortamlarla iç içe geçmiş hayatından bir kesit bu roman. Murat’ın görüştüğü tek insan, borsa simsarlığıyla geçinen yakın arkadaşı Harun. Marjinallerin Kadıköy’deki başlıca mekânı Dekadans Bar’da takılıyorlar. Bir gece orada Merve’yi (yani Mete Avunduk’u) bekleyen, on dokuz yaşında iki üniversite öğrencisi kızla, Ayla ve Menekşe’yle tanışıyorlar. Bu kızların Kaybedenler Kulübü’nü algılayış biçimleri üzerinden bu radyo programının aslında ne olduğunu, ne amaçla yapıldığını ve zamanla neye dönüştüğünü sorguluyor Murat. 1970’lerin devrimci atmosferinde ergenliğini yaşadıktan sonra gençliği 80’lerin faşist ve neoliberal atmosferinde biten, 90’ların sosyal ve kültürel olarak görece özgür ama “post-kapitalizm” ve faşizm tarafından kuşatılmış sığ atmosferinde de genç yetişkinlikten orta yaşlılığa ilerleyen kuşağın buhranının dışavurumu bu kulüp Murat’a göre. Ancak bu kaybetmişlik hissi, genç kuşaklarca yüzeysel algılanıyor: Sevgilisinden ayrılan, ailesiyle kuşak çatışması yaşayan herkes kaybeden olduğuna inanıyor; radyo programının sunucularını da buna inandırmaya çalışıyorlar. Kaan Çaydamlı ve Mete Avunduk’un yansıması olan Kerim ve Merve de hayattan intikam alırcasına bu özenti gençlerle eğleniyor, kadınların ilgisinden sonuna kadar yararlanıyor. Murat bu durumun farkında olsa da zaten edebiyat çevresinden ahbap olduğu Kerim ve Merve’nin programını düzenli olarak dinliyor, hatta sık sık telefonla yayına bağlanıyor. Çünkü bütün hilekârlığına rağmen bu programın, İstanbul’un sosyokültürel durumunu yansıtan sesli bir edebiyat performansı olduğunu düşünüyor. Fakat o zamanlar bile Kulübün yozlaşıp Kerim ile Merve’nin bu işten para kazanmaya öncelik vermeye başlamasıyla programı dinlemeyi bırakmaya çalışıyor. Bunlar olurken Murat, Dekadans Bar’da tanıştığı ve entelektüel bir birikim kazandırarak Kaybedenler Kulübü’ne olan ilgisini ortadan kaldırmaya uğraştığı Menekşe’ye âşık oluyor. Bir gece geç vakit eve geldiğinde ise en yakın arkadaşı Harun’u elinde yarısı boş bir viski şişesiyle yarı çıplak, Menekşe’yi de kan lekesi bulaşmış çarşafın üstünde, yorganı başına çekmiş, yatakta ağlarken buluyor. İşte o an aklımıza, “Bad’lik Amiri”nin ilk dizesi geliyor: “Dün gece senin hoşlandığın kadınla yattığımı sana nasıl anlatabilirim?”
Bir röportajda MŞŞ’nin anlattığına göre “Bad’lik Amiri”, aynı kadına âşık olan iki şair arkadaşın hikâyesiydi. Kaybedenler jargonundaki Bad’lik Amiri ise “Kulüp tarafından şehrin bütün bölgelerinde ‘atama’ yoluyla dağıtılan ‘sanal’ kötülük unvanı, yetkisi”ydi. “Şehrin kötü çocukları” olarak da anılan bu amirler Kulübün ruhban sınıfını oluştururdu; her program onlara adanırdı.2 Dolayısıyla Kaybedenler Kulübü’nden ilhamla MŞŞ’nin bu şarkının adını bulduğunu düşünebiliriz. Öyleyse şarkının ilk kıtası, çektiği vicdan azabını Kulübe anlattığı için Bad’lik Amiri olarak atanan bir karakterin ağzından yazılmış olmalı. Hikmet Temel Akarsu da şarkıdan ilhamla romanın sonunu bağlamış bulunmalı. Ancak şarkıda anlatılanlar mı romanda anlatılanlar mı gerçeğe daha yakındır, bilinmez. Belki bunların hiçbiri yaşanmadı; her şey Bad’lik Amirlerinin verdiği ilhamdan ibaretti belki de.
*
2014’te filmi üçüncü kez izledim. Bu sefer ne hayran kaldım ne de nefret ettim. Anlatılan, gerçek olaylara dayansa da gerçekle pek alakası olmayan, dar bir muhitte geçen ve havalı görünen bir hikâyeydi. İzleyen herkes de bu hikâyenin bir parçası olmak isterdi. Bu hissi uyandırdığına göre film dramatik olarak başarılı sayılabilir, hatta Cameron Crowe’un Singles (1992) filmini de hatırlatabilirdi. Kaybedenler Kulübü bu sefer bende, olumlu veya olumsuz, güçlü bir his uyandırmamıştı; çünkü gerçekte yaşanan olayların da bunları yaşayanların da o kadar ilginç olmadığını artık biliyordum. Zaten Kaan Çaydamlı’nın Nejat İşler tarafından canlandırılması bile gerçek ile kurmaca arasındaki farkın niteliğini anlamaya yeterdi. Ama işte, edebiyat da buydu. Yaşananlar olduğu gibi bırakıldığında, yaşayanlar üzerinde bıraktığı etkiyi başkalarına çoğu zaman hissettiremiyordu. Yaşananlardan ilhamla geçmişi daha gerçekçi ve daha etkileyici kılmak, bunun için olayların sırasını değiştirmek, birkaç kişiyi birleştirip tek bir karakter hâline getirmek gerekebilirdi. Geçmişi böyle söküp yeniden takarak bir dönemle hesaplaşmak, enine boyuna düşündüğümüz geçmişi –kötü yanlarını bile hatırlamak isteyeceğimiz bir şekle soktuktan sonra– nihayet geride bırakıp kendimiz olarak yola devam etmek mümkündü. “Standart hayat içinde” böyle şeyler olurdu.
1. Yarına Ne Kaldı? (1996), Sevmek Zor (1997), Yalnızlık Mevsimi (1998), Sen Bir Meleksin (2000).
2. Hikmet Temel Akarsu, Kaybedenlerin Öyküsü (İstanbul: Can Yayınları, 1998), 133.
