Colas Fiszman, Jonas Margraf, Mate Jonjić,
\a.ni.i.la.sjɔ̃\ [annihilation],
Ars Electronica Futurelab Day 2022,
kaynak: Flickr (CC BY-NC-ND 2.0)
Sessel İzdüşüm

Düşlenen sesselliğin alımlanışı ve zihindeki konumu, o sesselliğin izdüşümü gerçekleşene değin gizilliğini korur. Gerçi sessel düşlemin izi gerçekliğe yansıtıldığında da bu izdüşümün yeri mutlak suretle sabit olmayacaktır. Bu perspektiften açığa çıkan şeyin sanat, felsefe veya bilim kisvelerinden hangisine yerleştirileceği meçhul olduğu gibi nasıl bir kisveye büründürüleceği de ne kadar mühimdir muamma. Zira şeyin üzerine giydirilen kıyafet, onun bir öteki kıyafete aidiyetinin olmadığını göster(e)mez; yani icat diye tanımlanan şeyin bir sanatkârın elinden çıkmadığı, sanatkâr veçhelerinin olmadığı ve yalnızca bilime ait olduğu, sanat eseri olarak tanımlanan şeyin de bir bilim insanının elinden geçmediği, bilimsel veçhelerinin olmadığı, yalnızca sanata aidiyetinin olduğu söylenemez.

Bu aşamada etimolojik kökenleri üzerinden de düşünerek1 bilimin bilmekle, bildiğini düşünmekle, keşfetmek adına gerçekliği bölümleyerek, şeyi kompozisyonundan ayırıp tikelliğinde inceleyerek mutlak gerçeklere ulaşıldığına dair inanca sahip olmakla ve sanatın da şeyleri birbirine uydurmakla, forma sokmakla, dolayısıyla bütüne gitmeye çalışmakla mükellef olduğu düşünülürse düşlemin ve düşleme izdüşüm yaratan nesnenin bilimsel-sanatsal veçheleri üzerine düşünmek gerekecektir. Zira ne zaman-mekânın kendisi olan gerçeklik –zihinde– indirgenip şeyler/gerçekler bütünlüğü hâline getirilmeden, onun parçaları kullanılmadan bir form düşlenebilir, yani bilim kullanılmadan sanat vuku bulabilir ne de şeylere yeni formlar yakıştırılmak suretiyle gerçekliğe izdüşüm yaratılmadan ve düşlenmeden, yani sanat vuku bulmadan bilimsel düşünce genleşip kendisine bir izdüşüm yaratabilir; motor ve tekerlek bir form içerisinde düşlenmeden araba üretilemez. Bu bağlamda bilimle sanatın geçişken ve dönüşlü bir şekilde işlerlik gösterdiği söylenebilir. Müzik ve müzisyen üzerinden devam edecek olursak şayet, viyolonselin görsel-işitsel imgeselliği müzisyenin kendi bilimine dayanmasına referans verir. Zaman-mekâna içkin birtakım “kesitlerin” zaman-mekândan soyularak tek bir gerçeğin açığa çıkarılmasıyla oluşturulan kanıksanmış niteliklerle bezeli viyolonsel iminin, yani bilimselleştirilmiş viyolonselin sanallığında çalınmasıyla sanatsal bir sürece tabi tutulması sanatın bilimle arasındaki dönüşlülüğün en primitif göstergesidir. Nihai bir form olarak kabul edilenden, viyolonselden başka bir form çıkarmaya yolculuktur söz konusu olan. Ve sanat da bilim de sürecin sonucu olarak ele alınan nesneden ziyade bu sanal ilişkinin içerisinde gizlidir. Hâlihazırda birtakım mutlak değerlere sahip biçimde ele alınan ve düşlemin öznesi hâline getirilen viyolonsel ve onun zihindeki yerleşkesi sürecin bilimsel tarafını temsil ederken, onunla henüz nihayete ermemiş ama erdirilmek istenen bir başka formun düşüncesi ise sanatsal tarafını temsil eder.

