görsel: Kirsty Pargeter, kaynak: Vecteezy
Sessel İrade

Oluşum süreci üzerinden sese bakıldığında, ses her daim maddenin mekândaki diğer maddelere ve hâliyle mekâna kuvvet uygulamasıyla, yönelmesiyle ortaya çıkan bir fenomen olmuştur. Fakat şeylerin mekâna kuvvet uygulaması da tek başına bu fenomeni açığa çıkarmaya yetmez. Mekâna uygulanan kuvvet, yani şeyin hareketi yalnızca sesin ön koşuludur. Hareket eden şey birtakım başka şeyleri harekete geçirir, geçirmekle mükelleftir; çünkü hareketi şey –tek başına– sağlayamaz, boşluk hareketi barındıramaz. Dolayısıyla, hareket denen kavram her daim bir başka şeyin var oluşunun ve hareket edebilirliğinin kanıtıdır, hareketselliğin birime indirgenmişliğidir.

Hareketselliğin bir içerimi, veçhesi olan dizge-hareket1 ise kulakla karşılaştığı vakit bir fenomen olarak nitelik kazanır. Her fenomen gibi o da duyularla algılanabilen bir şey olduğu için, duyularla algılanabildiği anda, kulağa eriştiği esnada değer kazanır ve kavramsallaştırılır. Denebilir ki, ses, kinetik enerjinin onu idrak edebilecek bir kulakla rastlaşmasından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, ses hareket değildir, dizge-hareketin kulak vasıtasıyla alımlanmasıdır, hareketselliğin –bir kısmının– kulak tarafından duyumsanmasıdır. İlişkiseldir, mekânın ilişkiselliğinin bir veçhesinin kulaktan geçmesidir, geçebilmesidir. Yalnızca bir ilişki değildir, ilişkisellikle ilişkiye girilmesidir. İdrakın sesin varoluşsal koşullarından olması ise birtakım periyodik hareketlere karşı –kulak üzerinden– duyarlı bir iradenin var olmasını zaruri kılar. Belirli niteliklere sahip olan bir irade, dizge-hareketin ses olarak nitelik kazanabilmesini sağlar. Bu bağlamda, irade sesi üretirken olduğu gibi dizge-hareketi sese evirebilmesi itibarıyla duyarken de aktiftir. Ses, hareketselliğin içerisinden kulağın çekip çıkardığı ve iradeye sunduğu bir seçkidir.

Öte yandan, dizge-hareketle işitsel olarak ilişkilenen irade, dizge-hareketi sessel gayelerle üretmeye de meyleder. Bu, hareketselliğin değer atfedilebilecek bir niteliğinin keşfedildiğine delalet eder. Ancak irade bu değerin yalnızca bir parçası olabilir. Her ne kadar öncül veya baskın bir güce sahip sayılabilecek aksiyonun izi seste niteliksel açıdan yoğun bir etkiye sahip olsa da, bu aksiyon hareketselliğin içerisinde tanımlanan bir dizge-hareketin yalnızca parçasıdır, parçası olabilir. Zira irade dizge-harekete gücünü kazandıran ilk devinimi sağladığı vakit aktifliğini yitirir, sesin oluşu için irade dizge-hareketten soyutlanır. Periyodik hareketler silsilesinin bu fenomenin temelinde yer aldığı düşünülürse, irade enerjisini ötekinden geçirmedikçe, enerjisine ötekinin niteliğini kazandırmadıkça, kendisini ötekilerin etkilerine açmadıkça açığa çıkardığı şey ne dizge-hareket ne de ses olabilir. Bu açıdan, ses denen fenomen ve dolayısıyla dizge-hareket ötekine bağlıdır, bağımlıdır; daha doğrusu öteki ikisine de içkindir.

Kulakla alımlanan dizge-hareket, yani ses ne tektir ne de çok, ne tekliğe referans verebilir ne de çokluğa. Sınırsızlığın sınırlı bir perspektiften, iradenin perspektifinden alımlanışına referans verir. Sınırsızlığın içerisinde olması onun nicel bir değere sahip olamamasına, sınırsızlığı sınırlamaya çalışan yapısıysa sınırsız olamamasına sebebiyet verir. Ses özneldir.

