Çifte Sarmal
Angelica Mesiti’nin Gelecek Zamanın Süregelen Hikâyesi adlı sergisi zamanın belirsiz bir devre dahilinde yoğunlaşmasıyla vuku bulur. Aslına bakılırsa vuku bulduğunu söylemek dahi manalı değil, zira ne zaman başladığı belirsiz ve ne zaman biteceği de aynı şekilde belirsizliğini korur gözüken bir görüngü ya da maddeye adanmış veya ona dayanmış bir sergidir bu; ne geriye ne de ileriye dönük bir zamanı kesin olarak imler yansıttığında. Ama diğer taraftan sergi, zamanın en belirsiz kipliğinden, bir vakıanın hem gelecekte devamlılığını koruduğu hem de geçmişten ileri geldiği bir hâlinden (future perfect continuous) adını alıyorsa, bu adı taşıyorsa, bu, ilkin bu zamanın ta kendisini konu edindiği şeyden çekip çıkarmasından, onda bulmasındandır: Zamanın devridaim ettiği bir şey olarak su.
Mesiti’nin (sergiye de adını veren) işini okumanın pek çok yolu olabilir ama hiçbir yol suyun, hâlihazırda tüm şekilleri alabilen akışkan maddenin özüne, kökenine doğru izlenmesiyle birlikte ulaşılabilen zamansal boyut üzerinden yapılacak okuma kadar akla yatkın gözükmez. Her ne kadar sergi ilk başta yağmurla ilgili gibi gözükse de ifadenin en soyut anlamında suyun “zaman içinde” yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan bir susal görüngü olarak yağmur, ancak söz edilen zamanın su üstünden duyumsanabilir bir hâlini dışavurur, daha fazlasını değil. Bu bağlamda yağmur, suyun zamanın en belirsiz kipliklerinden birini duyumsanabilir kılması üstünden tanımlanan görüngünün adıdır ve bir madde olarak su, yağmur biçiminde şimdiyi belirsizliğini koruyan iki zaman boyutunun, geçmiş ile geleceğin tekeline alır: Suyla ve sudan genleşen zaman.
Mesele şudur: Hangi maddeyi, o maddenin ne tür bir hâlini, öyleyse o maddeyle ilişkilenecek, ondan türeyecek ne çeşit bir görüngüyü model almalıyım ki anda duyumsanan zamanın, şimdinin geçmişle de gelecekle de bağı gevşesin, şimdi kendi içinde yoğunlaşabilsin, kendi seyrelme ve doygunlaşma noktalarını kendiliğinden var edebilsin, kısacası kendi basıncını kendince yaratabilsin? Mesiti’nin bu soruya cevabı suysa, yağmursa, bu, bu maddenin, bu görüngünün yaratmış olduğu zamansallıktandır ve bu zamansallık, dönüşlü olarak kendi duyumunu onlarda bulacaktır. Devre bu açıdan karşılıklı, çift kutupludur: Yağmur kendi içinde dünya kadar eski bir kapalı devre döngüdür ama döngünün ta kendisi, dönüp durma hâli, bir örüntü olarak dönüş de yağmurda en mükemmel ifadelerinden birini haiz hâle gelecektir. Su genleşir, havaya karışır ve hava büzüşüp suya dönüşüverir: Ne zaman başladığı belirsiz bir döngü ve tabii (devamlılığı kesin olmakla beraber) ne zaman biteceği de.
