Sessel Yörünge

Sesin henüz işitildiği ilk andan itibaren yörüngesel biçimde bir duyum sağlıyor olmasından ötürü göstergesel olduğu düşünülebilir. O algılandığında, –görü vasıtasıyla kuvveti açığa çıkaran şeyin lokasyonu tam olarak algılanmamış olsa dahi– fenomene bir mekânsallık ve ortam enformasyonu atanır, ki zaten bu enformasyonla geldiği veya kendisini duyuma açtığı da söylenebilir. Tıpkı zaman ile mekânın ayrılamadığı gibi ses de ortam enformasyonundan ayrılamaz. Ses söz konusu olduğunda dalgaların katettiği yol –üç aşağı, beş yukarı– nesnenin görüsü olmasa da algılanır; yolculuğunun enformasyonunu üzerinde taşıyarak gelir, ancak ve ancak yörüngesiyle beraber algılanabilir ve yörüngesinden yoksun bir ses de yoktur, olmayacaktır. Tabii ki bu demek değildir ki sesin mutlak bir yeri ve konumu vardır. Ses mekânsal bir perspektifle düşünüldüğünde, mekânın yer değişiminin kulak vasıtasıyla duyumsanmasıdır, en salt hâliyle mekânın yersizyurtsuzluğunun duyumudur. Ortamın moleküler düzeyde ve periyodik bir biçimde kulağa akmasından yahut taşınmasının duyumundan başka bir şey değildir. Dolayısıyla, işitsel olana lokatifliğiyle değil ama yörüngeselliğiyle birtakım mekânsal nitelikler, gönderimler içkindir. Sesin bu bağlamdaki göstergeselliği genel bir perspektiften ortam bilgisini taşımasından, daha da doğrusu yalnızca ortam bilgisini taşıyarak vuku bulabilmesinden kaynaklıdır. Yörüngeselliğine somut bir örnek üzerinden gidilecek ve açımlanacak olunursa, evin bir yerlerinde telefon çalmaya başladığında bahsi geçen etmene bağlı olarak sesin takibi yapılabilir ve kaynak diye tabir ettiğimiz şey, yani telefon bulunabilir. Ses denen şey, kültürel ve bağlantılı olarak tarihsel gönderimlerinden yoksun düşündüğümüz en primitif hâlinde, duyum aşamasında dahi –yörüngeselliğinden ötürü– göstergesel bir işlerlikle vuku bulur.

Sesin göstergeselliği pek tabii ki ortamın duyumsanmasından kaynaklı olacaktır. Fakat bu göstergeselliğin nüvesi duyumunun yekten ortama dair enformasyonlarla, ulvi bir biçimde gerçekleşiyor olmasından da değildir. Zira bu, sesteki göstergeselliğin nüvesi değil veçhesidir; temel nedene bağlı olarak açığa çıkmış ve yine göstergesel perspektiflerle ifadeye dökülebilecek bir özelliğidir. Şimdilik temel sebep diye tabir edilen –ve henüz açımlanmayan– gizil etmenin de hâlihazırda göstergesellikle kuşatılmış şekilde vuku bulması, bir kaynaktan açığa çıkan sesin göstergesel değerlere sahip olmasına neden olmaktadır. İşitsel duyumun derinine doğru yol alacak olan göstergeselliğin nüvesini oturtabilmek, nedenselleştirebilmek için sesselliğin nesne diye tabir edilen tek bir şey tarafından açığa çıkarılmadığını ifade etmek de gerekecektir ve hemen arkasından da şeyin yaratmış olduğu periyodik molekül çarpışmalarının kulakta tekrar ve tekrar son bulmasına, yani moleküler yolculukların kulağa erişmesine ses dediğimizi belirtmek yerinde olacaktır. Ayrıca, göstergesel olduğu iddia edilen bu fenomenin bellekle1 mutlak bir bağıntılılık dahilinde algılandığını, algılanmakla mükellef olunduğunu söylemek de zaruridir. Sesin duyulduğu esnada karşılaşılan şeyin kulağa erişen molekül olmasına rağmen, bellek için ses, molekülün yekten duyumsanması değildir, molekül takip edilir ve o “içeride” olmasına karşın “dışarısı” duyulur veya duyulduğu düşünülür, duyulduğuna inanılır. Bellek havanın akış yönündeki nesneye değin moleküler hareketliliği duyu vasıtasıyla ilişik kılmıştır. Soru bir: Sesin duyumunu sağlayan veri yalnızca ama yalnızca kulak-molekül bileşkesindeyken, ilişkisindeyken yörüngesel izlek nasıl kulaktaki veriden türetilmiştir? Ve hemen ardından da soru iki: Sesin ortamla kurduğu yoğun göstergesel ilişkinin yapı taşı sayılabilecek kadar derininde gerçekleşen, bu yörüngesel göstergeselliğini yaratan, devindiren şey nedir?

