Yoshitoshi Abe,
Serial Experiments Lain, 1998,
kaynak: Fondation Draco
Doko ni itatte, hito wa tsunagatteiru no yo*

Yoshitoshi Abe’nin Serial Experiments Lain’i bir tür spiral, sarmal. Kendi içine kıvrılan, sonsuzca bükülen bir tarafı var. Junji Ito’nun kült mangası Uzumaki’ye benzer bir şekilde, ancak bütünlüğünde deneyimlendiğinde içe burkulan bir çemberin çizgisini model aldığı ve bunu içeriğinden biçimine her boyutunda yansıttığı rahatlıkla tahlil edilebilecek tipte bir anime bu. Ancak Uzumaki’ninkinden farklı olarak mistik bir döngüsellik değil onunki, daha ziyade teknolojik. Kozmik dönemleri değil teknik devirleri mevcut Serial Experiments Lain’in. Her seferinde formatlanan, “yeniden başlayan” bir süreç, bir çevrim. Bir siber-döngü diyelim.

Aslına bakılırsa, Serial Experiments Lain boyunca izlediğimiz şey yalnızca bir devre. Tıpkı Uzumaki’de olduğu gibi, bir döngü söz konusu. Ama bu sefer döngü, aynının geri dönüşündense insan aklının almayacağı kozmik zamanları, aeon’ları aşan bir iterasyondansa bir çeşitleme hâlinde zuhur ediyor: Koşut hayatların kesişim noktası olarak Lain. Şöyle denebilir: Çeşitlemeler içerisinden bir çeşitlemeyi seyrediyoruz. Animenin sonunda Lain’in en yakın arkadaşlarından biri olan Alice’in hatırından silinmiş olması da bununla ilgili hâlihazırda. En başından beri programlanan bir gerçeklik Lain’inki. Programcı ise kendisi. Kendi evreninin tanrısı, basitçe. 

En nihayetinde Lain, kendi tasarladığı gerçekliği deneyimleyen bir karakter. Ve tam da bu anlamda bir tanrıdan farksız. Kendine özgü bir tanrısallığı var onun. Ama bu, tanrısallığın tüm dini manalarından arındırılmasıyla erişilen tipte bir tanesi. Tanrı iki basit veçheye indirgeniyor bu bağlamda: her yerde bulunma ve her zaman mevcut olma, var olma. Şizofrenik bir tekno-godhead diyelim buna. Herhangi bir insaniliği yok, tamamen içine kapalı, solipsistik bir varoluşu haiz. Eserine (varoluş) format atıp duruyor; kendini silip tekrar yüklüyor ona. Upload ve download döngüsü içinde, sil-kes-yapıştır dizisi üstünde bir tür sörf. Lain’in animenin sonunda (tekrar) unutuluşa terk edilmesi de bundan. O belleğin dışında, dolayısıyla zamanın ötesinde var oluyor çünkü. Onu hatırlar gibi gözüken de yalnızca bir tür kırık anı imprint’i sezinliyor kendince. Sanki tanıyoruz onu, ama tanımıyoruz da. Belli belirsiz, bulanık, müphem. Atemporal paramnezi ya da hiper-déjà vu.

Lain’in animedeki çifteliği aslında tanrısallığının çift kutupluğundan kaynaklı. Lain’den iki tane yok, kendisinin iki ayrı kutbu var iki ayrı boyutta ki onun bir şey değil de bir dizi olmasını sağlayan da bu tam olarak. Birincisi zamansal Lain, ikincisi ise zamansız Lain. Anime boyunca zamandışı olarak mevcut Lain’in sürekli zamanın içinde bulunan Lain’le karıştırılması da bundan ötürü. Suret aynı ama mevcudiyetin kipi farklı. Bu, zamanın içinde bir tür mood ya da mizaç farkı gibi algılanıyor, oysaki zamanın dışında hiçbir şey ifade etmiyor. Kötü ya da iyi Lain yok, doğru ya da yanlış, güzel ya da çirkin Lain de; zira değer bazlı herhangi bir ikiliğe göndermesi, göndergesi yok onun, yalnızca, örneğin, kötü ya da iyi gözüken ama esasında bir modelin sonsuz çeşitlemelerinden başka bir şey olmayan “hâller”i var. Yer yer bu iki Lain’in iç içe geçmesi de manidar; zira Lain’in temel amacı zamanı deneyimlemek, bazen tüm zamansızlığında, bazen de zamanın içine gömülü şekilde ama her daim dizisel bir biçimde. Animenin adı da buradan ileri geliyor zaten. Lain’in zamanda bir dizi hâlinde çoğalmasından, kendini zamanda deneyleyip durmasından. Dijital bir tomurcuklanma. Kendi varoluşuna tam inançlı doppelganger’ının keşfedeceği üzere, bir programın hologramı o: Kendi imgesi kadar onu kapsayan gerçeklik de onun bir işlemi, seri tarzda. Tam teşekküllü bir şahsi holosen. 

