fotoğraf: Kwinten De Pauw,
kaynak: Unsplash
Sessel Birikim

Sesin bir perspektifle düşlenebilen sınırları üzerinden notasyona dökülerek sınırsızlaştırılma çabası, kişinin kendi sınırlılığını/perspektifini sınırsızlığa erdirmeye meyletmesi gibi gözükür. Kişi kendi sınırlılığını zaman-mekânın ötesine geçirmeyi denerken, sessel mührü bir zaman-mekâna değil de zaman-mekânın ötesine, zaman-mekânlara vurmaya çalışırken, sınırsızlaşmaya çalışırken notasyona yönelir. Müzisyenin anısallığından yola çıkarak, zaman-mekândan kopuk olan düşsel alanda şeylere yakıştırdığı düzeni metafiziksel alandan çıkarıp zaman-mekân yaratma gayretinin ve gafletinin “ben”den” –yani bir bakıma bellekten– sonra araçsallaştırdığı ilk şeylerden birisidir notasyon.1 Notasyon, herhangi bir zaman-mekânı belirli birtakım niteliksel değerlerle mühürlemeye yarayan ve aşağı yukarı her şey kadar geçmişle ilintili göstergeler topluluğunun bir çeşit nesnesidir, düşlemdeki sessel imin nesne üzerindeki bir sessel imgeye dönüştürülmesidir. Gerek şimdiyi sonraya taşırmada, yani sessel imin notasyona dökülerek gelecekte açığa çıkarılmaya hazır hâle getirilmesinde, gerek de şimdiyi geçmişe taşırmada, yani tarihsel-işitsel bir kültürü bugüne taşıyabilmek adına “geçmişte üretilmiş” sesselliğin bugünkü performansında notasyon kritik bir rol oynar.2 Bu bağlamda, notasyonun insan sınırını kanıtladığı da düşünülebilir. Kanıtlanan sınır sadece primitif bir anlamda unutma-hatırlama sınırı değil, önceye ve sonraya erişimsiz fakat önceli ve sonralı perspektifle yaşamamızdan, yaşadığımızı düşünmemizden ötürü oluşan zaman-mekânsal bir sınırdır. Böyle bir canlı olunmasaydı müzik zaten ne başlayabilir ne de bitebilirdi. Denebilir ki insan önceden ve sonradan bağımsız olsaydı şayet, müzik de bu senaryodaki insan gibi zamansız olurdu; müzik olmazdı.

Ancak, ses düşlendiği vakitte de bu yapılmaya başlanır, zira sesin birtakım parametreler üzerinden düşlenmesi, o parametrelerin deneyimlendiği sesselliğin ait olduğu, belleğe işlendiği zaman-mekân(lar)ın aktüelliğinden koparılarak şimdiye taşınmasının, sesin zaman-mekânsızlaştırılmasının ilk adımıdır. Sesin geçmişte kalan zaman-mekân deneyiminden azade biçimde düşleme dahil edilemeyeceği düşünülürse, herhangi bir sessel düşlemin de zaman-mekânsal bir kırılım olmadan vuku bulamayacağı söylenebilir. Düşlemdeki bahsi geçen parametreler retrospektif bir düşüncenin ürünüdür, her bir parametre geçmişe referans verir. Buna bağlı olarak, örneğin bir özgür doğaçlamacı da sesi –veya ses çıkaracak aksiyonu– sessel parametreler düşlemek suretiyle açığa çıkarır ve geçmişle/bellekle mutlak bir bağıntılılık içerisinde vuku bulan düşlemini, sessel gönderime sahip işaretçisini bir aktarıma sokar, gerçekliğe nakşetmeye kalkışır. Sessel düşlemini “ölü” zaman-mekân deneyimlerinin arasından bir seçki olarak alır ve tekrardan gerçek kılmaya çalışır. Hâliyle, özgür doğaçlamacı –tıpkı notasyon kullanan müzisyen gibi– geçmişle ilişkili olan sessel göstergesini, belleğini araçsallaştırarak zaman-mekâna dayatır, dayatmaya çalışır. Müzisyen, birikimine zaman-mekânda bir izdüşüm yaratır. Dolayısıyla, özgür doğaçlamanın da zamansal bir perspektiften bakıldığı vakit ne idiği belirsiz gibi gözüken anla kategorik olarak farklı şekillerde ilişkilenmenin yöntemi olduğu tam olarak söylenemez. Fark kategorik değil yapısal bir farktır. Zira ikisi de “ölmüş” zaman-mekânları kompleks dizinsellikler ve kombinasyonlarla gerçek kılmaya kalkışır ve ikisi de tam olarak anda kalmadığı, kalamadığı için kendisini gerçekleştirebilir.