Ses söz konusu olduğunda çeşitli hareketlerle açığa çıkan bir yapının keşfedildiği düşünülür, ki keşfedilen şey hareketseldir de. Fakat irade onu sınırsızlığıyla ve sınırsızlığında duyumsayamadığı için keşif olarak düşünür ve onu yapısal olarak alımlayabilmesinin, duyumsayabilmesinin sebebi de budur. Keza hareketselliği sınırsızlığıyla ve sınırsızlığında duyumsamak da imkânsızdır, duyumsanırsa sınırsız olamaz. Sınırsızlığı duyumsamak, ayırmak, ayrı duyumsamak, ayırt etmek sınırı olmaması ve sınırsız olandan başka bir şey olmaması sebebiyle mümkün değildir. Ses duyusaldır.

Sınırsızlık, şeyi ayrı düşünülemez ve alımlanamaz kılar. Dolayısıyla ve aslında bu işitsel keşfi sağlayan etmen, sınırsızlığın, hareketselliğin duyumsama sınırlarının içerisinde kalmış tortularıdır. Bu durum, keşfedilen şeyin ne başlangıcının ne de bitişinin olduğunu kanıtlar, gösterir.2 Yalnızca, bir aşamada algımızın içerisine girip ve bir aşamada da çıktığını gösterir. O, algımızın sınırlı olması sebebiyle, sınırsızlığın içerisinde sınır ihlalleri olduğuna dair bir sanrıdır. Ses varsayımsaldır.

Sonuç olarak, hareketten ziyade hareketsellik vardır ve sınır da sınır ihlalleri de hareketselliğin gibi görünse de esasında duyumun öğesidir. Hareket yalnızca hareketselliği yani sonsuzluğu, sınırsızlığı birime indirgeyebilmeye yarayan kavrayış biçiminin kavramıdır. O, fiziksel aksiyonun değil, fiziksel aksiyonun duyumla sınırlanmasının, sınırlama girişiminin kavramıdır. Hem hareket hem dizge-hareket ve dolayısıyla ses, şeylerin niteliklerini duyumsama mekanizmalarının sınırlarına indirgeyebilmeye ön ayak olacak cinsten –tıpkı zaman ve belki de diğer her şey gibi– öznel bir kavramdır.3 Sesse bunun yalnızca duyusal, işitsel dolaylılaşmasıdır.

Sesi gerek üretirken gerek de duyumsarken iradenin şeylere yönelmesi kaçınılmazdır. Duyarken enerjiye –pasif de olsa– yönelmek, üretirken de –şeylere ve onların enerjilerine yönelmenin yanı sıra– var olan enerjiyi yönlendirmek gerekir. Seslenen kendi enerjisiyle birtakım potansiyel enerjileri kinetiğe çevirir veya daha doğrusu enerjisini paylaşmak suretiyle onların enerjilerini tekrardan niteler, hareketliliklerini duyum sınırlarının içerisine çeker. Ancak, şeylerin algılanması, onlarda bir enerji imkânı görülmesi yani alımlanması,4 iradenin ses çıkarmasının, bir bakıma seslenmesinin ön koşuludur. Söylenebilir ki, ses ister estetik gözetilerek ister de kavramsallık gözetilerek çıkarılsın, şeylerle ilişkilenme istencini barındırmak zorundadır. Dolayısıyla ses, benliğe dahil olmadığı düşünülen şey olmadan, öteki olmadan düşünülemez.5 Öteki, hem potansiyeli olduğu düşünülmesi sebebiyle öncül hareketin başlangıç itkisini yaratan hem de dizge-harekette bir gereklilik olması nedeniyle dizge-hareketin fiziksel varlığını nihai bir hâle bürüyendir. Öteki, ne hareket kavramından soyut ne de onun dışında düşünülebilir. Söylenebilir ki, öteki dizge-harekete yani işitsel olarak alımlandığı takdirde sese gerçekleşmeden önce itkiyi sağlaması sebebiyle proaktif, gerçekleşme esnasında ise dizge-hareketin parçaları olmaları sebebiyle aktif bir biçimde dahildir. Bu fenomen hem iradeyi hem de irade dışını kapsar. Bu açıdan, enerjiyi açığa çıkaran iradenin çıkan seste mutlak bir kontrolü olduğu da söylenemez. Ses ötekinin potansiyeline güvenmek suretiyle kontrol alanından ödün vermektir, bir nevi kontrolsüzlüğün eylemidir.