Şeyin işitsel duyumu anın kendisiyle ilişkili olduğu –orandan belki de daha yüksek bir– oranda, bahsi geçen andan gelen veriyle bir diğer anın verisi arasında kurulan ilişkidedir. İkinci bir veriden yoksun hareket algısı ve hâliyle zamansallık ve hâliyle ses algılanamaz, hatta ve hatta tahayyül dahi edilemez; bir veri sabittir, değişim/zaman/ses barındır(a)maz. Buna bağlı olarak denebilir ki, veri aktarımı yapmış tek bir an duyumun niteliğini beraberinde taşıyamaz, –kendinden mütevellit bir biçimde– duyumsanamaz; an zamansızdır, kalır, bir biçimde kalış hâlini ifade eder. Duyu da anlar-arası çalışır. Burada veriyle anın, kalış hâlinin, yani zamansızlığın ilişkilendirilme sebebi, molekülün sinirle karşılaşımı esnasında, sinire değme anının tam kendisinde verileştirilmesindendir; molekülün sinire değiş anı tek başına düşünüldüğünde değişim yaratacak bir öteki olmaması sebebiyle sabittir, yalnızca ve yalnızca mekânsal bir niteliğin, verinin ifadesidir. Tek bir veri olduğu takdirde, bellek için gelmekte olan bir diğer veri/molekül yoktur, yok hükmündedir; zaman yoksa gelecek –bir molekül– de olamaz.

İlk veri yalnızca ilk veridir, bir yerden gelmez, bir yere de gitmez, gelmekte olan bir –ilk– veriyse zaten hiç olmamıştır. Dolayısıyla ortada periyodik bir haletiruhiye de ses de zaman da yoktur. Ve an tek başına bir zaman mefhumu dendiği üzere yaratmaz, zamansal değildir. Zamansal bir hale pek tabii ki onunla yaratılır ama zamansal nüve anın içerisinde değil arasındadır, bir diğeriyle arasında. Zaman ancak ve ancak anlar-arası bir ağ yaratıldığı, yaratılabildiği sürece vardır. Anlar-arası mesafe hesaplamasının zaman diye tabir edilmesi de bundan mütevellittir. Örneğin bir ses dalgası olarak vuku bulacak dizge-hareketin2 bir molekülünün iç kulağa ulaşmasıyla bellek ilk verisini işler işlemesine ama, bu ilk molekülün verisi sesin veri gönderim hızının, yani sesin ses olmasını sağlayan özgül niteliklerden birisi olan frekans değerinin duyumunu tek başına açığa çıkaramaz. Zira –ilk– anın kendinde frekans değerine dair, periyodik hareketler silsilesine dair, veri gönderim hızına dair bir enformasyon bulun(a)maz; bir araba park hâlindeyken nereden, hangi hızla gelmiştir bilinmez.

Misal frekans değeri, sesin belleğe saniyede ulaştırmış olduğu veri değil de şayet aynı hızda bir saniye sürse kaç veri ulaştırabileceğinin sayısıdır; yani periyodik hareketlerin veri sağlama sürekliliğidir; bir sesin dört yüz kırk hertz olması, saniyede dört yüz kırk veri göndermiş olduğunu değil, dört yüz kırk kere gönderebilecek potansiyelde olduğunu ifade eder. Dolayısıyla, frekans değerinin birim süre üzerinden bir veri hızı hesaplaması olduğu pek tabii ki söylenebilir ama duyum matematik gibi işlemez. Hâliyle, sesin birim süreyle niteliksel açıdan mutlak bir bağıntılılık ilişkisi içerisinde olup olmadığı sorgulanabilir. Hakeza, sesin tikel bir birim süreye bağlı duyulmadığı viyolonselde ayrı ayrı bir saniye ve yarım saniye boyunca do perdesi çalındığı vakit anlaşılabilir; duyumunun niteliği frekans değeri açısından yine “aynı” olacaktır, yarım saniye ve bir saniye süresince iki tane do sesi, ama ikisi de do sesi. Süresi kısaltılmış seste dahi aynı frekans niteliğinin duyuma içkin olmasından ötürü, zamanın duyumu yarattığı değil de duyumun zamanı yarattığı düşünülüp, zamanı duyunun içerisinde aramanın daha makul olduğu kanısına varılabilir. Ses ve zaman ilkin varoluşsal bir şekilde anlar-arası bağlantı kurulumundadır; zaman, mekânlar-arası oluşturulan ağın kendisi, ses de bu ağın bir niteliğidir. Dolayısıyla ses süreye, duyum da zamana değil zaman duyuma tabidir.3 İfade etmek gerekir ki, işitsel duyumun esansını yekten zamanda aramaktan ziyade, duyumu yaratan anların verileştirilmesinde aramak daha makul olacaktır.

