Çifte Sarmal
Her yönetmen az ya da çok, şöyle ya da böyle, o ya da bu şekilde bir temayı sinemanın merkezine, göbeğine, tam ortasına yerleştiriyorsa, Andrzej Żuławski’nin sinemasında delilik tam olarak buna karşılık gelir, tekabül ve delalet eder. Polonyalı sinemacıların en Polonyalısı olan ve erken dönem Polonya yeni dalgasının Polonya’dan ayrılmayı esefsizce reddetmiş (ama türlü nedenle ülkesini terk etmek, kısacası iltica etmek zorunda kalmış) sayılı mensubundan biri olarak Żuławski de, tıpkı her ayrıksı, uçuk kaçık yönetmen gibi, bu “öztemayı”yı bir mikropmuş gibi her şeye bulaştırmayı ve ona bir virüsmüşçesine kendini kopyalayarak çoğaltan bir tanım bahşetmeyi bilir, ama tabii ki kendi tarzında. Żuławski’de deliliğin türleri değil oryantasyonları, ölçekleri, diyelim ki varyantları vardır; her biri bir diğeriyle kavuşan, birbirini kavrayan, bazen arka plana, bazen ön plana çıkan delilik kilitleridir bunlar ya da basitçe: Keçileri kaçırma çevrimleri. Aynı anda hem sanatsal (L’important c’est d’aimer) hem kolektif (Na srebrnym globie) hem politik (Possession) hem teatral (La femme publique) hem de müzikal (The Blue Note) olabilen, öyle ki zihin-beden ikiliğini bile kendi payına kuşatabilen (Mes nuits sont plus belles que vos jours) bir şeydir delilik onun sinemasında. Ama yine de, her zaman olduğu gibi, bu tema da daha derin, onun yakıtı cinsinden bir temadan türemeye yazgılıdır: Aşk. Deliliği aşk harlar, zira aşkın kendisi hâlihazırda akıldışıdır ve akla direnen (yegâne olmasa da) özsel bir kuvvettir. Bu noktada Żuławski’nin “Platoncu damar”ı ortaya çıkar işte: Akıl aşkın varlığını kavrar, ama aşkın özünü asla; zira bu özün bilgisi ancak aklın iptaliyle mümkündür (Żuławski’nin son filmi Phaedrus’un bir uyarlaması olabilirdi). La fidélité’de aşkın güvenle olan ilişkisinde (ya da ilişkisizliğinde) delirttiğini görürüz kişileri. Cosmos’da, diğer taraftan, aşk var olan değil varılan, “işaret okuma” ve “örüntü tanıma” vasıtasıyla kavranan, neredeyse analitik, aklın anlamaya çalışırken ağına düştüğü, tam manasıyla sabuklama türünden bir şeydir. L’amour braque’da ise aşk (belki de olması gerektiği gibi) aptalın aşkıdır; neredeyse saf, katıksız, arı, Platonik aşktır: Karşılığını bulamaz, hatta nesnesi bile belli belirsizdir, inandırıcılığı azdır, zira bir idealle ilintili olduğu fakat bir beden üstünden duyulduğu açıktır. Tam da bu nedenle film delicedir, ama âşıkçadır da: Herkes bir tür “imaj çizer”, ama yine de her şey fazla, belki olması gerektiğinden çok gerçektir ve tabii ki tutkuludur. Bu anlamda bu film, aptal figürünü bilinçli olarak seçer; aptal ki âşık olacaktır ve âşık ki delirecektir: Żuławski’nin gerekçelendirmesi. Bizim de bu filmi seçme nedenimiz, Wax’in yirminci bölümünde bu filmi konuşmayı arzu etme sebebimiz tam olarak bununla ilişkiliydi: Yönetmenin sinemasına hem mükemmel bir giriş sağladığından hem de bu sinemanın gelişkin bir örneği olarak değerlendirilebileceğinden. Diğer bir deyişle, bu filmi konuşmak, Żuławski’nin sinemasının diğer parçalarını anlamlandırmak için de elverişli bir numune teşkil ettiğinden. Yine bir “mükemmel film”, ama bu sefer pragmatik olarak. Her zamanki gibi bullet’lar:
- Dağınık mekânlar, akışkan hareketlilik.
- Hiper-fazlama ve plan-sekanslar.
- Delilik (Teatral düzenleme).
- Delilik (Algısal düzenleme).
- Delilik (Çerçeve düzenlemesi).
- Aptal figürünün iki işlevi.
- Barok duygulanım, close-up.
Podcast Türkçe ve süresi 32:24