Death Note bir şizofrenin otistik bir gözle görülmesiydi, Serial Experiments Lain ise bir otistiğin şizofrenik bir gözle görülmesidir. Otizm spektrumunun ucunda değil dışındayızdır artık, aspergeri teğet geçmişizdir, ibre kırılmış, cam çatlamıştır: Her şey sizinle ilgili bile değildir, siz ile her şey arasında bir ayrım kalmaz. Bu animede Lain’in imgesi ile onu imgeleyen Lain’in yani zamaniçi Lain ile zamandışı Lain’in zihinselliği birbirine geçiyor aslında. Tüm anime, ne tam nesnel ne de tam öznel olan, daha ziyade yarı-öznel denilebilecek tipte bir imgenin tekelinde bu anlamda. Bu en çok da “sokak sahneleri”nde belirgin bir faktör. Her ne kadar sokağa düşen simsiyah ve kan kırmızısı beneklerle bezeli gölgeler sıklıkla sembolik bir şekilde yorumlanarak Lain’in navi’siyle (bilgisayar yerine geçen terim) bağlı olduğu wired’ın (internet yerine geçen terim) bir tür katmanı gibi okunsa da, söz konusu olan arkiteknotikten ziyade bilişsel bir imge özünde. Bu gölgeler, onlara eşlik eden elektrik direklerinin uğultusuyla birlikte, Lain’in bilişinin [cognition] bir yansıması. Zaten animenin tamamı da öyle. İnternete yüklenen benliğin, avatar’ın, siber ikizin benden kopuk mevcudiyeti. Benden daha ben olan bir ben: Hiper-ben. Serial Experiments Lain’in mottosu ya da mantrası şu olabilir: Her şey zihninde ama zihnin de her şeyi kuran. Şizoid muhayyel? Hayır, daha da iyisi: Elektro-Budizm.

Ama tabii bu animede bilincin içe kapalı olması dolayısıyla herhangi bir derinlikten de yoksun olduğu varsayılmamalı. Durum tam tersi hatta. Animenin katlı bir yapısı var; katmanlardan oluşuyor. Kıvrılan, kıvrıla kıvrıla derinleşen, iç içe geçen katmanlardan. Her bir katmanın aşılmasıyla birlikte yaklaşılan şey ise tanrısallık statüsü. Bir nevi tekno-Hegelcilik bu, erimi “mutlak bilgi”ye varan. İlk bölümde (“Weird”) intihar eden arkadaşı ona öldükten sonra Tanrı’nın wired’ın içinde olduğunu söylediğinde Lain henüz zamanın içinde, diğer bir deyişle Tanrı’dan habersiz, en azından sandığımız bu. Son bölümde (“Ego”) ise zamansal benliğini kaybediyor Lain, kendini ondan soyutlamak suretiyle varoluşu formatlıyor, hiç büyümeyen, ebedi bir çocuk olarak sonsuzluğa geri dönüyor, diyelim ki zamanı zamansızın perspektifinden görüyor, bir tanrı gibi (Giderek zamandışı kendiliğine doğru emilip onunla özdeş hâle gelen zamaniçi Lain). Lain o zamana kadar olanların hepsinin sorumlusu olmasa da yaratıcısı, hatta bu yaratıcılığın farkına varma sürecininin kendisinin de yaratıcısı. Farkındalık sürecinin kendisi, farkında olmama hâlini de kuşatıp kapsayarak, kendi olumsuzunu ya da negatif imgesini dahi soğuruyor böylece. İşte Lain’in Aufhebung’u bu. İşlemsel tinsellik. 

