Çifte Sarmal
Üzerine Tezler
0. Film ancak ilk tahlilde hareket ihtiva eder duran, son tahlilde ise hareketsizlikten mülhem olan görüntü biçimidir. Film hareket etmez, ancak “hareket eder gibi” gözükür. Filmin kareleri esasen fotoğraf kareleridir; yani hareketten soyut kareler.
1. Filmsel hareket doğrudan bir hareket değil ima edilen ya da izlenimi yaratılan harekettir. Filmde hareket verili değildir ve türetilen bir şey olarak kalır; film karelerinin ardışık akışı üstünden sağlanan bir şey olarak.
2. Buna binaen filmde hareket ettiğini gördüğümüz şeyler esasen hep hareketsizdir ve hareket etmeleri onları oluşturan ve her daim bölünmüş parçaların bir düzenek üstünden (projeksiyon, bilgisayar) akışa sokulmasıyla mümkündür; diğer türlü ise imkânsız.
3. Dolayısıyla filmde hareket eden ilk ve son şey filmin kendisidir, başka bir şey değil ki o da filmin kendi maddesinin (pelikül, selüloid ve benzeri) değil, bu maddenin akışa sokulduğu devrenin hareketidir. Film kendi payına hareket etmekten çok hareket ettirilen bir şeydir.
4. Öyleyse filmden duyumsanan hareketin algısı, özünde zamanın hareketinin algısıdır ki o da her daim soyut olarak kalır. Filmi hareket ettiren devre ya da düzenek her ne olursa olsun, hareket zamanın hareketinden ibarettir ve o da kendi payına ölçülemez, ancak hareketsizliğe referansla işaret edilir: saniyede 16 kare, saniyede 24 kare, saniyede 25 kare vesaire.
5. Bu açıdan filmin hareketi, yine esasen yalnızca “doğrulanan hareket” olarak görülebilir. Hareket etmeyen görüntülerin ardışık akışını hareket olarak algılayan “biziz”dir, “bizim zihinimiz”dir, yoksa film hareketten oluşmaz. Diğer türlü asgari (16 kare) ve ideal (24 kare) sayıda akışta görüntüden söz edemezdik (Bkz. Görü sürerliği).
6. Böylelikle film kareleri ilkin snapshot’lar olarak değerlendirilebilir bulunur, sadece ardışık bir şekilde ve (film aygıtının çalışma şekliyle eş) burst modunda kayda geçirilmişlerdir. Bu bakımdan filmin özünde durağanlık vardır ama bu durağanlığın sezilmesini olanaksız kılan şey de filmin belirli bir kullanımıdır. Filme alınan şeyler hareketli olanlardan seçilir ki film de hareketli gibi gözüksün.
7. Böyle düşünüldüğünde, film sadece hareket illüzyonu yaratmakla kalmaz, salt görü sürerliğini sağlamak üstünden hareketliymiş gibi gözükmez, ayrıca hareket algısını muhafaza ve müdafaa etmek için hareket eden nesnelerin seçilimini de teşvik eder. Bu anlamda film, onu var eden hareketsizliğin üstünü iki kez örtmüş olur: bir, biçimsel olarak ve iki, içerik bakımından. Kanıksanan hâliyle film bu perspektiften bir “göz boyama”dır, o kadar.
8. Şu hâlde anlaşılan şudur: Film makinesinin işleme biçimi bir malzeme olarak filmin özündeki hareketsizliği saklamaya yöneliktir, dolayısıyla bu hareketsizliği dışavuran herhangi bir film, filmin perspektifinden film dahi addedilemez. Bu bağlamda ise söylenecek şey bellidir: Hareketin algısı kesintiye uğradığında filmin kendisi de var olmayı keser.
9. Ama bu, yine de filmin ana bileşeninin hareket olduğu varsayımı yapılmaksızın ulaşılabilecek bir sonuç değildir ve görüldüğü üzere (bkz. dördüncü tez) filmin ana bileşeni hareket değil zamandır ya da daha doğrusu, zamanın hareketi olarak süredir. Bu açıdan film harekete ya da hareketin kesintili veya göreli izlenimine gereksinim duymaz, yani bu gereksinim üstünden tanımlanmaz. Hareketten oluşmadığı düzeyde de bu, yalnızca makuldür.