Sesin kendiliğinden göstergesel oluşu, duyumu açığa çıkaran belleğin maddeyi verileştirme yöntemine ilişkindir. Veri işleme yönteminin göstergesel bir biçimde kurgulandığını ve sesin, zamanın göstergesel olduğunu iddia etmek için anların arasında kurulan ilişkiye eğilmek zaruri olacaktır. Sesteki veri hızının hesaplanması ve bu doğrultuda da duyumsanması yolun süreye bölünmesiyle elde edilen hızdan biraz daha farklıdır; çünkü hız ölçümünde tek bir sabit değer olarak, örneğin bir araba alınır ve arabanın ortalama hızı kat edilen yolun kat edilme süresine bölünerek hesaplanır. Bu aşamada sorunsallaştırılabilecek şey, bir molekülün yalnızca kulağa ulaştığı vakit verileştirilmesi sebebiyle, yola, süreye ve çok doğal olarak hıza dair herhangi bir enformasyonun sağlanamıyor olmasıdır; anın –mekânsal– tek bir verisiyle ne yol ne süre ne de hız ölçümü yapılabilir. Yalnızca ama yalnızca dizgeli bir molekül silsilesinin yayıldığını ve zaman-mekâna dair herhangi başka bir şeyin olmadığını düşünüp işitim sürecine odaklanılırsa, soruncasına görülen bu imkânsızlığın bellek tarafından nasıl çözümlendiği muhtemel kuvvetle bulunabilir.4 Herhangi bir kaynağın enerjisiyle açığa çıkıp kulakta ses olarak vuku bulacak dizge-hareketin kulağa erişen ilk molekül parçasını bellek verileştirir. Bu tekil molekülün verileştirilmesi bir değme anına, kalışa tekabül eder; veri ilkin sek bir mekânsal niteliğin verisidir ve bahsi geçen mekânsal verinin aktarımı esnasında zaman –ve ses henüz– yoktur. Elde yalnızca molekülün kulakla karşılaştığı an vardır; süresi ve yolu olmayan, zamansız, zamanı henüz üretil(e)memiş bir karşılaşım olarak an. Sinirler, ilkin onun ne gelişini ne de gidişini algılayabilir, veri bu örnekte temasa ihtiyaç duyar ve tam da temas anının kendisinde veri akışı sağlanır.

Sesin dört yüz kırk hertz olabilmesini sağlayan da zaman-mekânı dört yüz kırk hertz’lik niteliği üzerinden yaratan da –kaçınılmaz biçimde– kulağa ulaşan moleküllerin arasında zihnin kurduğu mekânsal ağ5 olacaktır. Kulağa henüz molekül çarpmamışken ortada herhangi bir ses yoktur, ancak molekülün kulaktaki kalışı vücutta bir anı yaratır ve zihne ilk veri bir molekül vasıtasıyla ulaşmış olur. Birinci veri duyusal olarak vücuda mekânsal bir belirlenim olarak işlenmiştir. Dört yüz kırk hertz’lik bir sesi –birazdan– açığa çıkaracak olan dizge-hareketin zamansız molekülü bir diğer veri işlenene değin duyuda ses olarak vuku bulamaz. Bir diğer molekül de sesin niteliksel ayrımını yapmaya tek başına yeterli olmayacaktır ve ilk molekülle aralarında bir ağ kurulması gerekecektir. İlk molekül6 ile ikinci molekülün arasındaki mesafe, değdiği sinirlerin konumu vasıtasıyla hesaplanmadan moleküllerin periyodik hareket hızı hesaplanamaz. Ses niteliğinden yoksun bir şekilde açığa çıkmaz, çıkamaz.7 Dolayısıyla, an diye tasvir edilebilecek mekânın kalışının her bir duyumu birer nirengi noktası olarak kabul edilir; bir diğer veriyle anlamlı olacak şekilde işlenir. Birinci molekülün lokasyonunu ikinci molekülün lokasyonuyla ilişkilendirir bellek; aralarında süreye dayalı değil de mesafeye dayalı bir ilişki ölçer, tanımlar. Malum, eldeki veriler mekânsal verilerdir; molekülden nasibini almış tüylerin kulaktaki mekânı.8 İşte bu mekanlar-arası ilişkilendirmenin kendisi ya zamandır ya da zamanın yaratım eylemidir, benliğin zamana yayılmasının koşulu da mesafelerin hesaplanmasıdır. Bir molekülün nirengi noktası olarak ele alınıp bir diğer molekülle farkının hesaplanması, her bir anın bir diğer âna doğru olması anlamına gelir ve bu vaziyet zamanı/sesi kökten göstergesel kılar; her bir an bir diğerini gösterir.