fotoğraf: flufoto (Barış Aras ve Elif Çakırlar)
Öyleyse söz konusu olan neredeyse maddeci olduğu söylenebilecek bir örüntü tanımadır ama şaşırtıcı bir kesinlikte ve aynı minval ve izlekte bir soyutlamadır da: Zamanın duyumu kesinlikle işbu maddeden türer ama zaman da bu maddeyi bir başka madde üstünden, daha doğrusu maddi bir düzenleme vasıtasıyla, insan bedenlerinin özgül ve performatif bir tasarımı yoluyla yeniden vücuda getirmeyi, “uyarlama”yı bilir. Mesiti’nin videosu esasen bu sistematiğe sıkı sıkıya bağlıdır: Yağmurda tüm zamanın duyumunun şimdide yoğunlaştığı salt maddi bir boyutu keşfettim; peki şimdi, bu maddi boyutu nasıl olacak da “dünyaya indirme”yi başaracağım? Bir soru da budur ve bu soru meselenin sadece model bulmakla, soyutlamakla ilgili olmadığını, aksine modelin, soyutlanmış olanın yalnızca bir başka hâl ve şekilde, basitçe somutlandığında değere bineceğini gösterir. Bir tür yağmur-oluş devresine girmek ve ne olup bittiğine bakmak: Bir deney söz konusuysa o da bu.
O hâlde “yağmura dair” bir sergiden söz etmiyoruz. Söz ettiğimiz “yağmurun kendisi” de değil. Daha ziyade yağmak, yağış. Hadi diyelim ki “yağışmak”. Mesiti bunun farkında gözüküyorsa, bu farkındalığın temelini sözü edilen zaman kipliğine duyduğu ilgide arayacağız ama tabii aynı zamanda bunun içerimlerinde: Şimdide yoğunlaşma hâli, belirsiz bir geçmiş ile belirsiz bir gelecek arasında salınan, dün ile yarına eş mesafede bir şimdi ne tür bir varoluşun ifadesidir ve buna bağlı olarak ne tür bir mekâna, ne tür bir bedene mahal verir? Tam da bu noktada meselenin özüne yaklaşıyoruz. Mesiti’nin sergilediği video ilkin bir ritüeli andırıyorsa, hatta basbayağı bir ritüelse, bu, ritüelin zaten, ancak “bir arada” yapılabilmesinden, dolayısıyla çoklu bedene ihtiyaç duymasından ve böylece de mekâna yayılmışlığındandır. Bu açıdan yağmur, ritüeli var etmek için bir bahanedir ama kuşkusuz ki gerekçeli bir bahane: Hep birlikte zamanın şimdide, şimdiki zamanda çözüneceği, çözüleceği bir çokluk oluşturmak ve bunu da suyun, yekpareliğini yitirip parçalara bölündüğü bir hâli üstünden yapmak. Yağmur damlaları, insan bedenleri: Aynı şey, farklı hâllerde.
Mesiti’nin videosunun derdi yapısal düzeyde ve düzlemde video zamanını “gelecek zamanın süregeldiği” bir zaman kipliği üstünden yoğunlaştırmaksa da, bu sadece meta ya da üst diyebileceğimiz bir boyuta işaret eder ve şüphesiz ki biçimsel boyutta da yankısını bulur. Biçimsel boyuta indiğimizde ya da geçtiğimizde, videonun tıpkı ona zemin sağlayan maddenin ve kendince taklidine soyunduğu görüngünün kendisi kadar döngüsel olduğunu kavrarız: Video şüphesiz ki başlar ve biter ama bunu yaparken başı ile sonunu birbirine kavuşturmaksızın, her seferinde yeniden başlar durmaksızın yapmaz bunu. Bu nedenle ki aynı anda hem bir direkt süreçtir, doğrusal, hatta vurgulu bir şekilde doğrusal hareket eder hem de daireseldir, kesişen bir baş ile sona referans vermeyi bırakmaz. Mesiti’nin videosunun (hipotetik olarak) sonundan sonra ve başından önceki siyah ekranın mantığı da buradadır: Hep geri dönecek olan baş ile sonun kesiştiği, o imgeye indirgenemez “aralık”ta başlamak ve hep ona döner durmak, geri dönmektir söz konusu olan. Yağmurun evi ya da suyun yağmur dahi olmadığı, şekilsiz, öyleyse imgesiz bir hâli.
