Çifte Sarmal
Doğaçlamanın, müziği ânın içinde ses üretimiyle yani sesi anda kompoze etme itkisiyle nitelediği söylenebilir. Bu açıdan doğaçlama, pek tabii bir kompoze etme biçimidir. Sesi âna açar, ânın kılar. Ânın kendisinden müziği çekip çıkartır. Müziğin âna doğrudan sinişidir. Her doğaçlama bir kompozisyondur. Doğaçlamayı tanımlayan, kompozisyonu olmaması değil, daha ziyade kompozisyonunun âna adanmışlığıdır. Bir bakıma doğaçlama, sesin âna vurduğu damgadır.
Doğaçlama, yapısız bir müziğin değil, oluş hâlinde olan bir müziğin ifadesidir. Müziğin yapısı onun sürecidir. Formu, akışıdır. Ânın içinde olması itibarıyla sessellik değişir. Bundan kasıt, sesselliğin duyumunun başkalaşımıdır. Diyelim ki ânın içindeki basıncın, zaman basıncının olduğu hâliyle sese yansımasıdır. Sesten geçen, andır. An, sesi kendinden geçirir. Müzisyen tarafından gerçekleştirilen bu total mediasyon, doğaçlamanın özüdür.
Ses denen fenomen, doğaçlamada âna dayatılan bir kuvvete benzer. Ânı kapsayıp kuşatır. Ona yansıdığı kadar onu yansıtır. Anla etkileşen sestir. Âna ve anda açılır [unfold]. Ses önceden düşünülüp organize edilmemiştir, dolayısıyla icra edilmeyecektir. Daha ziyade zamanla ve zamanda düşünülüp organize edilmiştir, deneylenecektir. Bu raddede sese atfedilen an değildir önem teşkil eden, tam aksine âna atfedilen sestir. Doğaçlamanın yegâne konusu da budur. Sesin andaki açılımıdır. Noktalar değil, çizgidir. Hattır. Duraklar değil, akıştır. Andır.
Doğaçlamada varyasyona sokulan şey sestir. Sesin kendisi bir tür varyanttır. Tüm aktüelliğiyle çeşitlenir. Ses salt zamanın ifadesi olduğu oranda, doğaçlama da billurlaşan bir zamanı ifade eder. Zira sesi en ham hâlinde işler. Sesin özsel zamansallığını müziğin nesnesi hâline getirir. Artık zamanın diziselliği sesi koşullamayacaktır. Ama ses dizginlenmemiş zamana, saf zamana, dizgesiz akışa açılacaktır. Doğaçlama söz konusu olduğunda müzikte olumlanan budur. Sürekli bir süreksizliktir.
Bir doğaçlamacı, kendisini sese her seferinde farklı şekillerde açan, açabilen kişidir. Ânın halesiyle kuşatılan sesin içerisindeki müziği duymaya yeltenendir. Ve dolayısıyla sesi koşullayan her şeyle de ilişki içerisindedir. Salt sesle değil, sesin tesir ettiği tüm belirlenimlerle içli dışlıdır. Birlikte doğaçladığı müzisyenleri, dinleyiciyi ve kendisini dinler. Her birini kapsayıp kuşatan mekânı deneyimler. Sesi de tüm bunlarla olan etkileşimi doğrultusunda var eder. Onun müziği bir aksiyon olduğu kadar bir reaksiyondur. Aktif olduğu kadar reaktiftir. İşitsel olan ve olmayan tüm yankıyı emerek sesi üretir. Tepkiseldir.
Her doğaçlama bir tepkimedir. Sessel etkinliği tepkili kılar. Etkiyi tepkiyle tanımlar. Tepkiyi sürekli hâle getirir. Doğaçlamada tepki, sabit bir faktöre benzer. Etkinin aura’sını belirler. Kısacası, reaksiyonel olma hâli bütün bir sesi niteler, ki sessel etkilenimi biricikleştiren de budur. Doğaçlama yoluyla ses üretmeye her meyil, potansiyel olarak, ortaya sessel bir otantisite çıkartacaktır.1 Bundan kasıt, hiç duyulmamış bir sessel bütünlüğün imalidir. Doğaçlamanın tükenmesi de tam da bu nedenle imkânsızdır. Zira doğaçlamanın yansıttığı, müzikal varyasyonun sınırsızlığıdır. Anda çalınan müzik, kendi içerisinde bir sonsuzluğu yansıtır. Müziğin süresi ise en saf hâlinde duyumsanacaktır. Belki de ilk müzikal eylem budur. Müziği anda yapmaktır. Asal müzik bu bağlamda doğaçlamadır.