Aksiyonumuzdan bağımsız olarak duyumsadıklarımız, yani ötekilerden açığa çıkan sesleri idrak edebilir olmak ve hatta idrak etmek zorunda olmak şimdilik bir kenara, iradenin açığa çıkardığı seslerin dahi ötekilerle arasında bir ilişkisellik olmadan vuku bulamadığı göz önünde bulundurulursa, iradenin ses üzerinde mutlak bir kontrolü olduğu söylenemez. Fakat bir başka perspektiften, her ne kadar öteki iradeye dahil edilemese de ilişkilenilmesi sonucu iradenin benliğine o veya bu şekilde, az veya çok dahil olmuş olacaktır. Ses çıkarmak kontrolsüz bir şekilde benlik alanının genişlemesinin, genişletilmesinin göstergesidir, ötekinin benliğe dahil olması/olabilmesi adına bir davettir. Ses çıkarmak, benliğin şeylerle işitsel bir metamorfoza uğratılmasıdır.

Öte yandan, iradenin kendisinden çıkan ses de ötekini ön koşul olarak gerektiriyorsa, ötekinden çıkan ses ile iradenin sesi6 arasındaki tek fark aidiyet hissiyatı, duyumsadığı şeyin içerisinde kendiliğinden bir izi direkt yollarla görmesi/görebilmesi olabilir. Birinde irade sesin parçası olduğunu, mekândaki ötekilerle armonik bir ilişki kurduğunu veya mekâna bir tahakkümünün olduğunu düşünebilecek kadar kendi izini seste görebilirken diğer(ler)inde göremeyecektir. Benliğinin şeylerle ilişkisini seste gören irade, varoluşunu sessel olarak duyumsar, benliğinin etkisini kendi zamanına yansıtmış ve benliğini onamış olur. Denebilir ki, irade, öznel zamanını sesi vasıtasıyla tekrardan niteler. Ancak bu demek değildir ki iradenin benliği yalnızca bu denli somut biçimlerde zamansallığa taşkınlıklar yaratır ve “ben” duyumsanabilir. İradenin öznel zamana sahip olduğu oranda ötekilerin de öznel zamanları vardır. Tam da bu sebeple irade şeylere yönelirken şeyler de ona yönelir, yönelmiştir. Bu bağlamda, irade kendisini ötekilerin öznel zamanlarının etkisine açmış olur. İradenin öznel zamanı kendinden menkul değildir, karşılaştığı tüm öznel zamanlar onun zamanına içkinleşir.7 İradenin –sessel– aksiyonu, öteki için, ötekinin öznel zamanı için etken olabilmesine karşın, aksiyon iradenin kendi öznel zamanında edilgen olması sebebiyle ortaya çıkar. Denebilir ki, öteki olan her şey iradenin aksiyonunu koşullar, biçimlendirir. İradenin yaratmış olduğu benlik ötekilerle karşılaştıkça kendisini şekillendirir ve şekillendirirken çeşitli reaksiyonlar açığa çıkarmasına sebebiyet verir. Onun ötekilerle karşılaşımı kendisini reaktif kılar, ötekiler onu sessel bir aksiyon almaya muktedir ve hatta mecbur kılar. Ses reaktiftir, edilgendir.

Etken olma istenci ise şeyleri kontrol altına almaya çalışmakla ve hâliyle şeyin neliğinin kontrol altına alınabilir olduğu düşünülen kısımlarıyla yaratıcı bir ilişkiye girip kalanının pasif kalmasıyla değil ama pasif bırakılmasıyla sonuçlanır. Fakat edilgen olmanın dert edinilmemesi, etkinliğin gözde büyütülmemesi, şeylerin neliklerinin tüm imkânlılıklarına kendiliğin açılması veya açılmaya meyilli olunması iradeyi şeylerle daha biricik ilişkiler kurmaya muktedir kılar. Kontrole tabi olmadığı düşünülen şeylerin içerisinde birer değer keşfetmeye yönelim sağlar. Keza sesi kontrol etme eğiliminden o veya bu şekilde gerçekleşen kopuş, yapıcı bir yanılgı olan sessel kontrol sahasının genişletilebilmesine alan tanıyan tek yöntemdir. Dolayısıyla, iradenin perspektifinden, kontrol etme istenci terbiye edildikçe daha da kontrol edebilir olunur. Ancak iradenin edilgen olma gayreti, kontrol gücünden her seferinde kopma eğilimi bu kapasiteyi kullanılamaz kılar. Zira bu kapasitenin alanı etkin olduğunu düşündüğü alandır. Mevzu bahis, iradenin benliğinden kaçarak onu ses vasıtasıyla peşinden sürüklemesidir. Ses, benliğin kontrol edilemez taşıyıcısıdır.