fotoğraf: flufoto (Barış Aras ve Elif Çakırlar)
İçerik düzeyinde ise Mesiti’nin aynı derinliği koruduğunu görürüz ve derinlik muazzam bir katmanlılıktadır: Yağmur ritüelini gerçekleştirecek olan bedenler ilk ve son olarak genişten görülür ve kameranın gözü ritüel boyunca bedenlerin ritmine, “yağmurun akışı”na uyum sağlamaksızın hiçbir şeyi görmez ve göstermez. Dolayısıyla içerik düzeyinde dahi mesele basitçe “ritüeli kayda almak” değildir. Bu, ilk ve son tahlilde eşzamanlı olarak reddiyesi yapılan şey olarak kalır. Mesiti’nin tercih ettiği yol başkadır: Gözü de ritüelin bir parçası kılmak ve yağmurdan feyz alan ritüeli yine ondan feyzle, dolayısıyla da bir diğer bedenmişçesine kaydetmek. Bir yağmur-video.
Diğer taraftan Mesiti’nin videosu siyah beyazsa bu, tabii ki harekete vurgu yapmak, onu vurgulamak için böyle. Monokromatizm, kontrast, kuşkusuz ki biçimi (videonun nihai biçimi görme ediminin kendisi olduğu oranda), görmenin biçimini açığa çıkarmak için var, mevcut. Böylece yalnızca hareketlere, bedenlere odaklanmak, videonun dokusunu görülenin derisi kılmak mümkün. Mesiti’nin arayışında olduğu da bu gibi zaten; yani görülenin sesiyle imkânlı en derin anlamda senkron bir görüyü nihai odak hâline getirmek. Böylelikle iki şeyi olası kılıyor o: görenin gördüğünü hareketten bağımsız algılayamaması ve buna bağlı olarak sesin baskınlığıyla tanımlanan bir görünün imalatı. İkisi de “su götürmez” bir şekilde izleyicinin, yağmurla akacak görüş alanının ayarına gözünü alıştırması için. Sonrası ise videonun kendisi, yağmurdan mülhem.
Mesiti’nin videosu bir devridaimin, döngünün imgesini sunuyorsa bunu tabii ki (tekrarlarsak) kendine has vurgusundan bağımsız, azade de yapmıyor. Bundan kasıt, yağmurun zincilerinden boşanması ile yitip gitmesinin, sönümlenişinin sürecin özsel birer parçası olarak yansıtılıyor oluşu. Önce çiseleyen, ardından sağanak yağan ve giderek bir tür okyanusa dönüşen bir yağmur-performans izliyoruz esasen. Sessel düzeyde ise söz konusu olan bir kreşendo ve tabii ki ona karşıt olduğu kadar koşut bir dekreşendo. Burada döngünün sözü edilen seyrelme ve doygunlaşmadan, büzüşme ve genleşmeden nasıl da ileri gelir olduğunu anlıyoruz; dolayısıyla nasıl da kendine has, diyakronik denebilecek bir boyuta sahip olduğunu da. Tabii bu diyakronizm ancak kendi içinde de bir çokluk ihtiva ederek olası bir hâl alıyor: Yağmur asla ama asla “tek başına oynanma”sı, acting-out’u mümkün olmayan bir şey olduğundan (bir elin sessizliği, iki elin sesi, ikiden fazlasının ise yağmuru var), her ne kadar bir doğru üstünde yoğunlaşsa da ancak bir daire içinde, daha da özgül bir ifadeyle bir küme vasıtasıyla var olabiliyor. Yağmur bir yoğunlaşma süreci ama işte, modellendiği düzeyde her zaman için eşanlı bir ifadeyi de öngörüyor: Bir yağmur oluşturmak için senkronize hareket eden, birbirinin ritmini, temposunu takipte bir beden çokluğunu varsayar vaziyette bulunmak. Yağmur başlayıp bitiyor gibi ama onu var eden yeğinlik bir hatta, çizgiye oturtulamayacak kadar güçlü. Basitçe: Yağmur buluntunun iç karmaşası, Mesiti’nin yağmur-bedenlerinin duyulur kıldığı keşmekeş.
