fotoğraf: thepismire,
kaynak: Flickr (CC BY-NC-ND 2.0)
Sessel Düşlem

Müziğin göstergesel değer sağlayan veçheleri yalnızca kavramları ve düşlenebilmesi adına yaratılan, notasyona dair sessel imgeleri değildir. Onun geçmişle kendisi arasında köprü kuran göstergeselliği, henüz öteki için bilimselleştirilmeden,1 kavramlar, notalar veya direkt olarak fenomenler vasıtasıyla toplumsallaşabilecek bir kavrayış yaratılmadan önce de vuku bulmaktadır. Bahsi geçen bu göstergesellik notasyondan veya onun kavramsal aktarımını yapmaya muktedir kelimelerden önce, çok daha içsel bir alanda kendisini göstermeye başlamasından ötürü genellikle es geçilir. Toplum nezdinde anlaşılır bir formel yapının kurgulanmamış olması, sessel düşlemin, yani zihindeki sessel imler bileşkesinin, henüz kendisini tüm somutluğuyla açığa çıkarmamış olan sesselliğin göstergesel veçhelerini değillemez. Söylenebilir ki, ilkin zihinde çeşitli niteliksel değerler gözetilerek anlama bulanmış sessel düşlem zaten kişinin topluma henüz aktarımını yapmadığı veya yapamadığı içsel bir göstergedir, tikel bir perspektiften geçen ve düşlemde birleştirilen yine tikel bir geçmişin göstergesidir. Birtakım verilerden kelimenin tam anlamıyla bir bileşke misali toparlanan sessel düşlem, ancak ve ancak kişinin hâlihazırda geçmişten aktarım yapmaya muktedir olan belleğinin göstergeselliğiyle kurgulanabilir. Ve denebilir ki, müziğin cenin hâli de kişinin kendi geçmişinden sessellikleri veya sessel olma potansiyeli taşıyan şeyleri çekerek kafasında bir forma bürümeye çalışırken bellekle kurgulanan göstergesel ilişkidedir, sessel düşlemdedir; müziğin sadece ve sadece o kişi için “sessiz” bir şekilde oluşa geçtiği muğlak hâlindedir. Sessel düşlem söz konusu olduğu vakit bellek ve buna bağlı olarak geçmiş adeta bir haritadır. Bu içsel süreçte kurgulanan, duyulmaya çalışılan ya da duyulmak istendiğine çeşitli niteliksel değerler eşliğinde karar verilen parametrik bileşke henüz –somut bir– ses dahi değildir. Ancak bahsi geçen durumda sesin olmaması müziğin olmadığı anlamına gelmez. Söylenebilen, düşünülebilen her şeyin zaruri olarak var olduğunu, yokluğun ise düşünülememesi sebebiyle imkânsız olduğunu söylemiştir bundan iki bin beş yüz yıl önce Parmenides. Hâliyle, her sessel düşlemin de bir yokluğun değil –kompleks bir– varlığın temsili olduğu iddia edilebilir. Sessel düşlem müziğin yegâne sessiz hâlidir ve tıpkı bir eserin notasyonu gibi o da göndermesini sessel olana, belleğin huzurunda tarihe karışmış sesselliklere yapar.

Müzik söz konusu olduğunda düşlem, gerçekliğin, yani sesselliğin aslında kendisini barındır(a)mayan, duysal değil ama çağrışımsal bir formda ilk “gerçek” kılınışıdır.2 Yalnızca, henüz bir izdüşüm sağlamak adına aktarım sürecine pratik anlamda ve bağlamda sokul(a)mamıştır. Bahsi geçen göstergesellik imleyen nezdinde dahi daha somutlaşmamış ve hâliyle imlenen sesin açığa çıkma yöntemi deneylenmemiştir, henüz dinlenmek istenen hâlindedir ve imleyen kişi için bile bilimselleşmemiştir, bilinen hâline gelememiştir. Fakat sessel im belirli ölçülerde bilimsel dayanaklara sahip olmadan bir izdüşüm sağlayamaz, hatta izdüşümden de ziyade kendisini var edemez. Zira dendiği üzere, sessel düşlem birtakım nitelikler barındırmayı zaruri kılar; viyolonselin çaldığı bir ezginin düşlemi, viyolonsel sesinin deneyimini ve hâliyle o kişi nezdinde belli niteliksel öğelerin bilimselleştirilmesini gerektirir. Nasıl ki eserleştirilmiş her sanat, yapıtın özgül niteliklerine göre değişkenlik gösterecek şekilde de olsa bilimsel veçheler barındırmakla mükelleftir, sessel im de perspektifin bilincinden ve biliminden yola çıkarak, bir perspektifin gerçeklikten geçerken sahip olduğu gerçekler vasıtasıyla kendini açığa çıkarır. Gerçekliğin birtakım kesitlerindeki gerçek olarak kabul edilebilen şeylerle vuku bulan3 sanal bir performansın adıdır sessel düşlem.