Bu doğrultuda, sessel düşlem ve ona içkin niteliksel değerler üzerinden gerçekleşen bu sürecin izdüşümle birlikte nihaileştiği, kategorize edilmeye tam olarak uygun hâle geldiği söylenemez; sessel düşlemin gerçekliğe izdüşüm oluşturması bir mutlaklık yaratmaz, izdüşüm olarak açığa çıkan şey ne mutlak suretle sanat ne de bilim olabilir. Zira şeyde mutlaklaşmış, nihayete ermiş bir sanatsallık, bilimsellik yahut kavramsallık yoktur, zaten biri değil hepsi birden içinde olduğu için bu izdüşümü yaratabilmiştir. Dolayısıyla, nesnenin sanat eseri veya icat olarak tanımlanması yalnızca bir varsayımdır.2 Ki şey alımlanırken dahi süreç bilimsel-felsefi-sanatsal dönüşüme sahiptir. Misal, sesselliğin sınırları içerisine nelerin dahil olduğuna veya olmadığına dair yürütülen düşünce, bir form tahayyülü yapılması itibarıyla sanatsal bir perspektifi gerektirir. Sesselliğe bir başlangıç ve son tahsis edilebildiği, bir form yakıştırıldığı andan itibaren ise şey mutlaklaşabilir, daha doğrusu irade mutlaklaştığına dair bir kanıya varabilir; bilimsel düşünmeye ve diğer şeylerden hariç bir biçimde tahayyül edilebilmeye, düşünülmeye ve incelenmeye başlanabilir.3

Mevzubahis sesselliğin başka formlarla, sesselliklerle, stillerle beraber düşünülmesi yahut karşılaştırılması, sesselliği –geniş– bir forma dahil düşünmeyi, varsayımsal bir form yaratmayı, sanat “icra” etmeyi gerektirecektir. Tabii ki bu, şeyin daha çok bilinmesine sebebiyet verecek ve kişi şeyi –kendince– daha da bilimselleştirecektir; şey özgül değerleriyle daha çok bilinen kılınıp aşamalı olarak şeyin ötekilerden ırak bir şekilde düşünülebilme yetisi kazanılacaktır. Ötekilerden farklı konumlanabilmesi yavaş yavaş kendiliğinin tanımını yaratacak ve kişi şeyi gerçeklikten/zaman-mekândan, tabiri caizse bağımsız bir gerçek/şey olarak tanıyabilecektir.4 Eserleştirilen şeyin, örneğin bir müziğin düşlemdeki –bilimsel– bir viyolonselden farksız vaziyete bürünmeye başlaması tam da bu nedenledir. Dolayısıyla eserin hafızaya yerleşkesinin gücüne ve niteliğine endeksli oranda –o kişi nezdinde ve o kişi için– şey bilimselleşir. Bu açıdan, şey –kendinden menkul bir şekilde– hiçbir zaman sanat veya bilim değildir, olmamıştır. Söylemek gerekir ki ne bilim ne de sanat hiçbir zaman şeyleştiği için kendisini gerçek kılmaz, ikisi de gerçek değildir. Şeyler, hem sanatın hem de bilimin nesnel bir gerçek olduğuna dair sanrı açığa çıkarmaya muktedirdir ancak her ikisi de yalnızca düşlemin devinimini sağlayabilen sanal birer eğilimdir; düşlemin niteliksel özellikleridir. İşbirliğiyle şeylere tekrardan şekil vermeye yarayan yahut aksiyon almayı sağlayabilen düşünsel sürecin öğeleridir, şeyleşmiş hâlleri ise tabi oldukları bilimsel-felsefi-sanatsal sürecin sonucu olan izdüşümleridir. Bu sebeple, öteki tarafından şeyin nasıl konumlandırılacağı izdüşümü sanat yahut bilim yapamaz. Zira öteki de şeyi bilimsel-felsefi-sanatsal bir “çalışmayla” sanat olarak alımlamış ve tanımlamıştır; tanımı her an değişime açık olan bir şeyin kategorizasyonu ve hâliyle tanımı mutlak olamaz.5 Gerçi buradan “Şeyleri tanımlamazsak ‘yanlıştan’ kurtulmuş oluruz” gibi bir anlam çıkabilir; hayır, tanımlayalım, sonra tekrardan tanımlarız, sonra tekrar, sonra tekrar… Zaman-mekân değişkendir ve karşısında sabit bir şekilde “doğru” kalınamaz, zaman-mekâna göre doğru da değişir; tanımlamamanın doğruluğu da değişkendir.6

