Mary Harron,
American Psycho, 2000,
kaynak: WhatCulture
I Simply Am Not There

American Psycho’nun analizi iki türlü yapılageldi. Birincisi, tematik bir eleştiri olasılığı üzerinde durur. Buna göre film, beyaz yakalı kültürü üstünden bir tür geç kapitalizm ya da finans kapitalizmi eleştirisi sunar, bu anlamda da temsilidir; her ne kadar belirli bir karakterin buhranını yansıtsa da, böylelikle genel bir temsil oluşturamasa da, karakter genellenebilir bir patolojinin ev sahibi olarak, bir “semptom”muşçasına belirir: Yuppi sosyopsikopatisi. İkinci analiz de birinci analizin sonlandığı yerden başlar. Buna göre de film, temsili olmaktansa sanrısaldır; sistemik bir eleştiri sunmak yerine bu sistemin, bir siyasal-iktisadi sistem olarak kapitalizmin yarattığı zihinsel hasarı imgeselleştirir ve basbayağı bir akut narsisistik kişilik bozukluğundan mustarip birinin akıllara zarar dünyasını yansıtır kendince. Bu anlamda American Psycho temsil aşırıdır, öyle ki olan biten şeylerin gerçekliğinden bile söz edilemez onda: Her şey kuruntudur, hezeyandır ve tabii buna bağlı olarak görülen imgeler de hayali. Birinci analiz anlatısal, ikincisi tinsel. İlkinde her şey sembol, ikincisinde fantazma. Disclaimer: Her ikisi de yanlış. 

Uyanık olmak gerek: Bu iki analizin ortak noktası, görülenin görülenden ibaret olmadığı, bir başka şey olduğu, devrede olanın görüleni salt görülen olmaktan çıkardığıdır izleyici için. Her şey temsilse, her şey indirgenmiş, dolaylanmıştır hâlihazırda, hiç yoksa temsile. Kuşkusuz ki Patrick Bateman bir ruh hastasıdır ama bu, işin görünen tarafı yalnızca. Bu tarafı mümkün kılan başka bir şey; ele gelmez, göze değmez ama etkisi hissedilir bir kuvvet: Sermaye. Daha doğrusu geç kapitalistik sermaye; finans sermayesi: Azami düzeyde biriken sermayenin imgeye göçmesiyle göstergeler etrafında örülmeye başlanan toplumsallığın (Debordcu “gösteri”) açıktan açığa sayısallaştığı ve rekabet ötesi hâle geldiği bir düzen; kendisini giderek birer gösterge (“kartvizit sahnesi”ni hatırlayın; tasteful thickness), diyelim ki “insan sermayesi” ve “prestij odağı” olarak duyan ve duyumsayan kişilerce işletilen, para merkezli ve ekran dolayımlı bir sistem. Bateman’ın ağzından boşu boşuna “Ben bir servetim” lafı çıkmaz. “Ben orada değilim” lafı da. Ve tabii ki “Sisteme uyum sağlamak istiyorum” da.

Üçüncü analiz, sistemik olan analiz en doğrusudur ki onu öneriyoruz: Bu filmde her şey gerçek ama gerçekdışı bir o kadar da. Daha net bir ifadeyle: Gerçekliği gerçekdışı. Dönüşlü olarak gerçekdışılığı da gerçek tabii. Her ne kadar ilk iki analizin kısmi geçerliliğini onayacak imgeler içerse de, örneğin yuppiliğin patolojik taraflarını yansıtsa da (maçoluk, gösterişçilik, sürekli rol kesmek) ve gerçekliği bulandıran imgeler sunsa da (Bateman’ın sokakta işlediği cinayetler serisi), filmin genel imgesi üçüncü analizi doğrular: Bateman’ın yaşadıkları kendine özgü olmamakla beraber tamamen gerçektir. Bunu, Bateman Paul Allen’ı öldürdüğü evi kontrole geldiğinde evi tertemiz bulmasının ardından niye orada olduğuyla ilgili şüpheyle ağzını arayan emlakçının olan bitenlerden haberdar olmasına karşın bunların üstünü örtmesinden anlarız. Bateman filmin bu sahnesinde kanı donmuş vaziyettedir, zira her psikopatın korkulu rüyasıyla yüz yüze gelir: Kendisinden daha psikopat biriyle karşı karşıya olmak.

Ama bu düzeyde psikopati sistemiktir; bir kişiye atanamaz. Evet, Bateman bir psikopattır. Evet, insanları öldürmüştür. Ve yine evet, buna itilmiş, hatta programlanmıştır. Ama hayır, bir maktul değildir. Hatta aksine, sanılanın aksine bir mağdurdur. Tam da bu nedenle film boyunca yaptıklarını insanlara türlü şekilde açık etmeye çalışır Bateman ama ya hiç dinlemez ya inanmaz ya yanlış anlar ya da (emlakçı gibi) olan bitenlerin üstünü örter herkes. Bateman’ın filmin sonlarına doğru ağlama krizine girmesi ve avukatına yaptıklarını sayıp dökmesi de bundan. Bir kefaret arar o, ama bulamaz. Onu cinayete iten sistem onu yargılamayı es ve pas geçer, buna programlıymışçasına.