Notasyondaki belirteçlerin sabitliği üzerinden yola çıkıp özgürlük kavramına ilişkin bir kanıya varmaya çalışacak olursak, özgür doğaçlamanın da sessel düşlemin geçtiği perspektifi sabitlediği düşünülebilir. Öte yandan, notasyonu okuyanın göstergeyi yorumlaması, fiziksel olarak uygulaması, her baktığında başka bir odak noktası geliştirebilmesi ya da gözden bazı şeyleri kaçırması doğaçlamacının belleğindeki deneyime dayalı genleşme ve şekil değiştirme hâliyle eşlerlik gösteren bir ortaklık olduğu savunulabilir. Dolayısıyla, her ikisinin de belli açılardan bakıldığında “sabit” değerlerle vuku bulduğu, belli açılardan bakıldığında ise yaşayan ve değişen şeyler olduğu söylenebilecektir. Şayet bellek denen şey geçmişle mutlak bir bağıntılılığa sahip olmasaydı, belki o zaman notasyonsuz müziğin, yani özgür doğaçlamanın zaman-mekâna geçmişin tortusunu getirmeye hail olabileceği, benliği zaman-mekâna yalnızca –ama yalnızca– anla hemhâl olarak, limitasyonlardan kurtularak yansıttığı söylenebilirdi.

Gerçi özgür doğaçlamanın özgürlüğe yaptığı gönderme pek de mutlak bir özgürlük göndermesi değildir. Zira 20. yüzyıldan itibaren özgürleştiğini düşünmeye başlamıştır ve kendisine özgür sıfatı eklemleme gereksinimi duymuştur. Bu zamanlardan itibaren doğaçlamanın bağımsızlık ilan ettiği en temel şeyin notasyon olduğu düşünülürse, bu zamana değin doğaçlama notasyon sebebiyle tutsaktır ve notasyondan kurtularak özgürlüğüne kavuşmuştur. Ancak, mutlak özgürlük diye bir şeyin olmadığı göz önünde bulundurulursa, onun özgürlüğü veya –ironik bir biçimde– özgürlüğünün sınırları sadece şekil değiştirmiştir. Özgürlüğünün sadece şekil değiştirdiği bir senaryoda herhangi başka bir kavramla kendisini yeniden nitelemek yahut bu yapısal değişiklikle doğaçlamaya daha da yakınlaştığını düşünerek herhangi bir niteleyici kullanmamak yerine kendisine özgür sıfatını eklemlemesi ya bazı doğaçlamalardan ya notasyondan ya da özgür doğaçlama dışındaki her şeyden daha özgür ve ana dair olduğu iddiasını ortaya atmasına önayak olur.3 Eğer böyle olmasaydı özgür sıfatıyla yeniden tanımlanma ihtiyacı duymazdı, doğaçlama tek başına yetersiz gözükmezdi ve Charlie Parker özgür olmayan bir doğaçlamacı olarak geride bırakılmazdı. Söylemek lazım, notasyon kullanmadan yapılan doğaçlamayla müzik özgürleşmemiştir, müzisyen özgürleşmemiştir, müzisyen özgürlük sanrısı görebileceği yeni bir yöntem keşfetmiştir yalnızca.4 Benliğin “sonlanmış” her zaman-mekânı peşinden sürüklemesinin gözden kaçması sebebiyle özgür doğaçlama bir nesneden kurtulduğunda tutsaklığa hail olduğunu zanneder. Vuku bulan durum daha özgür bir doğaçlama olmaktan ziyade, daha yoğun doğaçlama hissiyatı açığa çıkarabilecek bir müzik yapma edimidir. Bu sebepten ötürü gerek akademiyi dışarıda bıraktığını gerek de sonsuz bir orijinallik elde ettiğini belirten, Mario Bartoccini ve Aldo Mantia’nın 1921 yılında kaleme aldığı Futurist Manifesto on Free Improvisation adlı metne de üzülerek karşı çıkmak zorunda kalacağım gibi. Özgür olması sayesinde önceden hiç gerçekleşmemiş zaman-mekân deneyimleri yarattığını iddia eder orijinallik kavramı üzerinden. Aslında, iddiasında her zaman-mekânın özgül değerlere sahip olmasından ötürü tam olarak haksız da değildir. Ancak bu iddiaya sahip olmak için yenilenmeye gerek var mıydı, işte o bir soru işareti. Görünen o ki sonuç doğru ama gidişat yanlış: Beş puan.