Birçok insan tarafından müzik olarak tanımlanıyor olsa dahi, sessel bir nesnede direkt bir sanat değil ama –her şeyde olduğu kadar– potansiyel bir sanat vardır. Estetik açıdan hoş karşılanıp karşılanmamasından bağımsız olarak, seslerin müzikal bir duyarlılıkla, bir form dahilinde duyulma istenciyle dinlenmesi bu potansiyelin kendini o veya bu şekilde gerçekleştireceği vakittir. Zira bu cinsten bir odak, o sesselliği birtakım formlar ve gelenekler üzerinden düşünmeyi, sesselliğin başka şeylerle eklemli olduğu kanısına varmayı gerektirir; sesselliği başka başka şekillerde düşünerek form tahayyülü yapmayı, sanat yapmayı gerektirir. Bu açıdan her sessellik her an müzik olmaya muktedir olduğu gibi, müzik olduğu iddia edilen her sessellik de çeşitli formlar içerisinde düşünül(e)meme ve sanatın öznesi kılın(a)mama ihtimalini barındırır.

Öteki için sessel düşlemin izdüşümü, bir diğer müzikle/sessellikle ilişki aranıp taranabilirlik ihtimalini barındırması sebebiyle potansiyel bir sanat barındırır.7 Tam da bu sebeple, bugün sanatçı olarak tanımlanan müzisyenler, ressamlar değildir yalnızca sanatçı olanlar, hakeza bilim insanı olarak tanımlanan matematikçiler, fizikçiler de bilimin üyeleri değildir yalnızca; onlar düşünme yöntemlerini eserleştirerek bize bir anlam yaratma şansı tanıyanlardır sadece. Ampulü bulmaya uğraşırken gerçeklikten faydalanarak zaman-mekândan “kopuk” bir formu imleyen Humphry Davy’nin veya Thomas Edison’un ampul denen izdüşüme sanatsal süreçten yoksun bir şekilde ulaşması ne kadar mümkündür? Pek değildir. Ha, keza ampul bir estetik blok olarak alımlansaydı veya alımlanacak şekilde sunulsaydı ampule sanat mı diyecektik? Muhtemelen bu sorunun cevabı evet ki Faire la Bise adlı eseri dolayısıyla Annette Ruenzler’a sanatçı demeyi tercih ediyoruz. Yahut Edison ampulünü sanat eseri olarak sunsaydı ve sonrasında fonksiyonel olarak, bugün kullanıldığı şekilde kullanılmaya başlansaydı, bu sefer de Edison’un sanatçılığı ölümünden belki de bir buçuk asır sonra bilim insanı olmaya mı evrilecekti? O hâlde bir bestecinin bir müziği yarın düz tabanlığa iyi gelirse ne yapacağız? Ah, kim bilir, belki de müziğe hayatın cilvesi der geçeriz…

Bu durumda 1917 yılında Erik Satie’nin ortaya attığı furniture music tabiriyle Satie’den sonra ortaya atılan asansördeki klostrofobik ortamın etkisini düşürmek, kafelerdeki sessizliği bastırmak suretiyle kişiyi kafenin kaosundan kendince alıkoymak gibi emellerle kullanılan müziklerin tümü için George Owen Squier tarafından bir bakıma furniture music’ten türetilen muzak kavramına ilişkin görülebilecek her müziğin de birer buluş olduğunu, fonksiyon bloku yarattığını söylemek gerekecektir. Lakin bir muzak örneği olarak ele alınabilecek eserin konser salonundaki deneyimi tekrardan sesselliği sanat kılacaktır. Ayrıca, sesselliğin fonksiyonel yahut estetik değerlere sahip olması kültürler arası farklılıklar sebebiyle de değişkenlikler yaratabilir ve tanımlanma, alımlanma niteliği değişebilir. Örneğin Moğolistan’dan çıkma bir müzisyenin Peru’nun bir köyünde throat singing8 tekniğini kullanarak müzik yapması kendisine suni teneffüs yapılmasıyla sonuçlanabilir. Çok işveli cilvelisin müzik…