10. Hareketi var eden şey doğrudan süre duyumu bazlı zamansallıksa bu, filmin zamanı harekete indirgemesinin ya da tabi kılmasının sadece bir tercih olduğunu gösterir, yoksa bir zorunluluk değil. Dolayısıyla film aynı işlemi hareketsizliğin algısını yaratmak için de gerçekleştirebilir. Hatta hareketsiz karelerden oluştuğu düzeyde bu daha bile kolaydır. (Belki de Andy Warhol filmlerine, Empire ve Sleep tipi işlerine bu nedenle movie değil de stillie diyordu.)
11. Film bunu iki yolla gerçekleştirebilir ve bu iki yol, hareketin algısını mümkün kılan işlemlerin çözülmesiyle, kanıksanan filmin (“hareketli film”) büyüsünün bozulmasıyla sağlanır. Birinci yol filmin zerresine inmek, hareketi var etmeyi sağlayan hareketsizliği, film karesini görünür kılmaktır. İkinci yol ise tamamen ya da büyük oranda hareketsiz bir nesneyi, kayıt hariç hiçbir işlem ya da müdahaleye maruz bırakmaksızın filmlemektir.
12. Bu iki yol yer yer ayrı ayrı yer yer bir arada filmi özüne, köküne, basitçe fotografik görüntüye açar. Ve filmi değil fotofilmi tesis eder. Filmin zaman kipliği bu düzeyde hareketin değil hareketsizliğin üstünden tanımlanır; yani durağanlığın göreli algısının. Filmin kurucu ve özsel hareketsizliği algılandığında ve/veya filmden algınan şey hareketsizlik olduğunda fotofilmden söz etmeye başlarız.
13. O hâlde fotofilm, film zamanını ya da süreyi hareketsizlik üstünden duyulacağı türlü algıya açar. Nasıl ki olağan hâliyle film hareketle boğumlu olarak algıyı plandan montaja (Deleuzecü terminolojiyle “saf hareketlilik”) dek yükseltir, benzer şekilde fakat tersine fotofilm de hareketsizlikle boğumlu olan algının olasılıklarını keşfe çıkar. Bu perspektiften hareket, fotofilm bağlamında filmin bir diğer bileşenidir ve filmin diğer bileşenlerini hareketi asgari düzeyde duyurmak suretiyle vurgular.
14. Bu da demektir ki fotofilm, imgenin yokluğuyla tanımlı ya da imgenin salt görüntü olarak anlaşılmasını imkânsız kılan bir filmsel zamanı var eder. Bu bağlamda renk, ses ve metin gibi filmsel bileşenler imgeyi ya bildiğimiz hâliyle yok eder ya da onunla özdeş hâle gelir. Derek Jarman’ın Blue’sunda rengin, Walter Ruttmann’ın Wochenende’sinde sesin ve Michael Snow’un So Is This’inde metnin imgenin ta kendisi hâlini alması ama bunu yaparken imgeyi hareketsizlikle eşlemesi bundandır ki bu bağlamda hareketten azat sezilen analojik/figüratif imge dahi bir “başka imge”, sinematik değil de fotografik olan (ya da böyle alımlanan) imgedir (Ernie Gehr’in Serene Velocity’sinde olduğu gibi). Kısacası, filmin hareket harici bileşenlerinin dosdoğru duyumu ancak film zamanının hareket üstünden tanımlanmayı kesmesiyle söz konusu olur.
15. Bütün bunlar hesaba katılığında da şunu söyleyebiliriz: Fotofilm, ilk ve son tahlilde film zamanını hareketsizlik üstünden kavratan filmse, filmin hareketsizliğe dayalı kuvvetlerini keşfetmeyi sağlayan filmdir de. Dolayısıyla ek olarak şunu söyleyeceğiz: Film görüntüsünün zerresini, hücresini, atomunu, kısacası mümkün en genel anlamda hareketsiz görüntüyü, fotografik imgeyi filmden algılanan yegâne nesne hâline getiren film, fotofilmdir; yani filmin akışında duyulanın durağanlık olduğu film. Zaman, filmde hareketsiz olan ve kalan şey üstünden duyumsandığında, zamanın harekete ya da hareketin zamana tabi olmadığı bir devre içinden hissedildiğinde, film kareleri üstünden (ve ister televizyon şebekesi ister bilgisayar işlemcisi isterse de projeksiyon makinesi tarafından) her daim taranan hareketsizlikle duyulur biçimde ilişkilendiğinde fotofilmden söz ederiz. Diğer bir deyişle hareketsizlik zamanın damgası ve belirteci hâlini aldığında, film zamanı tüm saflığıyla duyulur kılındığında söz konusu olan fotofilmdir. Öyleyse nihai önerme şu olacak: Fotofilm, filmin özünde hareketsel değil zamansal bir mecra olduğunu kavratan film kipliğidir.
