Wes Craven,
A Nightmare on Elm Street, 1984,
kaynak: Screen Rant
A Nightmare on Elm Street ya da Rüyanın Sinemasal Analitiği

Sinemanın rüyayla olan benzerliği fazlasıyla dillendirildi. Her ne kadar bu konuda onlarca, yüzlerce, hatta binlerce kuram olsa da hepsinin inceleme nesnesinin altında yatan temel koşul ya da belirlenim bellidir: Sinemanın, reel dünyanın imgesinden doğmasına karşın onu sınırsızca hayali kılabilme, diğer bir deyişle sanallaştırabilme yetisi. Nasıl ki ampirik veri rüyanın, beyindeki “rüya devresi”nin işlediği maddedir, benzer şekilde sinema da ampirik verinin var olduğu saha olan dünyayı işler. Ve tabii çeşitler de. Zaten rüya da böyle doğar sinemada: Reel dünyanın bir “başka çeşit imge” olarak duyumsanması, maddi değil zihinsel bir çeşitlemenin parçası hâline gelmesi. Sinema yalnızca bu anlamda rüyavaridir, eğer rüyavariyse: Gerçeği yansıtmamak ama onu çeşitleyerek sanallaştırmak, gerçekten sanal eşleniğini çekip çıkarmak. Gerçekliği imgelemek kadar imlemek diyelim. Sinemanın hakiki anlamda ilk akımının gerçeküstücülük olması boşuna değildi. 

Peki, sinemadaki ne tür bir rüya anlayışıdır? Hıristiyanca bir anlayış olmadığını biliyoruz. Sinemasal rüyalar sembollerle ilgili değildir, hiçbir zaman da olmadı. Sinema ikon üretmez. Bunu en iyi bilenler, rüyayı tüm filmlerinin kurucu etmeni hâline getiren filmcilerdi. Örneğin Maya Deren’in ve David Lynch’in filmlerin anlaşılmazlığı, bir anlamlarının olmamasından değil, anlamın onlara yüklenmesinin gerekmesinden ve bu anlamın (doğası gereği) tekil değil çoğul olmasından kaynaklıdır. “Anlaşılırlık” her zaman tek bir anlamı ya da verili bir anlam kümesini varsayar, oysaki rüya anlamın sıfır noktasında bulunur, sayısız anlama mazhar olma nedeni de budur. Rüyayı model (ya da nesne) alan film de (Deren’inkiler ve Lynch’inkiler gibi filmler) anlamla ilişiğini keser ve anlamın beşiği olan anlamsızlığı payanda edinir. Bu tip filmlerin yoruma gereksinim duyması (ama bir o kadar da duymaması) ise kendilerinin bir yorum olmasıdır hâlihazırda. Onlarda yorum yöntem değil mantıktır her şeyden evvel; kendilerini içinde buldukları rüyaları yorumlayan karakterlerle doludurlar. Bu bağlamda düşünüldüğünde, sinemanın rüya anlayışı pagandır: Her tür anlam türer ondan. Gerçeği çözen, çözülmeye uğratan bir imgedir o; bitimsiz bir rüyadır özünde. Alımladığı maddeyi sürekli yoruma tabi tutan bir zihnin uzantısı olarak sinema.