Muzak ve furniture music gibi kavramlar üzerinden değerlendirilebilecek müzikler estetik bir blokun fonksiyon bloku hâline getirilmesi, sanat olan şeyin bilim kılınması gibi görünecektir. O vakit zaten demin de dendiği üzere şeyin alımlanışı ve alımlanış koşulları nesnedeki sanatsal, bilimsel ve felsefi nitelikleri değiştirmektedir. Eğer ki alımlama biçimi şeylere sanat, felsefe veya bilim olmaya doğru yol aldırıyorsa, o hâlde şeyin sanatsallığı yahut bilimselliği doğrudan onun nesnesinden, nesnel değerinden ziyade o nesnelliğe nasıl yaklaşıldığıyla, yaklaşan kişinin perspektifiyle, yani bir bakıma düşlemi ve belleğiyle ilgili olmak durumunda kalır.9 Nesnenin deneyim ve imgeleme ilişkin biçimde oluşan niteliksel değişkenliği, kişinin şeyi deneyimlerken ve imgelerken geçmişinden çekerek kullandığı –kültürel– göstergelerin hiçbir zaman sabit ol(a)mamasından ötürüdür. Dolayısıyla sesler müzik olarak yaftalandığı yahut müzik olması adına bir sürece dahil edildiği andan itibaren kendiliğinden bilim, sanat veya felsefe olmaz, kişi –kendisini deneyimleyici rolünde görse de– bu seslerde doğrudan bilimini kullanır, felsefesini düşünür ve sanatını icra eder; kişi düşlemde sanat icra ettiği oranda şey sanatsallaşır, onu gerçeklikten gerçeğe indirgeyebildiği oranda bilimselleşir, üzerine kavramlar vasıtasıyla düşünüp bilim-sanat arasına köprü inşa ettiği oranda da felsefileşir.10

Sürecin açığa çıkardığı estetik, fonksiyonel yahut kavramsal değerler dahilinde nesnenin tanımlamalara tabi tutulup kategorize edilmesi değil de kategorisinin mutlaklaştırılması ise önemini yitirir veya belki de hiç önemli olmamıştır. Zira nesnenin müzik olduğu iddiası kişinin müzisyenliğinin, müzisyenlik yetilerinin –en azından bir kısmının– ilanıdır esasında. Aksi köşeden bakıldığında da müzik olmadığı düşünülen sessellik de kişinin müzikal yetersizliğini ifade etmekten öteye gitmez. “Bu da müzik mi?” veya “Bu da sanat mı?” gibisinden cevap aramayan, yargılayıcı olduğu düşünülebilecek sorular ne nesneye ne de nesneye şekil veren, verdiği düşünülen kişiye bir eleştiridir. Soru içe dönüktür ve yanıtı dışarıda, ötekinde değildir. Sorunun sahibi esasında kendisini yargılar, ancak ve ancak bildikleriyle şeye –zihnen– form veremeyen, biliminden ve felsefesinden faydalanıp sanatını icra edemeyen benliğine yönlendirdiği bir yargı söz konusudur. Soru, kişinin kendi bilimsel-felsefi-sanatsal yetersizliğine karşı açığa çıkardığı bir serzeniştir; yetersizliğinin temsilidir.

1. Bilim [science] kelimesinin kökeni Proto-Hint-Avrupa dilinden bir şeyi ayırt etmek adına kesmek, bölmek anlamına gönderme yapan skei kelimesine kadar dayandırılmaktadır. 14. yüzyılda bu kelime, bilme hâli anlamını oluşturmak üzere Batı Avrupa dilleriyle bir yolculuğa çıkmıştır. Sanat [art] kelimesi ise ar köküyle şeyleri birbirlerine uydurmak anlamını taşıyacak şekilde tekrardan Proto-Hint-Avrupa diline dayandırılır ve 13. yüzyılda bugün de geçerliliğini sürdüren öğrenme veya uygulamanın sonucunda sahip olunan yetenek anlamına kavuşmuştur.

2. Nesne açığa çıkarılırken sahip olunan, düşünme eğilimlerine yönelik bir varsayımdır. Bu varsayımın kendisi dahi hem bilim hem sanat hem de felsefe yapmayı gerektirir. Hâliyle bilimin, felsefenin ve sanatın nesnede olduğu ya da bahsi geçen nesnenin sanat nesnesi olduğu söylenemez.