Kendisini doğaçlama aracılığıyla müziğin zaman-mekânına açan müzisyen, bir yandan da reel ortamın yani mekânın tüm bileşenleriyle etkileşim hâlindedir. Müziği mekâna yayar, onda açar. Mekânın akustiği ise müziği belirler. Bundan kasıt, müziğin ve müzisyenin, mekânın karakteristiğiyle hemhâl olmasıdır. Müziğin zamansallığının mekânsal deneyimden, mekânsallıktan ayrılamaz oluşudur. Müziğin kompleksitesini belirleyen etkenlerden biri de mekânla kurmuş olduğu ilişkinin biçimidir. Zira müzik, zamanı yansıttığı oranda, o zamanın ait olduğu mekânı da yansıtır. Sesin ânı varsa alanı da vardır. Sesin zamanı, onun yoğunluğudur. Mekânı ise derinliğidir. Bu açıdan doğaçlama, mekândan soyutlanması imkânsız bir pratiktir. Doğaçlama söz konusu olduğunda mekân, sesi yoğuran temel bir bileşendir. Her doğaçlamanın kendine has bir ses uzamı2 vardır.
Öte yandan her doğaçlamacı, bütün bu faktörlerle olan ilişkisinde kendine has bir müzikal duyarlılığı yansıtır; yani doğaçlamacı doğaçlarken, edindiği tüm müzikal kültürü ve müzikalitesini sergiler. Tepkisinin yansıttığı, kendisidir. Doğaçlamanın gelişigüzel, salt rastlantısal bir pratik olduğunu düşünmek hatalıdır. Doğaçlamacı tesadüfi bir şekilde hareket etmez, daha ziyade bütün bir geçmişiyle şimdide hareket eder. Onun müzikal hareketliliği bir rastgeleliğin değil, teorik ve pratik bir kavrayışın ürünüdür. Doğaçlama, doğaçlamacının müziğe dair anlayışının âna yansımasıdır. Doğaçlamacı ise bir müzisyen olarak potansiyelini anda etkin hâle getiren kişidir. Devreye sokulabilecek, aktive edilebilecek müzikal düşüncenin çeşitliliği, diğer taraftan, doğaçlamanın mahiyetini değiştirip dönüştürecektir. Doğaçlamacının sofistikasyonu, doğaçlamanın kompleksitesini belirler. Doğaçlamanın sınırı, doğaçlamacının sınırıdır. Birinin olanağı, diğerinin olanağıdır. Doğaçlama bu bağlamda limittir ve her daim yeniden limitlenebilir.
Doğaçlamanın en asli özelliklerinden biri, özgül bir zaman-mekânda iz bırakması ve onun izini taşımasıdır. Doğaçlama zaman-mekânından ayrılamaz, çünkü müziğin şu ya da bu zaman-mekândaki açılımından ibarettir. Zira müzik o yer ve zaman için bestelenmemiştir. Daha ziyade o yer ve zamanda bestelenmiştir. Bu açıdan doğaçlamanın zaman-mekânın içinde olmaktan öteye gittiği, ona içkin olduğu söylenebilir. Bu, doğaçlamanın canlılığının yani oradalığı ve şimdiliğinin temelidir. Bir zaman-mekân tarafından mühürlenmemiş olan hiçbir doğaçlama yoktur.
Doğaçlamacı, yalnızca seslerin zamanıyla değil, onların yayıldığı mekânla da etkileşime girdiği oranda, somut mekânın duyumu tarafından koşullanır. Mekâna tabi olmayan dinleyicinin –müziği canlı bir şekilde dinlemeyen yani müzisyenle aynı ortamda bulunmayan kişinin– dinlediği doğaçlama bir müzik değildir.3 Basitçe müziktir. O hâlde kaydın doğaçlamayı ortadan kaldırdığı söylenebilir. Zira kaydetme işlemi devreye girdiği andan itibaren müziğin zaman-mekânı yiter. Kayıt uzamının sessel bir intibası [imprint] hâline gelir. Doğaçlamanın zaman-mekânı bir ve bölünemezken, kaydın zaman-mekânı herhangi bir zaman-mekândır. Bir zaman ve bir yere değil, her zaman ve her yere gönderme yapar. Bundan kasıt, her an her yerde dinlenebilir oluşudur. Böylelikle doğaçlama doğaçlama olma niteliğini kaybetmese dahi, doğaçlama olarak deneyimlenme niteliğini kaybeder; çünkü kayda işlenen bir müzik olarak salt sesselliğe indirgenir. Doğaçlama zaman-mekânından soyutlandığında geriye kalan tek şey onun tortusudur. Her doğaçlama kaydı, bir tortudur.