Tabii ki gerçeği çözülmeye uğratmanın da türlü yolu var. Hatta safhaları ya da çevrimleri olduğu da söylenebilir pek tabii. Gilles Deleuze’ün, zihinsel-imgenin çeperinde yer aldığını saptadığı rüya-imgenin oluşumu üçüzdür mesela. İlk başta varsıl olduğu söylenebilecek rüya-imge vardır ki en dar çevrim onunkidir: “Her şey rüyaymış” ifadesinde billurlaşan, rüya ile gerçeğin net olarak ayrılmasıyla tanımlı rüya (Envai çeşit filmde var olan, uyanarak “o vakte dek” gerçekleşen her şeyi sanallaştıran o tipik mi tipik “uyuyan figür”leri düşünün, bkz. I Still Know What You Did Last Summer başındaki rüya). İkinci rüya-imge itidallidir ve ortanca çevrimi oluşturur: Gerçeğe sızan, gündüz düşünden ayırt edilmesi zor, uykudan değil uykusuzluktan gerçekleşen rüya (The Machinist bu bağlamda mükemmel örneği oluşturur: İnsomnik karakter tüm gerçekliği, filmin gerçekliğini sanal ile gerçeğin iç içe geçtiği bir “belirsiz bölgesi” olarak duyumsar ve rüyayı halüsinasyonla kaynaştırır). Üçüncü ve en geniş çevrimi yansıtan rüya-imge ise dünyanın hareketini ihtiva eder: Artık her şey bir rüyadaymışçasına hareket hâlindedir ve gerçekliğin rüyasallığı yerini rüyanın gerçekliğine, gerçekliğin rüyaya tabiyetine bırakır (Inception’ın sonunda örneğin, hâlâ rüyanın çevriminde miyiz yoksa değil miyiz karar veremeyiz ama aynı zamanda film boyunca kendimizi yerçekimsiz ve sürekli kopyalanan bir uzay içinde buluruz). İşte bu üç rüya-imgesi hep birlikte rüya-imgesi denen şeyi oluşturur ve rüyanın sinemasal kiplenmelerini belirtir iki ayrı şekilde: bir, kökü özneye ya da bireye bağlanan rüya (birinci ve ikinci tip rüya) ve iki, kökü birey aşırı kuvvetlere ya da tine bağlanan “evrensel rüya”. Bu anlamda rüya, sferik ve atmosferik olmak üzere ikiye ayrılır ve bir araform oluşturmaz. Molar, moleküler ve genetik olmak üzere üçe ayrılır ama en temelde ikilidir: Ya öznel bir çeşitlemedir ya da salt nesnel.

Oysaki rüya, gerçeklik ile rüya arasındaki bir ayırt edilemezlik bölgesinin imaliyle somutlanır sinemada ancak. Yani rüyayı tam manasıyla yansıtmak için, rüyanın gerçeklikle iç içe geçebilen ama yine de ondan ayrı bir diyar olarak kurulup kurgulanması gerekir film imgesinde; yani film imgesi hem gerçek olmalıdır hem de rüyavari. Aynı anda iki diyarın da var olduğundan emin olmalıyızdır ama bu ikisinin hangi anda bir diğeri tarafından istila edildiğinden de habersiz ki bu, tam teşekküllü rüyayı kuran çifte koşuldur sinema özelinde. Bu istila ediminin kendisi, gerçekliğin sınırlarının bu ihlali ise asal ya da asli rüya olduğundan, rüyanın ta kendisinin imgesini, “kendinde rüya”yı sunar bize. Formül şu olacaktır: Gerçeklik ile rüya hem birbirinden ayrı birer ihtisas alanı hem de her an iç içe geçebilir ve ayırt edilemez birer diyar olarak billurlaştırıldığında, elde rüyanın mükemmel bir imgesi bulunur. Diğer bir deyişle, film imgesi katıksız bir rüya-imgesi yaratmıştır. İmgesel gerçekliğin varlığı ile yokluğunun askıda kaldığı ya da karar verilemez bir hâl aldığı bir yoğunluk olarak rüya ancak bu tip bir imgede billurlaşacaktır; yani (Mindwarp ve eXistenZ’de olduğu gibi) film gerçekliğinin sürekli olarak kendini sanallaştırdığı bir çevrimi yaratan ve yansıtan bir imgede.

Filmin sanal gerçekliğinden, sinemada her şeyin matruşkavari bir biçimde yapılanan bir rüyaya, “rüya içinde rüya”ya, özetle rüya formuna indirgenebilirliğinden söz etmiştik daha evvel ve hakikaten, film imgesini rüyavari kılan da bu nüvedir; yani dilendiği an film gerçekliğinin altının oyulabilirliği, sanallaştırılabilirliği, basitçe her an alttan alta varlığını koruyan “rüyaya çökebilirlik hâli”dir. Ama yine de bu bağlamda, rüyanın gerçeklikle dinamik bir şekilde ilişkilendiğini düşününce, rüyanın imgesini sağlayan şeyin, imgenin rüyaya indirgenişi değil, diyelim ki rüya olarak sağlanan imge değil, rüyadan paçasını bir türlü sıyıramayan gerçeklik olduğunu da teslim etmek gerek. Bundan kasıt, rüya ile gerçeklik arasındaki ilişkinin özünde, üç rüya-imgesinin ötesinde yatan, rüya ile gerçeğin ancak görece ayrıldığı ve (ister istemez ilişkilenen) birer “gerçeklik düzlemi” olduğu fikridir. Bu ise gerçekliğin tamamen çözünmesine değil sürekli, hatta eşanlı olarak inşa ve yıkımına delalet ediyor ki rüyayı tam manasıyla, jenerik hâliyle de bu kuruyor sinemada: Gerçeklikten hem ayırt edilebilir hem de ayırt edilemez rüya. Gerçekliği taciz eden “paralel gerçeklik” olarak rüya diyelim. İşte bu, genetik rüya-imgesinin ötesindeki rüya-imgesidir: Jenerik rüya-imgesi (ya da sonsuz küçük rüya).