Duysal bir soyutluğun gerçek kavramıyla kurduğu buna benzer bir ilişkiye örnek olarak karşımıza çıkan hologram teknolojisinden yapısal açıdan pek bir farkı yoktur sessel düşlemin. Nasıl ki hologram dokunma duyusu vaat eden veya vaat ettiğine dair düşüncede alışkanlık kazanılmış şeyleri bu duyumsama mekanizmalarından koparır ve tüm enerjisini görüye yönlendirir, sessel düşlem de tam olarak aynısını çok daha yoğunluklu bir biçimde yapar; ses çıkarmaya muktedir olduğu düşünülen, enstrüman olarak tahayyül edilen şeyi hem işitme hem görme hem dokunma hem tatma hem de koklama duyusundan koparır. Holografik teknolojiyle vuku bulan bir viyolonsel ne kadar viyolonsel değilse, sessel düşlemin halesindeki bir viyolonsel de o kadar viyolonsel değildir. Veya holografik teknolojiyle vuku bulan bir viyolonsel ne kadar viyolonsel ise düşleme içkinleştirilen viyolonsel de o kadar viyolonseldir.4

Sessel düşlemin yaratım sürecine doğru eğilindiği vakit bilinenden, bilimden hangi aşamalarda ve ne şekillerde yararlanıldığı değişkenlik gösterecektir. Misal; sessel imin sese dair belirli birtakım parametreleri barındırmak zorunda olması sebebiyle bir besteci zaman zaman viyolonsel gibi bir enstrümandan sessel düşlemi çekip çıkarır, zaman zaman da tam tersi bir yol izleyerek viyolonsel üzerinden bilimine dahil etmediği, başka başka nesnelerin içerisinde keşfettiği parametreleri tek bir nesneye, yani viyolonsele aktarmaya çalışır. Bu aşamada bir işaretçi olan viyolonsel üzerinden sessel düşlem oluşturulması, viyolonselin bilinmesini sağlayan göstergesel değerlerinin zihinde bir sürece dahil edilmesi anlamına gelir. Dolayısıyla, sessel düşlemin de gerçeğe/gerçeklere yaslanan göstergeler barındırmadan oluşturulamayacağı söylenebilir. Sessel düşlem, kişiye sınırlarının istendiği biçimde çizilebilecek sanal bir ortamda şeyi, ama bilinen, bilindiği düşünülen şeyi gösterendir. Tabii ki, sessel düşlemin sanallığı, aktüeliteden ıraklığı şeylerin niteliklerinin de bilindiği hâlinden –bir bağlamda– uzaklaşabilmesine imkân tanır; nesnenin sınırlarının düşlemde bir ressam edasıyla çizilebilir oluşu izdüşümü ve hâliyle izdüşümü yaratacak nesnenin sınırlarını zorlar, onu başka bir şey olmaya mecbur bırakır. Ortaya çıkacak formun zaman-mekânsal etmenler vesilesiyle öncekilerden ayırt edici vaziyette kendisini açık etmesi, sessel düşleme dahil edilerek kullanılan şeylerin nesnel sınırlarını genleştirmek zorunda kalır. Sessel düşlem izdüşümle birlikte bozguna uğrar ve bilim sanatı mümkünleştirirken sanat da bilimi değiştirmekle mükellef olur.

Her ne kadar elma dendiğinde akla bir form geliyor olsa da hiçbir elma mutlak bir özdeşlik ilişkisine sahip değildir, tıpkı hiçbir viyolonselin ve viyolonsel çalan müzisyenin özdeşlik ilişkisine sahip olmadığı gibi. Hâliyle, viyolonsel ve ondan talep edilen sessellik, sessel düşlemden gerçekliğe izdüşüm yaratırken –çeşitli şekillerde, az veya çok– taşkınlıklar yaratmakla mükellef olacaktır. Viyolonselin sessel düşlemdeki formu hem kişinin geçmişinden gelen sanal tortulardan beslenerek hayalde tezahür etmesinden hem de forma bürünürken, spesifik bir forma nakşedilirken kullanılan tüm tortuların bir çeşit etkileşim dahilinde değerlendiriliyor ve gerçekleştiriliyor olmasından ötürü izdüşümle birlikte viyolonselin imi geçmişin tortusallığından o yahut bu şekilde taşacaktır; sanal bir sahada hesaplanan şey forma tam olarak sığamayacaktır ve bilinen viyolonsel bir başka viyolonsel hâline bürünerek şeyin şeyliğine dair olan bilimi –yine izdüşümün etkisiyle– genleştirecektir. Viyolonselin düşlemi izdüşümün kabına sığamamasından ötürü metamorfoza uğrar ve düşleme dahil edilecek bir sonraki viyolonsel imini de şekillendirir. Başka anlamları ve sessellikleri barındıran bir viyolonsel elde etmek için onu düşlemek yeterlidir esasında. Düşlem o veya bu şekilde bir yolunu bulup viyolonselden taşar, taşacaktır. Denebilir ki, sessel düşlemi oluşturulmuş her izdüşüm ânı deneyseldir. Şeyin “ben”deki” tanımını, niteliğini ve dolayısıyla direkt olarak şeyin kendisini değiştirmek için onun hakkında veri toplamak, elde edilen veriler ışığında bir düşlem oluşturmak, bu düşleme de en sonunda bir izdüşüm yaratmaya çalışmak kafidir; hemen hemen her üretici disiplin gibi müzik de düşlem-izdüşüm arasındaki bağlantıdan döngüselliğini sağlar.