İradenin edilgen olma hâliyle barışık hatta daha da doğrusu şeyin büyüsünden ötürü bu durumun farkında olmadan, esriyerek ses açığa çıkarıyor olması veya çıkan seste kaybolması şeylerin nelikleriyle daha derin ve tikel şekillerde ilişkilenebilmenin öncül şartıdır. Edilgenlik problematize edilmesi gereken bir şey olmaktan ziyade şeylerle hemhâl olma olanağı sunması sebebiyle teslim olunması gereken bir şey olarak görülebilir, görülmelidir de. Edilgen olmakla sulh ilan etmek şeylerle ilişkilenirken şeyin benlikle nasıl ilişki kurduğunu, benliğin nerelerine tesir ettiğini, şeyin “ben”den” geçerken nasıl itkiler yarattığını keşfetmeye yarar. Gerçi bu cinsten edilgenlik farkına varılan değil dalınç hâlindeyken yeksan olunan bir durumdur ve teslim olmak dahi pek mümkün değildir.8 Bu yeksanlık dahilinde tikel ilişkinin sessel tezahürü de biricikleşmek zorunda kalır.9 Başarı, başarısızlık, iyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış gibi normatif tarafı bir hayli güçlü olan nitelik ölçer kavramların etkisinden –en azından şeylerle yaratıcı bir şekilde ilişkilenme safhasında– kendisini uzaklaştırır ve ilişkilenme aşamasını çeşitli dolayımlardan arındırması sebebiyle şeylerle daha direkt bir ilişkilenme açığa çıkarır. Şeylerle kurulan sessel ilişkide deneyim ama yalnızca deneyim öncelenir. Ses deneyimsel ve deneyseldir.

İradenin şeylere karşı işitsel bir bağlamda bu denli edilgenleşmesi ve bu şekilde ilişkilenmesi ise sessel bir deneyim olduğu oranda müziktir de, irade için müziktir, iradenin müziğidir. Bu ilişkinin –kendince ve en azından zihinde– eserleştirilmesidir müzik. İrade için müzik, şeyin sessel imkânlılıklarından büyülenmektir, ne daha fazlası ne de daha azı. Her ne kadar tam aksi gibi gözüküyor olsa da şeyleri sessel bir perspektifle kontrol etme teşebbüsünden vazgeçiştir,10 ses üzerinden kurgulanan tüm sosyokültürel değerlerden şeyin içerisine, sesine dalarak kaçma çabasıdır. Şeylerin sessellikleri vasıtasıyla tüm beşeri değerlerden ve hâliyle benlikten bir kaçış noktası arama, tarama faaliyetidir. Beşeriyetten ırak bir sessellik bulunduğu sanrısıdır. Tabii ki bu ne mümkündür ne de mümkün olacaktır. Fakat bu mümkünsüzlük, müziği şeylerle işitsel olarak ilişkilenmenin olabilecek en asal hâli olmaktan geri tutmaya yetmez. Denebilir ki, iradeyle şeyin sessel ilişkisi dolayımsızlaştıkça, müzikselleşir, müzik olur. Ses beşeri bir anlam yarattığı, anlamsallıkla kuşatıldığı için değil tam aksine anlamlardan kaçmaya çalıştığı için, kaçmaya çalıştığı esnada müzik olur. Şeylerde bir anlam bulunamadığında ama bulunmak istendiğinde veya verili anlamlardan başka anlamlar, değerler olduğu esnada gerçekleşir. Şeyleri fonksiyonelliğinden uzak bir şekilde duyumsama çabasıdır.11 Şey hakkında sahip olunan veya olunduğu düşünülen anlam, değer yeterli değildir, içerisinde daha fazlasını barındırdığına dair bir inanç, düşünce vardır. Müzik, şeyi duyarak verili anlamından –kendince– kurtarıldığında gerçekleşir. Denebilir ki, müzik anlamlılığın değil anlamsızlığın bir çıktısıdır. Müzik anlamsızdır.

