Çifte Sarmal
Her Amerikan filmi bir suç filmidir; suçun bulunmadığı Amerikan filmi diye bir şey olmaz. İster örgütlü isterse de tertipsiz olsun, Amerikan sinemasını baştan sona katetmeyi kesmez suç. Bu, gelmiş geçmiş en Amerikan film türü olan western özelinde de belliydi hâlihazırda, besbelliydi hatta: “Vahşi Batı” denen şeyi tek bir şey niteliyorsa eğer, bu, kesinlikle türlü suça mesken olma özelliğidir. Irksal dahi olabilir bu suç, John Ford’un Stagecoach’unda soyu kırılan kızıldereliler özelinde olduğu gibi. Ama tabii ki her Amerikan filmi suçla bezeliyse, bir “suça geri dönüş” de söz konusu olacaktır: Amerikalı filmcilerin sürekli geri döndüğü, “yeniden yapım”larına son veremediği ve salt kendilerine özgü olan iki tür film janrı, mafya (ya da suç) filmi ve tabii ki (yine) western, Amerikan sinemasına has “suç döngüsü”ne kusursuz bir emsal teşkil eder. Scarface’in bir yeniden yapım olduğunu (orijinal film Howard Hawks’ın 1932 tarihli aynı adlı filmidir) çok az kişi bilir örneğin, ama daha da azının bildiği ve başlı başına semptomatik olan, Amerika’nın kendi tarihini ele almak ve güncellemek için de her daim bu iki türe geri dönüş yapmasıdır. Once Upon a Time in America ve Once Upon a Time in the West’i çektiyse Sergio Leone, neden, her iki filmin de ikonikleşmiş türlere ait olmasından değil, Amerika’nın kendi tarihini yalnızca suçla ilişkisinde anlamlandırabilmesindendir. Bu anlamda döngü ikilidir: Verili türler döner, ama onlarla birlikte dönen, döngüselleşen Amerika’nın tarihi, Amerikan tinidir tastamam. İşte, tam da bu döngüyü benimseyen, kendi içinde eriten ve “suçu kabullenen”, onu bengileştiren film, mükemmel suç filmi, –sanılan aksine Francis Ford Cappola’nın The Godfather’ı gibi suçu fazlasıyla ırsileştiren ve ailesel kılan bir filmdense (ki 60’ların sonunda yiten, ebediyen kaybedilen “ailevi değerler”e dönük bir tepkiydi bu film), Sicilya’yı fetişleştiren bir filmdense yani– Michael Mann’in Heat’idir. Bu filmde suç, artık hiçbir göstereni payanda hâline getirmez, suça hiçbir bahane sunmaz, onun varlığı için hiçbir gerekçe öne sürmez, hiç mi hiç tarihselleştirmez onu, sahneyi Amerika olarak beller yalnızca ve suçu ankastre bir hâle getirir basitçe: Mutlaklaşan suç. Reel suçu sonlandıramayan, rüyaları dahi suçla dolu, psişik düzeyde bile suçtan arınamayan bir polis ve suç işlemeden durmayan bir soyguncu, her ikisi de içinde bulundukları sistemin bir ürünü olarak, sınırsız bir “suç sarmalı”nın karşıt uçlarında durmak suretiyle suçu tüm nedenselliğinden, öyleyse doğrusallığından, dolayısıyla zamansallığından koparır, böylece geriye yalnızca “suç mahali” kalır: Amerika. Bu film, Abel Ferrara’nın King of New York’uyla birlikte mükemmel bir suç filmiyse bu, onda herkesin suçlu olmasından, ama aynı zamanda kimsenin suçlu olmamasından, fakat yine de, ne hikmetse, suçun baki kalmasındandır. Wax’te bu filmin konuşulma nedeni de buydu tabii: Filmin, türünün mükemmel bir örneği olması, daha doğrusu türünü mükemmelleştirmiş bulunması. Wax’in mükemmelliyetçiliği malum olduğu düzeyde, karşı koyulamaz bir filmdi bu. Koymadık biz de. Kurşunlarla dolu bir film için (ironically) bullet’larımız şöyle:
- İyinin ve kötünün ötesinde: Amerikana, Amerika ve Doğu felsefesi.
- Tansiyon ve nefes.
- “Herkes prime’ında”: Bir “olgunluk dönemi” filmi.
- Grenli tuval, kontrast ve dram.
- Mevsim, milieu ve çatışmanın harareti.
Podcast Türkçe ve süresi 40:21