Doğaçlamacının belleği sesleri geçmişten getiren bir köprü, yani varoluşsal bir notasyondur. Hakeza –her ne kadar bir daha gerçekleş(e)meyecek olsa dahi– bir özgür doğaçlama session’ının da etkisi nerede, ne zaman bitecektir veya bitecek midir bilinmez. Hâliyle, örneğin Cornelius Cardew’in iddiasındaki gibi özgür5 doğaçlama, notasyona dökülmüş müziğin aksine ölümlü müdür, ölümle barışık bir müzik yapma eğilimi midir yahut tam tersi bir taraftan sonluluğa karşı ama yaşamdan dışarıya taşmayacak şekilde, yaşamdayken daha dik bir duruş sergileyebilir mi ve tüm bunlara bağlantılı olarak daha erdemli midir muamma. Söylenebilir ki, özgür doğaçlamanın karşı çıktığı –yalnızca– notasyon değildir veya olamaz. O, birikim kültürüne dahil olan her şeye yaşamın organikliğini tarumar etmesi sebebiyle karşı çıkar, notasyonu ve kaydı da bu durumun müzik nezdinde mühim veçheleri olarak görür, ki belirli perspektiflerden haksız da sayılmaz ama haklı olduğu perspektiften bakılacak olursa bile özgür doğaçlama da aynı notasyon gibi acilen kurtulunması gereken bir şey hâline evrilmek zorunda kalacaktır. Çünkü fikri radikalleştirip sınırlarına doğru ittikçe ikisinin de yaptığı şeyi yapabilmesini farklı yöntemler vasıtasıyla da olsa biriktirmekte bulduğu gözlemlenebilir. Bir özgür doğaçlamacının özgür doğaçlamacı olabilmesi özgür doğaçlama yapmasını gerektirir; özgür doğaçlama da biriktirir.6

Şüphesizdir ki her gün dünyanın çeşitli yerlerinde bir Ludwig van Beethoven parçasının seslendirilişine tanıklık edilebilir ve bu durum müzik sahnesinde aktif biçimde yer alma gayesi olan birtakım insanların sırtına ne yazık ki yüklenmiş bir yük hâline gelir, gelebilir, gelmektedir. Bu yük de notasyonun kendisini suçlu gibi gösterir. Ancak, bir bıçakla yemek yapılabileceği gibi insan da öldürülebilir ve bıçağın bir nesne olarak tek başına cinayet işleyemediği düşünülürse, insanların sırtında suç teşkil eden bu yükün sebebi kullanılan araçların niteliklerinden ziyade bu niteliklerin kullanım ve alımlama biçimlerine ilişkindir. Söylenebilir ki yalnızca bu bağlamda düşünülecek olunursa notasyon suçlu değil, en fazla suça sürüklenen bir nesne olarak görülebilir. Pedagojik emeller uğruna, Beethoven’ı ses kayıt teknolojilerinden faydalanarak arşivleyip aktüel hayatın baskın bir unsuru yapmaktan vazgeçmek uygulamadığımız bir seçenektir mesela. Öte yandan yine Beethoven’ın ölümüyle birlikte arşiv kayıtlarını silmek uygulamadığımız bir başka seçenektir.7 Ya da canlılara ölenlerden biraz daha fazla değer vermek ve yaşam olumlayıcı bir perspektifle hareket etmek de bir seçenek olabilir misal. Denebilir ki, her şey kullanıldığı hâlden başka kullanım seçenekleri barındırır, sunar ve bu sebeple hiçbir şey kendiliğinden şer değildir. Başka başka kullanma ve yönlendirme ihtimali sunan şeyleri tek bir veçheden bakarak şeytan ilan etmek tabiri caizse budalalıktır, ki tabiri de caizdir. Sonuca, yani toplumda yarattığı derin yaralara bakarak notasyonu ve buna bağlı olarak dokümantasyon kültürüne içkinleştirilmiş şeyleri toptan şeytanlaştırmak anlamsızdır. Şeye yalnızca sosyolojik bir perspektifle bakarak onu küçümsemek, şeyin şeyliğini, yani niteliğini incelemek adına olaya felsefeyi ve/veya bilimi çok karıştırmamak, birazcıkla yetinmek yapıcı bir düşünce ve eylem planı hazırlamaktan uzak tutar insanı.