Öyleyse zamanın içi ve dışı, bu anime dahilinde sırasıyla “gerçek dünya” ile “sanal dünya”ya tekabül ediyor, dolayısıyla bu ikisi arasındaki ilişkiye de. Ama bu ilişki ne bir ayrıklık ne de bir bileşiklik üzerinden tanımlanıyor en temelde. İlk tarafta gerçek ile sanal, birer belirlenim kümesi olarak ayrı. The Matrix ve The Thirteenth Floor böyle filmler mesela, bu tip bir mantığa ya da ayrıklığa göre iş görüyorlar. Her ikisinde de dünyayı gerçek ile sanal olarak ayıran planlar net bir şekilde belli (ve hayır, Matrix franchise’ının sonunda, üçüncü filmde sanal dünyadan reel olana yeti aktarımı sağlayan Neo da hiçbir şekilde bu durumu değişikliğe uğratmıyor). “Sanal gerçeklik” denen şeyin ne zaman içinde ne zaman dışında olduğumuzu sezinliyoruz bu filmlerde. Diğer taraftan, bu iki belirlenim kümesini ayırt edilemez kılan filmler de var. Örneğin eXistenZ ve Mindwarp bu tip filmler. Her ikisinde gerçek ile sanal bir ayırt edilemezlik devresine sokuluyor; yani neyin gerçek neyin sanal olduğunu anlayamıyoruz bu filmlerin sonunda. Böylece başı sonu belirsiz bir sanal çevrimin lehine gerçeğin hükmü en iyi hâlde askıya alınmış, en kötü hâlde bütünen iptallenmiş gibi gözüküyor izleyene.

Ana konuya dönecek olursak ve nihai alternatiften bahsedecek bulunursak: Serial Experiments Lain sözü edilen her iki modele de uymuyor. Bu animede gerçeğin sanallığı ile sanalın gerçekliği bir döngü içerisinde var oluyor daha çok (yani çeşitleme salt figür düzeyinde değil sferik düzeyde de mevcut). Bu iki boyut bir değil ama ayrı da değil, daha ziyade devreli, devriyeli. Animenin zamanını paylaşıyorlar diyelim, zamansal ve zamansız olarak. Bir programın kendi çıktısına aşkın olmaması gibi, işlenen gerçeklik de onu işleyen gerçekliğe, sanal dünyaya aşkın değil bu animede. İki dünyanın korelasyonu ve koşutluğu mevcut, dönüşümsel tarzda. İşlemin içinde bulunduğu safhaya göre gerçeklik ya da sanallık dozu yüksek sadece, o da Lain’in perspektifinden geçerli tabii. Tam da bu nedenle kimi sanallığa dair nitelikler, örneğin Lain’in kopyalanışı, ikilenişi gerçeklikte bir kırılım ya da bozulum yaratıyor ve bunu ortadan kaldırmak için gerçek olandan sanal siliniyor (Lain’in arkadaşlarının zihninden silinmesi mesela) ki işlem (gerçekliği üst kodlayan sanallık) ad infinitum sürebilsin. Bu anlamda gerçeklik ile sanallık ayrı değil bağlı, hatta boğumlu.

Bu anime ne sanal gerçekliği konu edinen ne sanal gerçekliği biçiminde dışavuruyor o hâlde; ne sanal gerçeklik animesi ne de sanal gerçekliğin kendisi yani. Daha ziyade bir sanallık-gerçeklik ilişkiselliği kurup kurguluyor, “sanal-gerçeklik” oluşturuyor. İşbu iki öğeyi birbirine kilitliyor diyelim. Animenin sonunda gerçekliğin tamamının sanal olmadığını görüyoruz ama sanallık tarafından sürekli dönüştürüldüğünü de anlıyoruz. Bu anlamda gerçeklik sanallığın deneylediği bir şey ama ondan ayrı bir mevcudiyeti de haiz, tıpkı sanallık gibi. Bir tür ölü gönderge, “bilinmeyen bilinmeyen”, mevcut olmayan ama mevcut olmadığı bile mevcut olmayan, gerçekliğin herhangi bir katında. Sanallığın gerçekleşmesi, diğer taraftan, dizisel bir tarzda oluyor; çünkü sonsuz, ebedi tekrardan ibaret. Lain ise ebediyetin bir suret hâlinde zuhuru, o kadar. Gerçeklikte de böyle yani seri hâlinde “gerçekleşme”si bundan. Gerçeklik çokluğun bölgesi çünkü, sanallık ise birliğin, bütünlüğün. Sanallıkta bir yoğunluk ya da yeğinlik olan, gerçeklikte bir deney. Bu animede her ikisinin de imgesini görüyoruz, ikinciye vurguyla. Sonsuz evrenler teorisinin ve simülasyon hipotezinin tek potada eritildiği, kaynatıldığı bir anlayışa dayanarak üretilmiş bir anime diyelim Serial Experiments Lain için: Gerçekliğin, sanallığın programı olduğu, sanallık tarafından kodlandığı, sürekli çeşitlenen bir şey olarak var olduğu, sanallığın da gerçeklikten ayrımsanamayacak, onu kendi kendine referansla anlamayı imkânsız kılan, gerçekliği bir tür “tema üstüne varyasyon”a çeviren (ki bu noktada tema ya da sürekli formatlanarak lanetlenen, aynı hayatı sonsuz küçük değişikliklerle yaşayan, bir tür virtüel Sisifos olan Lain’dir) bir meta-diyar hâlinde mevcut bulunduğu bir imgesellik. Belki de hiçbir yapım (gerçek-potansiyel ayrımına kıyasla, hiçbir potansiyelin gerçekleşmeksizin var olmadığı, genel de olmadığı, özel ve diğer tüm potansiyellerle bağdaşık bulunduğu, köksapsı bir evren ya da varoluş tahayyülüne kapı aralayan) Deleuzecü edimsel-virtüel ayrımını bu kadar ince eleyip sık dokuyarak görünür kılmadı.