“Ben”in” şeylere tanımlanamaz, deneyimi önceleyen, itkisel yöneliminin sesselliğinde estetik kaygı bulunmaz. Ancak ve ancak ilişkisellikle mutlak bağıntılılık içerisinde birtakım estetik meramlar bulunabilir. Zira şeyin büyüsü iradeyi edilgenleştirebilirse kaygı güdülemez. Ortaya çıkan sesseliklerin toplum tarafından müzik olarak tanımlanması veya tanımlanmaması, estetik bağlamda güzelliğe gönderme yapacak cinsten sıfatlandırılması veya sıfatlandırılmaması irade için önemini yitirir, kendisi ise zaten tanımlayamadığı ve sıfatlandıramadığı sırada o şeyi müzik kılabilmiştir. Dolayısıyla, müzikte de estetik kaygı olmaz, olamaz. Estetik değerler yalnızca estetik meramlar olmasından mütevellit açığa çıkar. Müzik sessel bir kaygı, kaygılı bir sessellik değil, şeye karşı duyulan sessel ama yalnızca sessel bir meramdır, meramlı bir sessel ilişkilenmenin adıdır.

İradenin estetik meramı –estetik kaygıya kıyasla– beklentinin niteliğini de değiştirir. Estetik meramın beklentisi güzellik ve/veya kavramsal yapı ortaya koyma gayesinden yoksun bir hâldedir. Şeylerin neliklerinin araştırılması, keşfedilmesi ve iradenin şeylere, şeylerin de iradeye kendisini açması beklentinin temel yapı taşıdır. Araştırılırken karşılaşılanın müzik olması sessel idealizasyonun değillenmesine sebebiyet verir. İdealizasyon müziğin irade-şey ilişkilenişine aykırıdır, ideal müzik yoktur.

Şeyle, onun neliğine merak duyarak, kendini kaptırarak girilen ilişkinin –işitsel açılımına– müzik dendiği düşünülürse estetiğin bir sebep değil sonuç olduğu düşünülebilir. Bu bağlamda her ses ilişkilenmenin kendisine, kulakla duyumsanışına gönderme yapar vaziyete gelir ve bundan ötürü müziğin sesinde kendinden menkul bir değeri olup olmadığı sorgulanabilir. Zira değer –irade tarafından– şeyin içinde aranır ve ses bu ilişkilenmenin duyusal tezahürüdür. O yüzden “Değer ilkin müziğin sesinde, yani duyusallığında, estetiğinde midir yoksa biraz da metafiziksel değerlendirilmek zorunda kalınan irade-şey(ler) ilişkiselliğinde midir?” gibi bir soru sorulabilir. Toplumsal açıdan müzik, gerek insanlığa, canlılığa, yaşama, toplumsallığa ve dolayısıyla ötekilere gerek –bir önceki sebebe de bağlı olarak– şeylerle ilişkilenmenin sürdürülebilir bir hayat sağlayabilirliğine gerek iradenin açığa çıkan sessellikte benliğinden bir şey görebilmesine gerek de şeylerin imkânlılıklarından bir parça gösterebilirliğine değer verilmesinden ötürü değerlidir. Öteki için müzik olarak tanımlanabilen, bir ötekinin şeyle sessel ilişkilenmesinde direkt bir değer yoktur. İrade dışındaki her şey için müziğin değeri dolaylıdır. Gerçi irade için de bu durum farklı değildir. İrade, şeyin neliğine duyduğu merak dolayısıyla ona yönelir ve sessel imkânlılıkları üzerinden onu idrak etmeye çalışır. Değerli olan, şey olarak tanımladığı ve sesini duymaya, dinlemeye çalıştığıdır. Ve evet irade için de müzik dolaylıdır, müzik hem iradenin öznelliğinden hem de değerin ilkin sessel değil de ilişkisellikte olmasından ötürü dolaylıdır. Müzik dolaylıdır.