Özgür doğaçlamanın8 notasyon üzerinden dokümantasyonu ve dolayısıyla materyal birikimini dolaylı yoldan da olsa şeytanlaştırması adına tutarlı bir tez sunabilmesinin yolu kendisini savunmasından ziyade, merak duygusundan arındırılmış ilkel bir toplumu savunmasından geçecektir. Kültürün oluşa geçme yöntemi değil onun da aşağısı, kültür denenin kendisi sorunsallaştırılmalıdır. Sıfırdan başlamak yetmez, eksiye inmek, artık yapıcı olamayacak kadar yıkıcı olmak gerekir. Aslen kendisini, merak güdüsünü ve üzerine inşa edilmiş kültürü yok etmeden bu işin içinden çıkamaz.9 Çünkü şeye merak duyulursa, onunla vakit geçirme itkisi edinilir ve –her ne kadar 21. yüzyılın anlam derinliğinden yoksun fetişist perspektifinden ilk bakışta öyle görülmüyor olsa dahi– şeyle vakit geçirmenin kendisidir esasında biriktirmek.10 Şey denenle kasten bir araya gelmek, şeyi belli bağlamlarda odak noktası hâline çevirmek zaten şeyin biriktirilmesinin, şeyin “ben”de” biriktirilmesinin başlangıcıdır. Şeyle olan ilişkilenişte merak ve keşif duygusunun tetiklendiği her an şeye biraz daha yaklaşılır yahut nesnel yapısına göre şey kendine doğru çekilir. Şeyi merak ettikten sonra sırtını dönüp gitmek olmaz ama değil mi?11 Şeysel birikimin ve ilişkilenişin temel kaynağının merak, keşfetme arzusu olduğu söylenebilir. Bu keşif istenci ve meraklı olma hâliyse yaşam denen pratiğin güdülenmesine sebebiyet veren temel itkidir. Zira merak duymadan açlık hissiyatının neyle bastırılacağına ve vücudun içerisine neyin alınmak suretiyle hayata devam edileceğine dair bile karar verilemez. En baştan, vücut şeyleri biriktirmeden, kendisine katmadan sürdürülebilir kılınamaz. Kültür vasıtasıyla elmanın yenebileceğine dair öğrenilmiş irade-elma etkileşimi bile vücut bütünlüğünü korumak amacıyla açığa çıkan biriktirme “ihtiyacının” merakı tetiklemesi sonucu oluşur. Şeylere merak duymadan ve meraka ilişkin herhangi bir yöntemle birikim yapmadan aksiyon alınamaz, irade sürdürülebilirliği sağlanamaz. Ne yazıktır ki her daim meraklıyız, yalnızca kimisini haklı kimisini de haksız görürüz. Bu bağlamda, müziğe mutlak bir özgürlük tahsisi için, onu geçmişin tortusallığından azat etmek için zaman-mekâna kasti bir müdahalenin gerçekleştirilmemesi gerekir; müziğin özgür olabilmesi için müzik yapılmaması gerekir.12 Özgür doğaçlamacı da birikime, kendisinin ve çevresinin birikimine karşı beyhude görünmesine rağmen değildir, her özgür doğaçlaması ve harici her türden duyarlılığı sonraki özgür doğaçlamasının projelendirilmesinin bir parçasıdır veya parçası olarak görülebilir. Ayrıca, özgür doğaçlama esnasında iradenin ses çıkarma aksiyonuna yönelik kararlarında da özgürlüğe hail olduğu düşünülebilecek neden-sonuç ilişkisinin kurulduğu iddia edilebilir. Çok daha sıkıştırılmış bir süremde gerçekleşmesinden mütevellit neden-sonuç bağlamında değerlendirilmesi pek tabii ki güçleşir. Ancak neden-sonuç ilişkisinin zamansal niceliğinin düşük olması –zamanın öznelliğini de hesaba katarsak– nedensel ilişkinin müziği daha az etkileyeceği anlamına gelmez.