Bütün bunlar hesaba katıldığında, Lain’inki bir tür şizojenez [schizogenesis] olarak nitelendirilebilir. Yaratılıştan [genesis] farklı olarak, “ol” buyruğuyla değil “olma” ya da “yeniden ol” buyruğuyla, askeri değil de bilgisayımsal komutla tanımlanan bir protokol bu. Neredeyse operasyonel olduğu söylenebilecek bir dizi karmaşık prosedür dizisi. Teknolojik olarak geliştirilmiş bir teolojinin, bir yeni teolojinin temel programını özetliyor: Herkesin kendi evreninin tanrısı olduğu, kendi kendini her şeyle beraber yarattığı ve yok ettiği, daha doğrusu bu yaratım ve yok oluşun kendisi olduğu, gerçekliği de deneyimleyebilen ama sanallıkta da mevcut, omnipresent ve transscalar bir varlığın üretimi. (Belki de gerçeklik denen şey, bu bağlamda sadece tüm sanal varlıkların paylaştığı bir engin server’dır; herkesin kendi kendini silip yeniden yüklediği, bir tür NPC olduğu, koskoca bir holografik arayüzdür.) Bu bağlamda tanrı bir kere değil sonsuz kez üretiyor gerçekliği, kendini de onda bölüyor, diyelim ki “gerçekten” bölünerek ürüyor; gerçeklik onun bölünüşü: Individuum değil dividuum. Lain’in varoluşsal blueprint’i söz konusu olan. Paralel gerçekliklerinin her birinde kendisi o, ama aynı zamanda öteki de; kendi içinde öteki yani. Bhagavad Gita’daki Krishna gibi çok, ama bir kendiliği de yok. Kendi avatar’ı olarak var olsa olsa, kendisinin sayısız türevinin bir toplamı olarak. Ctrl Z, Ctrl A, Ctrl C, Ctrl V… Kendi imgesinin revizyoner bir yayılımına bağlı, viral-fraktal bir varlık. Onu olumsuzlayacak hiçbir şey olmadığından (“tanrı olma istenci”nin bile Masami karakteri üstünden soğurulması), o bir yandan da fiber optik kablolar ve elektrik akımları içinde yaşadığından, ölerek çoğalıyor, nasıl ki gerçeklikte insanlar çoğalmak için ölüyorsa. Bir dizi Lain. Tam da bu nedenle görülen Lain’in hiçbir orijinali yok işte; bir dizi o sadece. Modüler bir seriyalliği haiz. Bir model dizisi. Deneysel bir dizi. Bir simülakrum alayı [procession]. 