Dolayısıyla Bateman’ı bir avcı olarak görmek filmi tamamen yanlış anlamaktır, aksine bir avdır o: Bir psikopat ya da şizofrenden ziyade kişiliğini kaybetmiş biridir, bir hiç kimsedir ve psikopati ve şizofreni bunun yan etkisidir ancak. Sistemik olarak dolayımlanmış ya da koşullanmış bir depersonalizasyondan mustariptir o. Nihilist olan da o değil sistemin kendisidir bu açıdan. Finans kapitalizminin bireyleri anonimleştirici ve hissiyatı nötralize edici gücünü resmeder American Psycho: Merkezine hiç kimse olmayan, hiçbir şey hissetmeyen ve kendi varlığını bir hiç olarak gören birini alır; neredeyse var olmayan, hiçlikle özdeş, sanal birini. Bateman’ın maskelenerek ve aynadan görülerek iki kez filtrelenen yüzünün imgesi bir mesajdı. Yokluğu, namevcudiyeti imleyen imge.

Filmin sonunda, avukatı Paul Allen’ın hâlâ yaşadığını söylediğinde, bunda ısrarcı olduğunda, Bateman buna inanmaz en başta, ardından ikna olur. Anlar ki Paul Allen’ı değil Paul Allen sandığı kişiyi öldürmüştür. Ama daha feci, fecaat bir diğer şey söz konusudur: Kendisi de sandığı kişi değildir hiç mi hiç. Kendisinin Bateman olduğunu, onu hatırlaması gerektiğini söylediğinde avukat saçmalamaması gerektiğini, onun Davis olduğunu söyler. Böylece anlar ki bir soyadı bile yoktur, bir isimdir yalnızca ve bir sürü Davis’ten biridir olsa olsa ki bu düzeyde bu bile kesinlik arz etmez. Avukatın Allen’ın yaşadığını söylemesi ise Bateman’ın kimseyi öldürmediğini göstermez, aksine öldürdüğü kişinin de kendisi gibi bir başkasının taklitçisi olduğunu ifade eder: Ölen Allen değilse kendisi de kendisi olmayacaktır. Filmin başı ile sonu birbirine bağlanır böylece, bir ouroboros misali: Başlangıçta hiçliğini sezen, sonda hiçliğini kanıksar. Bir hiç kimseler korosu olarak Wall Street.

Bateman’ın gerçeklikten kopukluğu değil ona gömülmüşlüğü, yaşamış olduğu “gerçeklik fazlalığı”, sıyrılmadığı aşırı gerçekliğin tortusu işte böyle katlanır ve bir hiç olduğunu duyumsar açıkça. Bugüne dek yaptıkları, hiçliğini hiç etmek için, ona kayıtsız, duyarsız dünyayı kendine kayıtlı, duyarlı kılmak için yaptıklarından ibarettir ama en nihayetinde anlar ki yaptıkları aynı kayıtsızlığın, duyarsızlığın parçasıdır, hatta belkemiği, payandasıdır. Ama bunun farkında olarak da bunu ifade ederek de hiçbir şey elde etmez Bateman; çünkü dünya ona ve yaptıklarına aldırışsızdır ve daha da kötüsü, aldırışsızlığını o ve yaptıkları üstünden var etmiştir. Yuppiler birbirini doğrar, “gayrimenkul ajanları” cesetleri temizler ve sermaye “ölümcül rekabet” üstünden birikmeye devam eder. Onun bu durum hakkındaki farkındalığı ise bir total apati hâlinden farksızdır. Bir tip değil, bir karakter değil, bir hiç kimse olmanın, aidiyeti hiçliğe olan birinin hâletiruhiyesine sahiptir o: Özdeşleşilmesi imkânsız olan biri. Ne dese boştur ve iyinin ve kötünün ötesinde, hayatı tüm değerlerden soyan bir düzenin içinde, ölümü, çürümeyi, eksiyi ilga eden, negativiteyi lağveden, dolayısıyla onu harlayan ama aynı güçle de soğuran, umursamazlığa çalan bir pozitiflikle sindiren bir sistemin tekelinde itirafına da en az kendisi kadar gerek yoktur onun. Hiçliğine dair hiçbir şey ifade etmeyen son sözünde yankılandığı gibidir her şey: This confession has meant nothing.

American Psycho, Bret Easton Ellis, film, finans-kapital, gerçeklik, Hasan Cem Çal, kapitalizm, Mary Harron, sermaye, sinema