Bu tip bir imgeyi sinema tarihinde bir dizi hâlinde kuran ve geliştiren tek film franchise’ı A Nightmare on Elm Street. Bu film serisinde rüyanın mükemmel bir formülasyonuyla karşılaşırız: Gençlerin rüyalarına girip onları öldüren Freddy Krueger aslında rüya evreninde yaşayan ama gerçekliğe de erişimi olan bir “rüya ustası”dır ve onun ustalığı (rüya ile gerçeklik arasındaki geçiş yapabilirlik) tüm film imgesini tanımlar, damgalar. Tabii ki bunu yapabilmesi için birilerinin uyuması gerekir ama uyumak zorunda olduklarından, “er ya da geç” uyuyacaklarından, gerçekliğe erişimi de her daim an meselesidir. Bu açıdan Krueger gerçekliği sürekli taciz eden rüyanın vekili ya da faili olarak görülmeli. Onun yeterliği film imgesinin rüyasallığının ta kendisi. Ve tabii tek bir amacı var onun: Gerçekliğe yavaş yavaş sinmesini sağlayan rüyalarla beslenmek.

Öte yandan bu filmi bir manyağın gerçeküstücü intikamı olarak yorumlamak da her daim mümkün. Sonuçta Krueger filmler boyunca gerçekten de kendisini öldüren (onu “gerçeklikten koparan”) kişilerin çocuklarını öldürerek alır intikamını. Hatta çocuklarının çocuklarını da kullanır, istismar eder birer gerçekliğe erişim host’u olarak. Kanlı (ama canlı değil) bir kâbus olmasının nedeni biraz da budur zaten. Sanki onların soyunu kurutana dek durmayacaktır o. Ona nihai gerçeklik olan ölüm yaşatıldığından, o da ölümün provası olarak uykuyu mesken edinir ve bu meskenin imgesine hükmeder; rüyaya. Tam da bu yolla gerçekliğe etki eder o ve hakikaten, rüyada öldürdüğü herkes gerçekte de ölür. İşte rüya tam da bu anlamda uyku aracılığıyla tesir ve teneffüs edilen bir tür paralel gerçekliktir. Bu film serisinde bir kâbusa dönüşmesi ise sonunun gelmemesindendir ki rüya da budur özünde: Rüya bitmez, yalnızca gerçekliği çeşitler ve bitmeyen rüya, gerçekliği mesken edinenler için tek bir şeydir: Kâbus. Bu açıdan bakıldığında, rüyanın bitimsizliğini imgesinin çalışma prensibi hâline getirmesi hasebiyle rüyanın kusursuz imgesini sunduğu söylenebilir A Nightmare on Elm Street’in (Zaten üçüz oluşumuyla rüya-imgesini kapsaması ama ona indirgenememesi de kusursuzluğunun bir göstergesidir). O ki imgesinin bütünlüğünde (serideki tüm filmlerin toplam imgesi) rüyanın çeşitlemeci özünü kavrar: Gerçekliği (içerebileceği tüm rüyalarla birlikte) çeşitleyip durmak.

Bütün bunlar hesaba katıldığında, A Nightmare on Elm Street’in kâbus olmasının yegâne nedeninin yapısal olduğu anlaşılıyor: Bu film ve diğerleri içindeki rüyalar, Krueger rüyalarda insanları öldürdüğü için değil, gerçeklik ile rüya arasında yapılan ayrımı nafile ve naif kıldığı için kâbustur. Bu açıdan, filmden filme Krueger’ın gerçeğe tesir gücünün artması, gerçekliğe erişim sağlamasını mümkün kılan belirlenimlerin giderek çoğalması bir rastlantı değil. Rüya çevrimleri filmden filme gitgide genişler ve ereği olarak gerçekliğin rüyada yitişini beller hakikaten. Ve tabii sonuç olarak rüyanın gerçekliğe sinişini de. Sırasıyla örnekleyelim.

