Beat dergisi için tasarlanmış
afişte David Bowie kolajı, 
fotoğraf: duncan c (CC BY-NC 2.0)
Şu Telif Meselesi

Sanatkârların şu düzende nasıl geçineceğine, sanatçının kendisinden başka herkes karar verir oldu. Taylor Swift’ten Bob Dylan’a, memleketin bir iki meşhur çizerine dek, bu problemden ağzı yanmayan yok. Meseleyi Türkiye özelinde ele almak kolaya kaçmak, farkındayım. Ancak, memlekette telif haklarının nasıl işlediği veya işlemediği üzerine düşünmek hem sanat ve düşün ürünleriyle, hem de internetle ilişkimizi tekrar şekillendirme potansiyeline sahip; çünkü internetle ilişkimiz, telif üzerinden, sanat ve düşün ürünleriyle ilişkimizi de etkiler oldu. Keza sanat ve düşün ürünleriyle ilişkimiz de internet algımızı şekillendiriyor. Bu belki küresel bir sorun, ancak bizimki gibi sanat ve fikir tüketmeyen toplumlarda etkileri de büyük oluyor. Meselenin internetle ilişkisi günümüzde epey önemli; çünkü internet “tasarlanırken” kimi nedenlerle dosyaların kime ait olduğu web protokolüne dahil edilmemişti.

Daha basit anlatayım. İnternetten bir resim dosyası indirdiğinizi düşünün. Dosyanın özelliklerini gösteren bilgi penceresini açtığınız vakit, dosyanın boyutu, adı, tarihi gibi kimi özellikleri görürsünüz ama dosyayı ilk kimin yarattığını, dosyanın haklarının kime ait olduğunu göremezsiniz; çünkü bu bilgiyi koymak mecburi değildir, değiştirmek kolaydır. Ancak, bu böyle olmak zorunda değildi. Nasıl dosya boyutu bilgisi –PhotoShop’la falan oynamadıysanız, sabit ve güvenilirse– dosyayı kimin yarattığı, hangi izinle nerede kullanıldığı bilgisi de aynı şekilde dosyalara eklenebilirdi. Dahası, benzer mekanizmayla dosya sadece sahibinin izin verdiği adreslerde ve sitelerde görünür olabilir, nerede ve nasıl kullanıldığı takip edilebilirdi. İndirip kendi cihazınızda görmeniz mümkünken, izinsiz bir siteye yüklediğinizde dosya görünmez olabilirdi. Keza ekran görüntüsü ve benzeri şekillerde kopyalanması engellenebilirdi.

Tarif ettiğim “jpg polisliği” değil. Tarif ettiğim “internetin kimin olduğu” sorusu. Zira bu soruya verilen “sosyalistçe” cevaplar artık komik kaçıyor. Anlatayım. Bendeniz bir yandan Propaganda Yayınları’nda e-kitap yayımlıyorum.* Yayımlıyorum yayımlamasına da tüm külliyat internette sınırsızca ve sorumsuzca “paylaşılıyor”. Bunu bilgiye ve sanata ücretsiz olarak erişme çabasıyla yapanlar, hadi klişeleri tekrarlayayım, yazarın ve yayıncının emeğini çalıyor. Sanatı ve düşünceyi değersizleştiriyorlar. Bu, herkesin bildiği ama kimsenin umursamadığı bir argüman. Beni artık çileden çıkaran ise internet firmalarının veri çiftliğine alet edilmesi bu külliyatın. Zira e-kitap dosyalarını “paylaşanlar” bunu genelde YanDisk gibi koca koca internet firmalarının hizmetlerini kullanarak yapıyor. Nihayetinde YanDisk kazanıyor. Hizmetlerini kullanıcı için ücretsiz sunarak, daha da fazla kazanıyor, daha da fazla kullanıcının verilerine sahip oluyor. Böylece, bizim e-kitaplar, bu e-kitapları pervasızca indirenler falan Yandex’in veri çiftliğine gönüllü bilgi veriyor. Yandex büyüyor, Propaganda küçülüyor.