fotoğraf: flufoto (Barış Aras ve Elif Çakırlar)
Öte yandan gerisin geri videonun kendisine dönecek olursak, aynı zamanda deneyimlediğimiz şey tüm bu süreci bu ritmik yeğinliğin sayıya indirgenemez, nicelikselleştirilemez safhalarına göre görünür kılan bir göz de. Mesiti’nin video boyunca bir çember, handiyse bir tür sarmal oluşturan kalabalığın içine giderek girmesi de bundan. Sanki yağmur güçlendikçe bir tür girdap oluşturuyor ve onu gören gözü içine çekiveriyor; öncesinde ise izin veriyor süzülmesine, oluşumunun ilk evrelerine dilediğince “göz gezdirme”sine. Videonun biçiminin tam da bu noktada içeriğiyle kavuştuğunu kavrıyoruz işte: Nasıl ki video başlamamacasına ve bitmemecesine dönüyor, dönüp duruyor, benzer şekilde bu döngüyü var eden eylemin, olayın kendisi de, ritüel de onu gören gözü kendi “süregelen”, kendince bir sürem oluşturan mekânına davet ediyor: Göz önce dışarıdan olup biten şeye dahil, ardındansa içeriden dahil yani müdahil. Dahil olmadan müdahil olmaya doğru değişen şey ise plan düzeyinde şudur: Mesiti ses çıkaran eller ne kadar yavaş hareket ederse onları olabildiğince çok detayı plana katarak yani geniş plandan kayda alır, ellerin hızı arttıkça da plan salt ellere odaklanan, bir yakın plan estetiğine doğru evrilir. Böylece hareket ile gözü, görüyü giderek daha da eşler, diyelim ki videonun görünür kıldığı şey ses çıkaran bedenlerin imgesinden beden ile sesin artık birbirinden ayırt edilemez hâle geldiği bir imgeselliğe dönüşür. Bu noktada göz, en başından beri oluşum hâlindeki yağmurun uzantısı dahi olsa (hizalı, alttan ve üstten, kısacası pek çok açıdan kayda alınan beden), ancak sürecin sonunda tıpkı kayda aldığı bedenler gibi fakat kendince yağmurla birleşir: Artık yağmuru var eden bedenlerin hareketiyle, bedenin her tarafına vurulan ellerle birdir; “yağmurun beden sesi”nden başka hiçbir şey göstermez. İşte söz konusu olan budur: Duyulur olduğu kadar görülür olan bir ses.
Parmak şıplatma, alkış koparma ve nihayetinde bedenin ta kendisini bir tür titreşim havuzuna çevirme: Bunlar Mesiti’nin yağmur-bedenlerinin içinden geçtiği hareket safhalarıdır. Dolayısıyla aynı safhalardan onları görünür kılan gözün de geçmesi, videonun da bu safhaları kendince uyarlaması, daha doğrusu benimsemesi gerekecektir ki yağmur, var ettiği bu “zaman çemberi”nin sınırlarını görebilsin, çeperlerine değebilsin. Yağmur nasıl ki bedenlerin içinden ve üstünden soyutlanır ve bedenlerin hareketi vasıtasıyla olduğundan başka bir hâlde somutlanır, video için de aynısı geçerli olacaktır ki bu raddede söz konusu olan yalnızca videonun giderek işbu beden çemberinin içine girmesi ve en nihayetinde bedeni titreştiren elle görü babında eşleşip özdeşleşmesi dahi değildir. Bunun da ötesinde, daha doğrusu karşı ucunda video, tam da eli görüntünün ana öğesi kılarak, elin, yavaşlaması hâlinde, titreşmemesi durumunda nasıl da imgeden silinmeye yüz tuttuğunu göstermiş olur. Böylece videonun sonuna doğru anlaşılan şey şu olur açıkça: Başından beri video akışının tüm kontorlü sesin tekelindedir ve görülen her şey istisnasız olarak sesten türer; doğrudan değilse de dolaylı olarak. Görülenin, sesi var eden hareketin ta kendisinden başka hiçbir şey olmadığı, başka hiçbir şey olarak alımlanamadığı anda, ama bu anın çözülmeye yüz tutmasıyla da beraber, yağmurun soyutlanmasını sağlayan mecranın, bedenin nasıl da titreşimiyle görülenin tümünü koşulladığını anlarız, diyelim ki gördüğümüzün somatik olduğu kadar sonik bir video uzamı olduğunu kavrarız. Görülen sestendir, ses de bedenden, beden de yağmurdan, yağmur da sudan, su da zamandan. Süregelen her şeyin kozasından. Kaynaktan. (Zamanın özünde yegâne nesne hâlini aldığı bir mecra olarak videonun performatif olduğu kadar kavramsal bir kullanımı.)