Fakat düşünülmemelidir ki özgür doğaçlamanın yaptığı değersizdir, onun derdi başkadır. Doğaçlama değerlidir, özgürleşmesi de öfkesindendir. Öfkesinde haklıdır, öfkesinde haklıdır, öfkesinde haklıdır. Tepkisi bir nesneden çok daha ötedir, ötededir ve notasyon onun için de iletişimsel bir araçtır. Ancak, onu kullanarak değil kullanmayarak bu iletişimi sağlar. Yaşama verdiği değer sebebiyle ölümsüzleştirilme, kendisine tapılma ihtimalinin riskini almaz. Özgür doğaçlama haklıdır, özgür doğaçlama haklıdır; o düşünüldüğünde haksız, düşündürdüğünde haklıdır. Düşündürebilmek için düşünüldüğünde haksız olmayı göze almıştır özgür doğaçlama. Ve evet, notasyonsuz bir müziğin yarattığı serzenişin derinliğini kimi özgür doğaçlamacılar bile eksik anlamış, anlatmıştır. Bir hissiyatın yalnızca kendinde tezahür edebildiğini söylemez; kullandığı kavram onu özcü gibi gösterse de derdi özcü bir yerden değil sosyopolitik olandan gelir. Bir şeyleri karşısına alır; karşıtlık ilişkisi kurar tabii ki ama bu karşıtlık ne bir iletişim aracıyladır ne de sıradan bir nesneyledir. O bir çeşit anlamı, perspektifi karşısına alır; Beethoven’ı bugünün herhangi bir müzisyeninden değerli gören ve ona alan açan nostaljik bir bakışı eleştirir. Pek tabii ki bunu yaparken kendisini yeniden tanımladığı kavram bu metinde de olduğu gibi sorunsallaştırılabilir; öfke, kontrolü zor bir duygudur ama özgür doğaçlama öfkesinde haklıdır.

1. Bu aşamada ses kaydının bir başka araç olduğunu ve notasyonun bulunduğu konumdan hiç de farklı bir konumda olmadığını söylemekte fayda var.

2. Şimdi ve geçmiş arasında böylesine dolaylı bir köprü oluşturmanın gerekliliğiyse –dokümantasyon kültürü dahilinde– ayrıca tartışılması gereken bir mevzudur.

3. Ayrıca, yenilediği sınırlar ve yaptıkları üzerinden kendisini tekrardan tanımlamak yerine yapmadığı üzerinden, kullanmadığı şey üzerinden özgürlüğü tanımlaması yapmadığına minval düzeyde dahi olsa tahkir, olumsuzlama içerir ve özgürlüğü de yapmaya değil de yapmamaya ilişkin vaziyete getirmesine sebep olur. Hâliyle, bu senaryoda daha da özgür olabilmek için özgür doğaçlama da yapılmamalıdır. Eylemsiz kalındığına dair bir sanrı özgürlüğe en yakın eylem biçimi olmak zorunda kalır.

4. Özgürlük, bir sürü seçim hakkı ve hareket alanına sahip olduğuna inanabileceğin ortamda yüksek odağa bağlı olarak açığa çıkan sanrıdır. Bu yüksek odak yaratılır, üretilir, kitleselleştirme ve yönteme tabi tutma çabasıysa anlamsızdır. Seçim şanslarının çoğulluğuna dair inanç yönteme değil emeğe, odak noktası hâline getirilen konu özelinde kazanılan perspektifsel niceliğe ve niteliğe tabidir.

5. Cornelius Cardew bahsi geçen Towards an Ethic of Improvisation isimli metinde özgür doğaçlama tabirini kullanmaz, doğaçlama onun için yalnızca doğaçlamadır. Dolayısıyla, Cardew’in söylemi uygun bir örnek olmasından ötürü kullanılmıştır, zira kendisinin doğaçlamayı değerli görme yönteminin ötekini değersizleştirerek yüceltme üzerine kurulu olup olmadığı tartışılabilir.