Bu meseleyi tartışırken –çünkü yıllarca bu soruya defalarca maruz kaldım– tek argümanım vardı: “Bari bizden çalmayın.” Zira holdingleşmiş yayıncıların –Yapı Kredi gibi–, küresel hegamoniklerin –Penguin gibi– kitaplarını çalmak bence farklı bir ahlaki kategoriye ait. Bu tartışmaya burada girmeyeceğim. Benim ilgimi çeken, Yandex’in büyümesinin orta ve uzun vadede yeni Propaganda’ların çıkmasını engelleyecek olması. Dahası, bunun için kapitalist ekonominin silahlarını kullanacak olması. Kitapları sorumsuzca “paylaşmanın”, kapitalizmin silahlarına mermi olması.

Denklem basit aslında: Kitleler Yandex ya da diğer büyük internet şirketlerini daha da fazla kullanırken, internette kendine yer açmaya çalışan küçük ve niş girişimler daha da azalacak; çünkü pastadan alabilecekleri pay gitgide daha da küçülecek; çünkü mesele artık, Propaganda’ya para vermemek değil, umursamadan Yandex’i zengin etmek, daha da, daha da zengin etmek.

Telif ihlali meselesi zira artık, sanata para vermemekten çıkıp internet devlerine para vermeye dönüştü. Yandex örneği bunun küçük bir parçası. Bu gidişattan pay almaya çalışan birçok girişim de var zaten: Kendi haber üretmediği hâlde, diğer gazetelerin haberlerini yayımlayıp reklam geliri elde etmeye çalışanlar bunun basit bir örneği. Zira artık gazeteler değil buna benzer platformlar daha fazla okunur oldu. Hatta büyük firmalar da –Apple News akla geliyor– yasal mali anlaşmalarla bu topa da girdi.

Bedavanın diktatörlüğü bizi ezmeye çoktan başladı. Memlekette okunacak web gazetesinin var olmaması, Manifold’un ücretsiz olmak zorunda olması (ayda X lira abonelik parasını kim verir Allah aşkına), çoğu yeni yazarın sıfır telifle kitap yayımlamak istemesi bu gidişatın en basit emareleri; çünkü paramızı (verimizi ya da zamanımızı) Yandex’e veriyoruz, Manifold’a ya da Propaganda’ya değil.

New York Times usulü abonelik sistemi ya da gönlünden ne koparsa usulü yöntemler akla geliyor hemen. Ama bunların da verili şartlar altında işe yaramayacağı açık; çünkü biz daha büyüyüp New York Times olamadık. Yazdığımız yazılar, çektiğimiz fotoğraflar, başka başka memleketlerde de telifi ödenerek yayımlanmıyor. Türkçe yazıp çiziyoruz, bu 80 milyona mahkûmuz.

İnternetin “mülksüzleştirilmesi” romantik ve hayalperestçe bir amaç belki. Ancak, bu yolda mücadelenin yolu emekçilerden çalarak kartelleri zengin etmek olmamalı. Bu kendini bilmezliği hele hele sol ideolojilere mal etmek, internette paylaşılabilen emeği yok saymak, işin iyice çığırından çıktığının göstergesi. Hâlbuki internet kütüphaneleriyle bu sorunu çözmek gayet kolay. Hâlbuki halk kütüphaneleriyle bu sorunu çözmek kolay. Olması gereken çözümlerden uzaklaşmak, bizi aynı zamanda kapitalizmin çözümlerine, DRM’ye, dosya kilitlerine mahkûm ediyor; artık istesek de “paylaşamıyoruz”.

Düşün ve sanat erbabının prekaryaya dahil olması üzücü bir şey. Keza zaten az kazanan emekçilerin ürünlerinin de matbaacı, yayıncı ya da patron tayfasına, kendilerinden daha fazla maddi fayda getirmesi daha da üzücü bir şey. İnterneti evirip çevirip bizleri daha da prekaryaya ittiren bir mekanizmaya dönüşmek, bakın burada durun, hem internetin “tasarımıyla” hem de bizlerin umursamazlığıyla ilgili. Günahın çoğu kimin, artık emin olamıyorum.

* CB, “İkisi Sana On Beşe Olur”, Manifold, 13.10.2017.

Can Başkent, dijital ekonomi, dijital kültür, e-kitap, internet ekonomisi, prekarya, telif