Doğaçlama sessel olduğu kadar teatraldir. Müziği performanstan türetir; fakat doğaçlamada ses ile mekân arasındaki ilişkinin teatralliği, mesela bir müzik tiyatrosununkinden4 farklıdır. Müzik tiyatrosunda müzik ve mekânın kurulumu bir arada, iç içe düşünülür. Doğaçlama müzikte ise mekânın unsurları çoğunlukla müziğin oluşumuyla ilişkilenir. İlkinde müzik ve mekân bir birlikteliği, müziksel-mekânsal bir harmoniyi dışavururken, ikincisinde mekân müziğe yansır, bir etkilenim sahası olarak müziği yönlendirir. Kısacası, müzisyen doğaçlarken zaman-mekânı kendince sese döker. Sesi kendi zaman-mekânına gömer. Sesi ânında işleyen bir kanaldır.
Doğaçlama süreci çift boyutludur. İlkin, doğaçlama kendisini bir müzik yapıp etme biçimi, bir müzik üretim yordamı olarak ortaya koyar. İkinci olarak, kendisini müzikal bir perspektif, bir müzik duyarlılığı olarak sunar; yani doğaçlama, ânın içinde besteleme faaliyeti olmanın yanı sıra, besteleme sürecinin ânın içinde kalması için gösterilen zihinsel bir çabadır. Doğaçlama en çok da dikkatle bağlantılıdır. Dikkatin anda toplanmasıdır. Doğaçlayan kişi, dikkatini âna veren kişidir. Müziğini ânın içerimleriyle yoğurur; dolayısıyla dikkatini geçmişten ziyade şimdide toplar. An ile müziğin ilişkisini organik bir şekilde kurgular. Bundan kasıt, doğaçlamacı bir müzisyenin, şahsi müzik pratiğinin şartlanmışlıklarından el verdiğince arınması, müzikal zamanı salt şimdiye açmasıdır. (Gerçi müzisyenin, doğaçlasa dahi onu şartlayan etmenlerden soyutlanamayacağı söylenebilir. Doğaçlama ise bu anlamda, müzisyenin kendi kendisine vermiş olduğu bir tepkidir.) Ki bu da doğaçlamadan başka bir şey değildir. Onun sabit değeridir.
Doğaçlayan, ânın kuvvetlerine kendisini açandır. Belki de anda çalandan çok, andan çalandır. Doğaçlama belirli müzikal fikirleri, zamanları, jestleri vesaire anda uyarlamak ve uygulamak değildir. Hiçbir zaman da olmamıştır. Doğaçlamacı, ânın içinde dinleme ve deneyimlemeyle ilişkilendiği oranda doğaçlar. Diğer türlü ise bir improvizasyondan çok, bir konvansiyonu yansıtır. Bu raddede an koşulu doğurmaz, daha ziyade an koşullanır. Duyulan, anda olan değil, âna dayatılandır. Müzisyen ortaya attığı müzikal düşünceyi metodikleştirdiğinde doğaçlamayı da bırakır. Müzikal zamanı olağanlaştırır. Doğaçlamanın ânı ise hiçbir zaman olağan değildir; zira hiçbir şimdi bir diğerine benzemez, olağan olmama hâli zamansallığın özüdür. İşte doğaçlayan da bu katıksız zamanla, zamansal girdapla hemhâl olmaya çalışandan başkası değildir.
Ortaya attığı müzikal fikirleri sürekli çeşitler doğaçlayan: Kendince müzikal kaçış çizgileri üretir. Müziğinin modu, salt varyasyondur. Durmaksızın sessel varyantlar icat eder. Doğaçlama müziğin her zaman avangard müzikle ilişkilendirilmiş olmasının nedeni, konvasiyonel müziğin yapısını içgüdüsel olarak, istemsizce kırması ve hatta yıkmasıdır. Bir bakıma müziği yapısöküme uğratır. Sanıldığı gibi müziği formsuzlaştırmaz doğaçlama, daha ziyade formu akışkanlaştırır. Diyelim ki ‘kaos’tan ‘kronos’u çekip çıkartır. Müziğin formu, onu limitleyen şeyi aşar. Doğaçlama bu aşımın adıdır.
Doğaçlamanın aşımı en nihayetinde enstrümanın bedeninde gerçekleşir. Doğaçlayan, ister istemez şu ya da bu enstrümanın limitini test edip bu limiti yeniden limitlemeye meyleder. Enstrüman kelimenin tam anlamıyla bir araçtır. Nasıl kullanılacağı kullanılana değin belirsizdir. Bir enstrümanın kullanımı bile bir diğerininkini değiştirip dönüştürebilir. Bir gitaristin, örneğin, trombonla seslendirilen bir müzikal fikre eşlik etmesi, onun sesselliğine dâhil olmaya, onu kendince başkalaştırmaya, bozmaya çalışması, onun etkisinde kendi çalma şeklini farklılaştırması vesaire gitaristi enstrümanını bir diğer enstrümanın, trombonun sınırları üzerinden düşünmeye iter. Bu düşünce ise bir bakıma enstrüman düşüncesinin yeniden düşünümüdür. Enstrümanın enstrüman vasıtasıyla dönüşümüdür. Enstrüman denen şeyin limitini belirleyen, bu bağlamda, doğaçlama faaliyetinin kendisidir.