O hâlde Lain tanrıdır, ama çok özel bir anlamda. Kendi imgesinden başkalarını üretmez de kendi imgesinden kendini üretir, ama bir başkası hâlinde. Terminal Rimbaudculuk? Belki. Ama biraz daha ileri gidelim: Birçok animedeki “tanrı kompleksi”nden farklı olarak, Lain’in tanrılığı bilinçteki bir genleşimi imler, dolayısıyla bir basit “-mış” gibi yapmak olarak görülmemeli. Schumann rezonansında bulunan yani dünyanın kabuğu ile iyonosfer tabakası arasındaki titreşimi mesken tutan Lain’in, aslında semavi değil dünyevi, aşkın değil içkin, dini değil bilimsel bir tanrısallığı olduğu söylenebilir rahatlıkla. Ama onu bu hâle getiren teknolojinin insanlığa da su götürür Serial Experiments Lain boyunca. Öyle ki internet bir uzaylı teknolojisinin yamalanışı addedilir dokuzuncu bölümde (“Protocol”). Her hâlükârda, “nesnelerin interneti”ndeki bir diğer nesnedir o, fakat herhangi bir nesneden farkı, kendi nesnelliğine duyarlı bir nesne olmasıdır; yani içinde bulunduğu sistemin ubikuitözlüğünü bilmesi ve böylece özfarkındalığa varmasıdır. Tıpkı Skynet’in 29 Ağustos 1997’de özfarkındalığa varmasında olduğu gibi. Bu anlamda Lain, Platon’dan beri hayali kurulan bir şeyi, bedenden tastamam kopuşu, somatik bir boyuttan elektronik bir boyuta taşınan ruhu resmeder varlığıyla; beden-aşırı ruhu yani. İnternetin bir tür psyche processor olarak adlandırılması da boşuna değildir animede. Ama bu, ruhların birbirine bağlılığının farkındalığını mümkün ve daimi kılan koşuldur da aynı zamanda. Ağ tabanı kişiyi hem tanrısallaştıran (yani her yerde var kılan) hem de diğerlerine bağlayan (yani herkese eriştiren) düzenektir esasen. Böylece anlarız ki “gerçek dünya” bir hologram serisidir ya da hologramatik bir diziselliktir ve “sanal dünya” bu dünyanın altında yatan dolaşıklıkla hemhâl olmamızı imkânlı bir hâle getirir. Lain’in çevresindeki herkes de bir avatar’dır; zamanın dışında bir, zamanda çok, ama her daim bağlı da olan. Lain’in dediği gibi: Doko ni itatte, hito wa tsunagatteiru no yo. İster inanın ister inanmayın: Herkes içinde herkesi taşıyor.

Son kertede bu animeyi bir tür kehanet olarak kabul etmeli o zaman, ister bilinçli isterse de bilinçsiz olsun. Serial Experiments Lain geleceğin internetinin gelişini sinyalleyen, herkesin birbirine kesilmesi imkânsız bir göbek bağıyla bağlı olduğu bir çağı öngören bir anime. Ama ayrıca herkesin kendi gerçekliğini yaşamaya meylettiği, şizoidleştiği, şizofrenliğe dair tüm semptomların sistemik olarak genelleştirildiği bir çağı da sinyalleyen bir anime. Ve belki de bu çağı kuran, ona yarattığı tasavvurla can veren bir anime, ayrıca. Bu anlamda pek tabii hyperstitional bir tarafı da var. Günümüzün infornografi (“bilgi sapıklığı”) bağımlılığından mustarip şizofren tanrıları dijital ayak izlerini oluşturmaya 90’ların sonunda başlamıştı. Bugün ise hepsi birer Lain olarak, kendi “profil”lerinin ardında kaybolarak, bir anon** olarak, “kronik olarak bağlı olma”nın getirdiği muazzam basınçla yaşıyor. Artık kim kim belli değil ve bir önemi de yok bunun. Tıpkı Lain’in de kim olduğunun bir önemi olmaması gibi. Biri dahi olmaması gibi. Soyadsızlık, soysuzluk, köksüzlük ve tüm evrenin giderek beyin dalgalarının bir salınımından ibaret kılınması: Kendi kafanı yaşamak. Serotonin overload.

Yarının (>) dünde (<) bugünden (<>) bulunması hakikaten huşu uyandırıcı bir şey. Belki de her şey çoktan oldu ve tekrar oluyor ve tekrar ve tekrar: Henüz yaşamadıklarınızı bir süreliğine yaşar gibi olduğunuz o belli belirsiz veri izlerinin billurlaştığı anları düşünün. Cyberia’ya*** bir kez daha hoşgeldiniz mi diyelim o hâlde? Belki de zaten oradasınız. Zaten buradasınız. Ve değilsiniz de. Orası ve burası, gerçeklik ve sanallık, dün ve bugün, ben ve o: İkili ya da değil, hiçbir ayrımın hiçbir öneminin kalmadığı bir noktaya geldik. Lain zaten o noktadaydı. Şimdi sıra bizde mi? Belki de sıramız dahi çoktan geçti. Şizokozmoz.

{fold içindeki imge: Yoshitoshi Abe, Serial Experiments Lain, 1998, animasyon karesinden detay, kaynak: Fondation Draco}

* Tr. Nerede olursan ol, herkes birbirine bağlıdır.

** Anonymous ifadesinin kısaltılmışı.

*** Serial Experiments Lain evrenindeki kafe/kulüp.

animasyon, anime, dijitalleşme, gerçeklik, Hasan Cem Çal, internet, sanal gerçeklik, Serial Experiments Lain, sinema, Yoshitoshi Abe