1. Metinde geçen bilimselleştirme fiiliyatı, kişinin şeyi çeşitli nitelikler üzerinden idrakine dahil etmesine ve bu idrak sayesinde de şeyin tanındığına dair bir –oranda– bilinç/inanç oluşturmasına gönderme yapmaktadır; söz konusu olan şeyin kişisel, yahut bir başka deyişle içsel olarak bilimselleştirilmesidir. Bugün kullanılan anlamı, ötekiler için kanıtı gerektirmesi sebebiyle esasında öteki için bilimselleştirmeyi, ötekine kabul ettirmeyi gerektirmektedir. Ancak şeyin değerli olmasının arkasında yatan bir ötekinin değerli görmesi midir, şeyin kitlesel kabule erişmesi midir emin değilim. Hakeza, dünyanın düz olmadığı da insanlık tarafından hemencecik kabul edilmemiştir. Şayet kitlesel bir kabulün değer belirteci olamayacağına ya da olması gerekmediğine dair bir düşünce varsa ve hâlâ bilim kavramının ve bilimsel olanın kendinden değerli kalması isteniyorsa, bilimselliği görece daha tikel konumlara itmek zaruri olabilir. Nasıl ki en çok dinlenen müzik en değerli, en az dinlenen müzik de en değersiz müzik olmak zorunda değildir, bilimsel olanın değeri de kanıta dayalı kitlesel bir kabulden geçmemelidir.

2. Gerçekliğin gerçek kılınmasını sağlayan perspektif ve perspektifin o perspektif olmasını sağlayan gerçeklerin nitelikleri de hâliyle değişkendir, görelidir. Dolayısıyla, gerçekliğin göreliliği ve ulaşılabilirliği tartışılabilecekken gerçek(ler) görelidir. Bu açıdan çeşitli imlerin bileşkesi olarak açığa çıkan imgelemin gerçek olmadığı iddia edilemez. Ayrıca, sessel im somutlaşıp kendisine bir izdüşüm yarattığında işaret ettiğini tam olarak açığa çıkaramamış olsa dahi bu durum sessel düşlemin gerçek olmadığını yine ifade etmez; deneyimle tekrardan nitelendiğini, değiştiğini, başka bir fazda oluşa geçtiğini ve hâliyle kategorik bir ayrım yapılamayacağını yahut ikisinin “aynı” şey olmamasından ve olamayacağından ötürü aynı erekte düşünülmesinin, değerlendirilmesinin anlamsızlığını gösterir.

3. Kelimenin tam anlamıyla gerçekleştirilen, gerçek kılınan, gerçek olandır. Kişi yalnızca duyularını soyut bir çalışmadan somut bir çalışma hâline evirebilecek izdüşümden yoksundur, o kadar.

4. Burada özgül niteliklerinden koparılan viyolonselin artık viyolonsel olmadığına dair bir karşı çıkış gelebilir. Bu karşı çıkışa “Hangi ‘gerçek’ viyolonsel bir diğer ‘gerçek’ viyolonselle özdeştir, özdeş niteliklere sahiptir?” sorusu yöneltilebilir. Birbirlerinden yüksek oranda ayırt edici tınılar taşıyan viyolonseller, yapımında kullanılan ağaçların yaşlarıyla, türleriyle ve kullanıldığı bölgeleriyle entegre olarak hem yapısal hem de yapısal farklılığına bağlantılı olarak sessel farklılıklar barındırır. Dilendiği takdirde tellerin yarattığı değişimler keza örnek hâline getirilebilir.

çağdaş sanat, düşlem, düşünce, düşünmek, Furkan Keçeli, göstergebilim, müzik, ses, sessizlik, yaratıcı düşünce