İrade-şey ilişkisi, ilişkiselliği onun nüvesidir. Müziğin duyusal tarafı yani müziğin sesi, yani müzik bir bakıma irade-şey ilişkisinin kimyasal tepkimesidir. Bu açıdan dinlenen sessellik tepkimenin kendisidir ve tepkimenin duyumu ilişkinin alımlandığı anlamına gelmez. Çünkü bu kimyasal tepkime irade-şey ilişkilenişinin tek bir veçhesi olduğu gibi tek duyumsanabilir veçhesidir de. Eğer duyumsanamayan ilişkilenimleri de müziğe içkin olarak ele alırsak, müzik metafizikseldir.

İrade, irade-şey ilişkisinin ve buna bağlı olarak müziğin tanımını yapamaz. İrade tarafından yapılan müzik tanımında şeylerin neliklerinin yeri muammadır, tanım şeylerden yoksundur. İrade ancak ve ancak karşılaşmış olduğu şeylere, şeylerle geçmişte olmuş olan tepkimelerine, şeylerin yarattığı anısallıklara, benliğine, benliğinin tarihselliğine dayanarak müziği tanımlayabilir. Fakat irade, şeyler anlamsız olduğu, anlam yetersizliği bulunduğu esnada onlara yönelir ve irade-şey tepkimesini, müziği açığa çıkarır. Dolayısıyla, geçmişte yaratılan irade-şey tepkimeleri önemsizdir, bir perspektiften onlar anlama kavuşmuştur, anlamsızlığını yitirmiştir. Bu da şeyle müziksel bir ilişkilenmenin tanıma dahil olmadığı anlamına gelir. Tanımda şeylerin anısallıkları vardır. İradenin yaptığı müzik tanımı, kendisi için dahi güncel değildir, güncel kalamaz. Tanım, iradenin tanımıdır; iradenin şeylerle zamanında kurmuş olduğu ilişkilerin tanımıdır, bir bakıma geçmişteki tanımıdır, geçmişinin tanımıdır.12 Müziğin anlamsızca açığa çıkmakla yükümlü olması tanımının güncel olamamasını ve hiçbir zaman olamayacağını belirtir. Müziğin kalıcı ve güncel bir tanımının yapılabilmesi, belli bir anlamının olabilmesi onun bir daha gerçekleşemeyeceğine delalettir. Müzik tanımsızdır.13

1. Hareket her ne kadar etkisi azalarak sonsuz hareketler silsilesini ortaya çıkaracak olsa da, metinde sonsuzluğa değil de bir bütüne gönderme yapan dizge kelimesinin tercih edilmesindeki ana etmen hareketle kulağın arasındaki yolculuğun bütünselliğine gönderme yapma gayesidir. Bir bakıma, iradeyi merkez alarak kelime tercihi yapılmıştır. Dolayısıyla, dizge-hareket iradenin hareket duyarlılığını tetikleyen, tetikleyebilen hareket topluluklarına gönderme yapmaktadır. Dizge-hareket hareketselliğin içerisine duyular vasıtasıyla sınırlar çizilmesi, hareketselliğe bir başlangıç ve son tahsis edilmesi anlamına gelir.

2. Fakat bir hareketsellik varsa hareketin de olduğu düşünülmek istenebilir. Bu durumda kavramın tekilliğe gönderme yapan yapısı sebebiyle asal bir harekete ihtiyacımız olacaktır ve tüm duyumsadıklarımız asal hareketin bir veçhesi, yani yanılsaması olmak durumunda kalacaktır. Bu asal hareketin ise bir boşlukta gerçekleşemeyeceği düşünülürse sınırsız olmak zorunda kalacaktır. Ancak bu sınırsızlık, hareket söz konusu olduğunda imkânsızdır; çünkü hareket hâlihazırda sınırların değişip dönüşmesini gerektirir, sınırı verili olarak alır. Bu bağlamda, hareket denen şeyin ispatı kendisini ve zaman denen şeyi yok eder. Bu aşamada dilemmadan tek çıkış yöntemi zamanın ve hareketin öznelliğini kabul etmek olacaktır. Her iradenin kendi zamanını o veya bu şekilde yarattığını söylemek bizi makro bir perspektife ulaşmaya çalışırken hareket ve zaman gibi kavramları, duyumsanışlarını yok etmekten kurtaracaktır. Sonuç olarak, hareket yerine hareketselliğin kabul edildiği perspektifle zamanın da tek olmadığını ve mutlak bir değer olarak ancak ve ancak zamansallığın alınabileceğini kabul etmek gerekecektir.