Giren veriler arasında fiktif bir mesafe ölçümü yapılarak zamanın kurgulandığının ve sesin duyulduğunun bir öteki göstergesiyse, sesin kulakta yörüngesel bir biçimde vuku bulmasına ilişkindir. Kulak, molekülün içeriye ulaşıp verileştiği vakit sesi duyar ve esasında dışarıyı değil de içeriyi, içeridekini duyduğu söylenebilir; bir molekül algılanıyorsa kulaktadır. Ancak duyum dışa dönüktür; dışarının duyulduğu illüzyonunu yaratır. Veriler kelimenin tam anlamıyla her daim kulakta olmasına rağmen, ses bir yönden gelir, gelmektedir. Kulaktaki moleküller arasında diyelim ki bir hat çizilip geliş yönüne doğru uzatılmadığı, yansıması alınmadığı müddetçe sesin dışarıdan gelmesi pek mümkün değildir. Tam da bu sebeple, tüm veriler vücutta olmasına karşın sessel bir kaynak takip edilebilir. Dışarıya doğru sanal bir hattın çizildiğine yönelik iddia anlaşılacağı üzere zamanın mesafe ölçümlemesi olduğunu destekler niteliktedir.9

Zaman dediğimiz şeyse bu durumda –yalnızca işitsel duyuyla değil ama tüm duyularla– mekânın ilişkilendirilmesinin, ölçümlenerek anbean tasavvurunun duyumudur denebilir. Biraz yahut yüksek oranda da bu sebeptendir ki, müziğin en soyut sanat disiplini olduğu düşünülür, düşünülebilir. Bu bağlamdan bakıldığında havada kalan, asılsız bir söylem gibi tınlamayacaktır. Çünkü müzik, çeşitli mesafe ölçümleriyle oluşturulan zaman denen ağın işitsel olan algı sınırlarına çekilmesi ve çekilmemesi arasına kendisini yerleştirir; ses ile sessizlik arasına durmaksızın çekilen çeşitli sınırlar şeyi müzik yapar.10 Ve kendisini bu şekilde konumlandırdığı düşünülürse, müzik, “tasarının” (mekânın) tasarımının (zamanın) yeniden tasarlanmasıdır. Müziğin, mekânsal eğilimi kuvvetli disiplinlere kıyasla daha soyut bir disiplin olduğu bu sebeple düşünülebilir. Zihin veriyi her daim mekândan çıkarır ve denebilir ki mekânsal eğilimi kuvvetli disiplinler mekânın verisiyle mekânı bükerken veya büküyor gibi gözükürken, müzik mekânlar-arasını büker, büker gibi gözükür. Müziğin soyutluğu mekânı dolaylamasından, çok dolaylamasındandır.

{fold içindeki imge: Ars Electronica, fotoğraf: Dan Tell (CC BY-NC-ND 2.0 DEED)}

1. Belleği depolanan verilerin yalnızca saklandığı bir aygıt olarak düşünmekten ziyade, verinin anlık olarak işlendiği ve de saklandığı yer olarak düşünmek gerekmektedir. Denebilir ki bellek, verilerin simültane şekilde işlenme durumunun kendisinden faydalanarak duyumu yaratan bir aygıt olarak ele alınacaktır.