3. Bir konser deneyimi üzerinden düşünüldüğü vakit, konser salonunda düzenli olarak açığa çıkan bir çıtırtı sesinin veya bir çalgıcının “notasyondan bağımsız” açığa çıkardığı seslerin esere dahil olup olmadığı sorgulanabilir. Kişi için çıtırtı müziğe dahil değilse, zaman-mekâna dair bir sessel öğe formun dışarısında ve birtakım başka öğeler de formun içerisindeyse eğer, bu görsel-işitsel ve tarihsel deneyimlerden yola çıkarak bir form tahlili yapmayı, şeyleri belirli bir kompozisyon dahilinde ve haricinde görmeyi gerektirir. Ayrıca, çıtırtının müziğe dahil olduğunun düşünülebildiği vakit dahil olmadığına yönelik ileri sürülen iddia da anlamsızdır. Zira, bu sesler notasyona “uygun” olmasalar dahi, eserin bu zaman-mekândaki tikel duyumunun bu seslerle oluşa geçtiğine ve bu şekilde ayrılamaz bir bütünlük gerçekleştiğine yönelik bir iddiada bulunup, özgül zaman-mekân duyumunda eserin bütünlüğünün bu formda olduğu söylenebilir. Yeter ki sesleri bir aradalıklarında müzik olarak sınıflandırabilecek bir kulak olsun.

4. Bilim ve sanat arasında –çok– kısa paslaşmalar…

5. Öte yandan, sanatın, bilimin ve felsefenin “tözünü” nesnelerin değil de imgelemin modları olarak konumlandıran bu düşünce anlamı nesnede sabitleştiremeyeceği için ne bilimin bir fonksiyon bloku üretimi olduğunu ne sanatın bir estetik bloku üretimi olduğunu ne de felsefenin bir kavram bloku üretimi olduğunu kabul eder. Eğer ki sanat –yapmak– bildiğini düşündüğün şeyler vasıtasıyla bir form tahayyülünde bulunmanın kendisiyse, sanat bilinebilir değildir, gelecektedir, gelecekte bilmek istediğin(de)dir. Hâliyle kategorizasyonu da mümkün değildir.

6. Şevk ve meşk ederek bir şey yapalım, o nereye gidiyorsa gitsin. Yeteri dozajda şevk, şeyle duygusal bağ yaratarak takip etmeyi itkisel açıdan zaruri kılar, gittiği yerleri gezmeyi gerektirir. Meşk edilebilecek, değişime gebe olunabilecek, yani zaman-mekânın akışına katılmaya alan tanıyabilecek kapılar açmak zorunda bırakır.

7. Hâlâ nesnenin kendinde bir sanat olduğu ne yazık ki söylenemiyor.

8. Throat singing: Moğolistan etnik müziğinde hayli yaygın olan ve gırtlağın titreşiminden faydalanılan bir vokal tekniğidir. Bu teknik sayesinde birden fazla nota eşzamanlı bir şekilde açığa çıkarılabilir. Bir örnek dinlemek isterseniz bu ağıtın sonlarında çeşitli şekillerde kullanılmaktadır.

9. Hâlâ nesnenin kendinde bir sanat olduğu ne yazık ki söylenemiyor.

10. Lakin, bu tez içselliğe yarattığı gönderimlerden ötürü insanı merkezileştiren bir tez olarak da anlaşılmamalıdır. Zira –her ne kadar bir insan zihninden çıkıyor olsa da– merkeze koyduğu şey hümanist bir bakışla insan değil perspektifin içkin olduğu her şeydir. İleri sürülen düşünce bilim, sanat ve felsefeyi nesnellikten arındırması itibariyle canlılık teşkil ettiğini düşündüğü her şeyin içerisinde kılar. Tam da bu yüzden, örneğin bir aslana da bilimsel-sanatsal-felsefi veçheler atar. Aslanın ceylan yeme anılarından faydalanması biliminden, yaşama güdüsünü yaratan itkisi felsefesinden, ceylanı yemesini sağlayacak aksiyonunun harekete henüz geçmeden formel olarak kurgulanması da (koşmak, kaçış noktalarını hesaplamak vs.) sanatından faydalandığını gösterir niteliktedir.

bilim, Erik Satie, felsefe, fenomen, Furkan Keçeli, George Owen Squier, muzak, müzik, nesne (obje), perspektif, sanat, ses, zaman-mekân