O hâlde videoyu, sergiye adını veren işi tamamen, baştan sona, tüm boyutlarıyla tüketmemiz hâlinde arta kalan düşüncenin şu olduğunu söyleyeceğiz: Zaman, içinde devridaim eden bir yağmuru saklar ve bu yağmur dinmek bilmez, hep oradadır ve olacaktır da. İlginç bir şekilde bu, yağmuru, en olmadık maddi hâlle, maddenin hâllerinden ona en yabancısıyla özdeş hâle geldiği bir noktadan kavramamızı sağlar ki o da katılıktır. Yağmurun bu noktada katılaştığını söyleyeceğiz, zira süregelen şeydir o ve bu, eşanlı olarak süregidecek olması da demektir. Belirsiz bir geçmişten gelmiştir, belirsiz bir gelecek de yolcusu olduğu şeydir ve bu, onun tabi olduğu katılıktır: Akışkan katılık. İşte bu durum, tam da video işine eşlik eden fotoğraf serisinin, parçaları yağmur damlacıkları gibi yaygın Genç Güneş’in Solgun Işığında Yağan Yağmur’un mahiyetini ve sergideki mevcudiyetinin ehemmiyetini kavramamıza yardımcı olan şey. Taşların üzerine mühürlenmiş yağmur damlalarının fotoğraflanmasıyla üretilmiş bu seri, yağmurun dünden bugüne ve tabii yarına uzanacak ama aslen şimdide yoğunlaşmış, zamanın her kipliğindeki her tür şimdide (dünün şimdisi, yarının şimdisi) mevcudiyetini korur gözüken bir yağmuru saklar içinde. Bu serinin fotoğrafla üretilmiş olması da manidardır kuşkusuz, çünkü ancak fotoğraf zamansal olmayıp zamandan olma gücüne, zamanın hareketten bağımsız kuvvetlerine, öyleyse zamanın ebediyetle özdeşleştiği bir boyutuna erme imkânını saklı tutar gözükür. Bu açıdan tıpkı video tercihinde olduğu gibi fotoğraf tercihinde de içeriği biçimden, yapıdan ve tabii son kertede mecradan bağımsız düşümez Mesiti. Bengi dönen yağmurun, zamanın mühürlendiği, zaman tarafından mıhlanmış yağmurun küresi olarak fotoğraf.