3. Zira zaman ve onunla bağıntılı olarak hareket öznel olmasaydı, mutlak ve her şey için aynı dizinsellikte olmakla mükellef olurdu ve bu bir hareket değil hareketsizlikle sonuçlanırdı. Şeyler aynı zamanda, aynı şekilde aktıklarında bu şeylerin ve aralarındaki ilişkilerin sabit kalmasına ve hareket denen kavramın kendisini imha etmesine sebep olurdu.

4. Burak Öztürk’ün kaleme aldığı ve iradenin algılaması ve alımlamasını sanat eseri üretimi üzerinden açıklayan Yapıt ve Özne metin dizisine göz atabilirsiniz.

5. Tolga Tüzün’ün konuyla ilişkili “Sesin Yolları, Tınının Politikaları” isimli konuşmasını izleyebilirsiniz.

6. Buradaki sahiplik eki yalnızca gündelik hayatta düzenli olarak yaşadığımız bir yanılsamayı metne taşıma amacıyla kullanılmıştır.

7. Ötekinin öznel zamanında kendi öznel zamanına dair şeyler görebilmesi, iradenin ötekiyle –ve onun öznel zamanıyla– daha derin ve derinden bir etki-tepki alanı oluşturmasına, ötekinde kendine yer bulabilmesine ve ötekine aidiyet hissi yaratabilmesine olanak tanır.

8. Teslim olunurken teslim olmama ihtimalinin de olduğu kabul edilmek zorunda kalınır. Fakat şeyin şeyliğine esrimek onun içerisinde kaybolmayı gerektireceği, teslim olunmama ihtimali düşünülemeyeceği için teslim dahi olunamaz.

9. Hâlihazırda herkes biriciktir. Yalnızca, kişi şeylerle kurduğu ilişkilere bunu yansıtmakta zaman zaman güçlük çekebilir, güçlük çektiğini düşünebilir, ilişkinin biricik olmadığı sanrısını açığa çıkarabilir. Dolayısıyla, zorunda kalan ifadesi kişinin şeylerle kurduğu ilişkiye biricikliğini yansıtabilmesine veya yansıtabildiğine inanabilmesine ilişkin şekilde kullanılmıştır.

10. Tabii ki, iradenin kontrol etmekten vazgeçişi kontrol etmediği anlamına da gelmez. Aksine, pratik olarak veya zihinsel olarak, vazgeçtikçe daha da çok kontrol eder.

11. Şayet her şeyin bir fonksiyon doldurması amacıyla, ihtiyaç hâlinde üretildiği düşünülmek istenirse, müziğin şeylerle ilişkilenirken fonksiyondan uzaklaşma ihtiyacının yarattığı bir fonksiyon olduğu söylenebilir.

12. Ayrıca müzik tanımı yapılabilmesi için iradenin o esnada şeylerle müziksel bir ilişkilenme içerisinde olmaması, müziğin irade için durması, sesleri kendince alımlamıyor olması gerekir. Eğer bu cinsten ilişkileniyor olsaydı, tanım da ânın içerimleriyle değişir bir hâlde olur, tanım yapmaya kalkıştığı esnada ise güncel tanımı yapabilmek adına müziğin durmasını beklemek zorunda kalırdı. Bu bağlamda, irade için müzik hiç durmuyorsa, müziğin durması ölüm kavramıyla eşanlamlı olmakla yükümlü olur.

13. Bu doğrultuda metnin tüm tezlerinin çürüdüğü söylenebilir. Kendini irade sahibi olarak gören tek bir zihnin müzik tanımı ve tezleri olması sebebiyle çürümelidir de. Bu tanım(lar) da ötekiler için geçerli değildir, –tıpkı bütün diğer tanımlar gibi– güncel değildir, eskimiştir ve eskitilmiştir. Metnin eğer ki bir anlamı varsa o da şahsi bir müzik tanımı üzerinden toplumsal veya kişisel tahakküm uygulanmasının anlamsızlığını ve/veya sabit bir müzik tanımının anlamsızlığını göstermesi olabilir.

çağdaş sanat, fenomen, Furkan Keçeli, hareket, irade, müzik, sanat, ses, zaman, zaman-mekân