Ama diğer taraftan doğaçlamacının etkileşime girdiği, etkilendiği her şeyin birer enstrüman olduğu da düşünebilir. Doğaçlamacının bedeninin dahi, bu etkilenimleri işleyen bir organizma olarak, bir enstrüman olduğu iddia edilebilir. Doğaçlamanın içgüdüsel [visceral] bir faaliyet olduğunun sürekli altının çizilmesi –belli ki– boşuna değildir. Doğaçlayan, bedensel –bilhassa da işitsel– etkilenimlerini sese yansıtan kişidir. Belleğince yönlendirilen kuvvetleri resmeder. Sesle çizer.
Doğaçlamanın bellekle güçlü bir bağı vardır. Her doğaçlamacı belleğini âna çağırır, anda sergiler. Hiçbir doğaçlama bellekten azade değildir. Bedeni türlü etkilenimleri kaydeden bir banda benzetecek olursak eğer, doğaçlayanın da kendi bedeninden bu etkilenimlerin müzikal olanlarını çekip çıkartan biri olduğunu söyleyebiliriz. Beden bu açıdan, bellektir. Maruz kalır, işleyip durur ve yaratır; dolayısıyla tüm geçmişiyle şimdidedir. Doğaçlayan, doğaçlarken bir bakıma kendi belleğini serimler. Anı ile şu anı birbirine diker. Her doğaçlama, bu açıdan, kompleks bir müzikal hafızanın performansıdır.5 Doğaçlama söz konusu olduğunda çalınan, çalanın belleğinin zaman-mekâna verdiği sonik bir reaksiyondur.
Doğaçlama her ne kadar bellekle bağlantısı gevşek bir pratik gibi gözükse ve görülse de belki de en yoğun şekilde bellekle ilişkilenen pratiklerden biridir. Doğaçlama da –müzikal olsun ya da olmasın– diğer her üretim şekli gibi tikelliğini bellekten alır. Bellekle kurmuş olduğu ilişkinin özgüllüğüyle tanımlanır. Doğaçlama(cı)nın belleğini otantisite niteler. Bundan kasıt, doğaçlama faaliyeti sırasında belleğin tüm kurgularının etkisiz hâle gelmesi, belleğin bütün bir gücünün daha ziyade ânın tasarrufunda olmasıdır. Şimdiliğin [nowness] müzikal şimdi olarak duyumsanmasıdır. Doğaçlama faaliyetinin temelinde performatifliğin bulunmasının nedeni de budur. Geçmiş tüm virtüel kuvvetiyle şimdiye tesir edip onda yittiğinde geçmiş ve gelecek arasında kısılmış bir şimdiden değil, –kısa bir vakit için– ebedi bir şimdiden söz edilecektir. Bilinçdışı dürtülerin hortlaması değildir doğaçlama, daha ziyade yoğunlaşmış bir bilincin hareketidir.
Doğaçlayan, müziğe şimdiden başka hiçbir zaman atfetmez. Herkes gibi, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığında, doğaçlar.
{fold içindeki imge: Cecil Taylor, 1989, fotoğraf: Anthony Barboza}1. Peter Brötzmann’ın olağanüstü bestesi Machine Gun’ın üç take’inin de birbirinden farklı olması, bestenin ayrı bir varyasyonunu yansıtması buna iyi bir örnektir.
2. Sound space: Sesin yayıldığı, sesi kuşatan ve yansıtan herhangi bir mekân.
3. Ayrıca, sonradan çalınmak üzere doğaçlanarak bestelenen eserler de (örneğin Chopin’in Fantasie-Impromptu’su) aynı şekilde değerlendirilebilir.
4. Musical theatre: Türlü müzikal öğeyi içeren teatral performans.
5. John Cage’in Michael Zwerin’le olan bir konuşmasında doğaçlamanın –bilhassa da cazın– özgür olmadığını söylemesinin nedeni de budur. Cage doğaçlamanın belleğe sıkışan, dolayısıyla da hakiki anlamda özgür olmayan bir müzik üretim şekli olduğunu iddia eder. Ancak bellekten soyutlanmış bir müziğin nasıl bir müzik olacağıyla, bunun nasıl mümkün olabileceğiyle ilgili de ipucu vermez. Ki kendi aleotorik müziğinin bellekten ne denli kopuk olduğu da şüphelidir. Zwerin’in Cage’le yaptığı söyleşi için bkz. John Cage: Seçme Yazılar, (Pan Yayıncılık, 2012) s. 144-151.