İlk filmde (A Nightmare on Elm Street) çevrim salt genetiktir (Nancy’nin ailesinin suçu); ikinci filmde (A Nightmare on Elm Street 2: Freddy’s Revenge) giderek mekânsallaşır (Nancy’nin evinin meşumluğu); üçüncü filmde (A Nightmare on Elm Street 3: Dream Warriors) genetiği karmaşıklaşır (Nancy’nin ailesi harici ailelerin suçları); dördüncü filmde (A Nightmare on Elm Street 4: The Dream Master) bu karmaşıklık arşa varır (Alice’in kontrol yetileri üstünden yürütülen sanal av); beşinci filmde (A Nightmare on Elm Street 5: The Dream Child) hücreselleşir (Alice’in çocuğuna mussallat olma hâli); altıncı filmde (Freddy’s Dead: The Final Nightmare) çevrim içe patlar (Freddy’nin gerçekliğe çekilmesi) ve son olarak yedinci filmde (Wes Craven’s New Nightmare) içe patlayan gerçekliğin sonucu olarak artık rüya ile gerçeklik uykudan bile bağımsızca iç içe geçer, diğer bir deyişle rüya gerçeklikte havaya uçar, dolaysızlaşır ve “gerçekten daha gerçek” bir hâl alır: Yeni kâbus (yani rüya düzleminin gerçeklik düzlemine çökelmesi). Ezcümle, A Nightmare on Elm Street’in rüya çevrimleri en nihayetinde rüyanın radikal revizyonuyla sonuçlanır: Gerçekliğin kanını emen ve gerçeğin bedenini rehin alan bir shapeshifter olarak rüya. Gerçeğe sinen, gerçeğe bir esans gibi yayılan, artık “gerçekten” olmayan ama “gerçek olan”, gerçeği uçuculaştıran rüya. (Son filmde Krueger’ın insana benzemesi dolaylı bir mesajdı.)

Öyleyse A Nightmare on Elm Street’in bir tür rüya analitiği yaptığını söyleyebiliriz son kertede. Rüyayı gerçeklikten ayırt etmeyen, rüyanın maddesi ile rüyayı kesiştiren tarzda bir analitik yaptığını, rüyanın sinemasal analitiğini yaptığını yani. Wes Craven’ın (yalnızca ilk ve son filmi çektiğinden) çevrimi açan olduğu kadar kapatan olması makuldür bu perspektiften. Gerçekliği taciz eden rüyayı ancak rüya tarafından tecavüze uğrayan gerçeklik erdirebilirdi nihayetine: Wes Craven’s New Nightmare. Yeni kâbus ise eskisinden kategorik olarak değil dereceli olarak ayrılacaktır ancak: Gerçekliğin bitimsiz bir rüyaya benzemesi. Rüyayı model alarak yeniden kurulan, formatlanan gerçeklik. Bu temelde de kâbus mantıksal bir sonuçtur yalnızca: Rüyayı modelleyemeyen gerçeklik kâbustan mülhem bir hâl alacaktır. Gerçekliğe sığamayan rüya ve rüyayı kapsayamayan gerçeklik bir arada üretir kâbusu. O hâlde ilk altı film son filmde, yedinci filmde çözüme kavuşur: Bitmeyen rüyanın artık metaforik değil reel olması. Freddy gerçeğe siner ve gerçekliği bizzat ve bilhassa çevirir kâbusa. Bir seri katil olarak, onu var eden film serisinin her bir ayağında bir “gerçek kâbus” olmaya adım adım yaklaşır. Ve bu ki kâbusların kâbusudur: Gerçekliğin bir rüyadan ibaret olduğunu unutamamak. Tüm rüyaların gerçek olması ya da saf kâbus.

A Nightmare on Elm Street, film, gerçeklik, Hasan Cem Çal, korku filmi, rüya, sinema, Wes Craven