6. Tam olarak burada organik kavramını da barındıran çeşitli cümlelerin kulaklarımı çınlattığını hisseder gibiyim. Cep telefonunun artık bir uzvumuz, organımız olmadığını ne kadar iddia edebiliriz? Doğa ve doğal olan da değişir, değişime tabidir. Öte yandan, ne yazık ki organik kavramı bugünlerde doğa-insan ayrımı yapma niyetiyle kullanılmaktadır, ki bu insan merkezli ve insanı tüm canlılığın üzerinde/ötesinde konumlandırmayı gerektirir. Zira, TDK’nın organik tanımına da baktığımızda “Doğal yolla yapılan” tanımlamasını, doğal kelimesinden hareketle doğa kelimesinin tanımına baktığımız vakitte de “İnsan eliyle büyük değişikliğe uğramamış, doğal yapısını koruyan çevre; tabiat” tanımını bulabiliriz. Denebilir ki TDK’ya katılıyorsanız, insanın doğaya teması doğayı bozuyorsa şayet, insan doğal ve doğadan değildir, ondan ötededir ve/veya ondan başkadır. Bir hiper-nesne misali canlı olan ve olmayan her şey bir kenara, insan bir başka kenara koyulmuştur. Katılmıyorum, doğal ve doğadanım. Kavramların içini doldurmadan da geçmeyelim. Doğal: Akışa, zaman-mekâna “uygun” bir ilişkisellikle doğan, vuku bulan. Organik: Uyumlu bir bütünsellik açığa çıkaran. Kavramların içi bu şekilde doldurulduğunda organik olan göreli olmak durumunda kalır ve kulak çınlamalarım da bir müziğe dönüşür.

7. Seçenekler uygulanması gereken yöntemler olarak değil de çeşitli yöntemlerin olabileceğini göstermek amacıyla sunulmuştur.

8. Doğaçlama kelimesi yerine “özgür” doğaçlama tabiri özellikle kullanılmıştır. Zira doğaçlama yapısı itibariyle geçmişten bağımsız olduğunu etimolojik olarak zaten ütopik bir biçimde iddia ederken özgür kelimesiyle durumun pekiştirilme gayreti ya kendisinden önceki veya öteki doğaçlamaların özgür olmadığını ya da kompozisyonun özgür olmadığını düşünmesinden ötürü olabilir. Fakat kendisi de kendisinden önceki doğaçlamalar da kompozisyon da özgür değildir, iddia asılsızdır, üzgünüm ama hiçbir şeyin özü tam olarak kendinde değildir.

9. Şeyin projelendirmeye tabi tutularak aksiyonun neden-sonuç ilişkisiyle koşullanması ve bu yapılırken o veya bu yöntemle dokümantasyonu yapılması, bir bakıma şey(ler)in eserleştirilmesi özgürlüğün önünde bir engel teşkil ediyorsa şayet, mekânsal perspektiflerle/eğilimlerle düşünen birçok disiplin de özgür doğaçlamanın aksine özgür olamayacaktır.

10. Biriktirmek kelimesi etimolojik olarak Eski Türkçede birleşmek, bir araya gelmek anlamlarını taşıyacak birik- kökünden gelmektedir.

11. Sermayeyi destekleyen bir soru gibi görünse dahi sermaye merak duygusunu açığa çıkaran veya çıkarabilecek şeylere meta değer atamak suretiyle değer biçmektedir; yani duygunun kendisi değil de onun kullanımına ilişkindir, şeyleri tek bir elekten geçirebilmek için kurgulanan, şeyler arasında bir değer hiyerarşisi kurmak adına metalaştıran üstyapının kendisidir. Merakın doyuma ulaştırılma çabası, yani biriktirmek kendinden iyi veya kötü değildir. Müzik içerisinden örnek vermek gerekirse, klasik dönemin müzik teorileri kitlesel bir güç inşa etmek adına bugünlerde araçsallaştırılabileceği gibi yeterince merak edilirse, çeşitli ve kompleks kullanım modelleri izlenerek tarihte yaratmış olduğu estetikten koparılmış müzikler de açığa çıkarılabilir. Subjektif olma mecburiyeti örnek verilmesine engel değildir: Thomas Ades’in Darknesse Visible parçası bu durumda hep örnek verdiğim bir parça olmuştur.

12. Çok sevdiğim ve düşüncelerine değer verdiğim arkadaşım Hasan Cem Çal’ın dost sohbetinde söylediği “Özgür doğaçlama, adı koyulduğu anda belleğin nesnesi olması dolayısıyla özgür değildir anlamını taşır” söylemini de şuraya iliştirebiliriz.

çağdaş sanat, doğaçlama (emprovizasyon), Furkan Keçeli, müzik, notasyon, özgür doğaçlama, özgürlük