fotoğraf: flufoto (Barış Aras ve Elif Çakırlar)
O zaman videodan fotoğrafa, birbirini tamamlayan iki işlemin yürütüldüğünü söylemek pek tabii uygundur: Video fır döndürdüğü gözden bengi döndürdüğü kendisine dek yağmuru giderek ait olduğu susal ve gazsal devreden çıkarıp katı bir döngüyle özdeşleştirir ama fotoğraf da bu katı döngüyü kendi payına somutlanacağı çifte bir katılığın, taşların ve kendisinin, fotoğraf nesnesinin katılığının tekeline almaksızın iş görmez. Dolayısıyla video tekliği ile fotoğraf serisi bu raddede ve noktada bir bozukluğun iki yüzü gibidir. Video yağmurun katı döngüsünün hareketini somutlar, fotoğraf da aynı döngünün olanca katılığıyla diziselleştiği bir somutlama girişimine mahal verir. Ve her ikisinde alttan alta gerçekleşen işlem de nettir: Yağmurun, zamanın başta belirttiğimiz anlamda belirsizleşmesini sağlayan görüngünün, tabi olduğu zamanı duyumsanabilir kılacağı şekilde aidiyet kurduğu imgeleri üretmek. Bu imgeler video için görsel-işitseldir, fotoğraf serisi özelinde ise salt görsel. Tabii her hâlükârda, videonun sesi de fotoğrafların deneyimine işitsellik kattığı düzeyde, belki de bu ayrımı dahi yapmaya gerek yok. Belki de ayrım yalnızca yağmurun bıraktığı, geçmişten gelen ve geleceğe uzanan ve bu yolla şimdide yer eden izin yansımasının türüyle ya da yansımanın hissiyle, intibayla ilgili. Videonun yağmuru, yağmurun bir tür beden-ses-göz dizisi ya da devresi içine girdiği bir yansıma sunuyor ve yağmurdan ayırt edilemediği noktada, video yüzeyiyle, onun görüsüyle bir oluyor. Benzer ama daha da net bir şekilde, fotoğrafın yüzeyi de yağmurun izinden başka bir şey değil, zira iz bırakmış olanın bir iz olarak imgeselleştirilmesinden ibaret. Bu bağlamda video kendince yağmurun izi, fotoğraf da kendince. Yağmurun imgesinden yeniden kurulan ve bir zaman döngüsünde birleşen iki ayrı görme, duyma şekli.
Peki, son olarak, bu çok taraflı ya da kutuplu, somatik olduğu kadar sonik ama bir o kadar da hidrolik bir doğaya sahip serginin neyle ilgili olduğunu söyleyeceğiz? Başlarken zaman demiştik, tüm belirsizliğinde zaman, fakat şimdi bu fikrin yanına bir diğerini ekliyoruz: Suyun, yağmurun, bedenin, sesin ve dahasının özdeşleşmeye meylettiği ya da daha doğrusu, birbirinden olsa olsa görece ayrımsanabildiği bir noktadan bakıldığında, ancak ilk tahlilde homojen, son tahlilde ise heterojen bir konuya sahip sergi, mümkün en karmaşık anlamda. İçerdiği fotoğraflar diziselse mesela, bu biraz da taşların bedenleri ile insanların bedenlerinin bir tür yağmur izi hâline gelmesinden, diyelim ki iki beden tipinin (canlı ve cansız) yağmurla bağlantısında koşutlaşmasından. Ama tabii model yağmursa, bu da yağmurun, zaman denen şeyin insanın ancak dille kısmen ifade edebildiği belirsizliğini duyulabilir kılmayı sağlamasından, dolayısıyla zamanın bir başka duyumunu devşirmede yağmurun “elverişlilik” arz etmesinden. Fakat ne olursa olsun, serginin tüm içeriği sınırlarına itildiğinde geriye kalan şey yalnızca yağmur vasıtasıyla, yağmurun oynanması (videoloji/hidroloji) ve dondurulması (kriyojeni/fotojeni) yoluyla erişilen bir zaman duyumu olduğu ölçüde, bu zaman duyumu da yepyeni bir dünya ve eylem algısı oluşturduğu oranda, söz konusu olan aslen ve esasen kelimenin en soyut anlamında bir sürecin sergisidir, bir süreç-sergidir. Diğer bir deyişle sergi bir sürece dairdir ve bu süreci zaman ve maddenin birbirinden ayırt edilemediği, birinin diğerinin ayna imgesini oluşturduğu ya da eşleniğini sunduğu bir devrenin içinden, bu örnekte video ile fotoğrafın bir arada iş gördüğü bir zaman-mekândan sağlar. Zaman kelimenin tam anlamıyla su gibi akan bir şeydir bu devrede, bu zaman-mekânda ama tam da akmak vasfıyla, suyla paylaştığı bu nitelik üstünden onunla özdeştir de. Dolayısıyla çift yüzlü olan tek bir süreçtir bir bütün hâlinde Gelecek Zamanın Süregelen Hikâyesi’ninki; bir süreçte diğerini, diğer süreçte ötekini bulur. Olduğu gibi söylersek: Zamanın akışında, suyun yolunda.