2. İlkin “Sessel İrade” metninde iki kavramı bileşikleştirerek kullandığım dizge-hareket, duyunun hareketselliğe bir başlangıç ve son atayarak idrak ettiği/edebildiği hareketler silsilesini ifade etmek için kullanılmaktadır. Zira, ses zaruri olarak duyunun hareketselliği sınırlandırmasıyla algılanabilir. Çok basit ve somut bir örnek vermek gerekirse, bir kemancı arşesiyle telleri titreştirdiği vakit ses algılanır. Ancak, duyumsanan periyodik hareketler silsilesinde sınır görece yüksek bir dalga genliği yaratan kemancının arşe ile titreşim yaratmasına çekilmemiş olsaydı, kemancının kol hareketlerini ve hatta ortamdaki her şeyi duymakla mükellef olurduk. Dizge-hareket kavramı, hareketselliğin duyu sınırlarının içerisinde kalan ve duyu tarafından gruplanarak, kategorize edilerek algılanan kısımlarına gönderme yapmaktadır. Dizge kelimesinin bu durumda tercih edilmesi, duyunun sınırsızlık gönderimi olan hareketselliğe başlangıç ve son atayarak açığa çıkan şeyi bir hareketler bütünü olarak kabul etmesindendir.

3. Bu aşamada artık neredeyse genel geçer bir hâl almış olan zamanın öznelliğini kabul etmek gerekecektir. Çünkü giren verinin kendisi zamanı yaratır vaziyetteyse ve veriler de özgül olarak sağladıkları duyumu değiştiren hatta yaratan şeylerse onlarla üretilen ve türetilen zamanlar hiçbir koşulda aynı olamayacaktır.

4. Yahut yalnızca bulduğumuz sanrısını yaşar olacağız.

5. Bu ağın kendisine zaman deme gafletine düştüğümüzü tekrar tekrar belirtmekten geri durmayalım.

6. Birinci molekül ilk defa verileştirilen molekülü temsil eder. İlk verileştirilen molekülün bir başka sinire çarpıp ikinci defa verileştirilmesi, onu aynı zamanda ikinci molekül de kılabilir.

7. Burada altı çizilmek istenen, sesin niteliklerinin her daim tanımlanabilir olması değildir. Bir ses niteliğiyle, frekans değeriyle beraber açığa çıkmakla ve algılanmakla mükelleftir ancak frekans değeri kompleksliğinden, düzensizliğinden yahut yarattığı birtakım başka duysal zorluklardan ötürü pek tabii ki dil vasıtasıyla tanımlanamayabilir.

8. Ek olarak, –özellikle– orta kulağın veri artırıcı/dengeleyici/çoklayıcı işlevi, dizge-hareketin henüz sinirlere ulaşmadan işlendiğini gösterir ve duyulan şeyin de hareket silsilesinin bir nevi simülasyonu olduğu anlamını çıkarabilir.

9. Bergson’un bu açıdan henüz 20. yüzyıla bile gelmemişken bugün kullandığımız bilgisayarın tasvirini Madde ve Bellek’te yaptığı söylenebilir. Bergson’un bellek tanımına göre insan neredeyse bilgisayarcasına işlerlik gösterir; bir bilgisayar ses dalgasını tıpkı anlar-arası mesafe hesaplamasıymışçasına işler, dalgayı doğrusal çizgilerle değil noktalarla işler ve birleştirir. Şayet Bergson bellek konusunda haksızsa ve bellek tam olarak böyle çalışmıyorsa, 19. yüzyılın sonunda bilgisayarı bulduğu ama izdüşümünü henüz sağlayamadığı söylenebilir. Dolayısıyla, haksız olması yahut haksız olduğu düşünülmesi dahi onu “çağının ötesinde” olmaktan geri tutmaz ve haksızlığı da yaptığı şeyin değerinden değer götüremez.

10. John Cage, sessizliği konu edinen 4’33” adlı eserinde dahi bunu yapar. Eserin “sessiz” olabilmesi bile seslerle kuşatılmışlığımızdan mütevellittir. Zamanın işitsel olarak algılanmasının imkân dahilinde olmadığı bir dünyadan bu eser bestelenemez. Ses işitilemeyeceği ve hatta tahayyül edilemeyeceği için sessizlik diye bir tanım, yani işitsel duyumsuzluğun duyumu da olamayacaktır. Tıpkı bir başka bestecinin klarnete müzik yazdığı esnada “iki” ses arasına es yerleştirerek işitsel algının sınırlarından çıktığındaki gibi, John Cage de konser salonunda toplanmış insanların eser öncesindeki ve sonrasındaki uğultularını müzikselleştirir, onların arasına bir es yerleştirir. Yahut dinleyicilerin o ana değin biriktirdikleri sessel kültürle sonrasında işitecekleri sesselliklere bir es kazandırır. Yahut işitsel olarak algılanabilen ve algılanamayan şeyleri kapsayan herhangi başka bir şey, başka bir tanımlama.

çağdaş sanat, fenomen, Furkan Keçeli, göstergebilim, müzik, ses, zaman-mekân