Biyolojik cinsiyetine geri dönen
ve bu bağlamda NHS’e açtığı davayla
tanınan Keira Bell,
ergenlik hormonlarının
baskılanmasına ilişkin
alınan karar hakkında yorum yapıyor,
01.12.2020
(haber videosundan ekran görüntüsü)
Biyolojik Transformer

0.

Otosansürün nasıl işlediğine dair en büyük delillerden biri trans mevzusu üzerine yazılan saçma sapan yazılar olsa gerek. Herhangi bir yargı ya da ideoloji içermeyen bomboş yazılarla konu ele alınır, radikal siyasetten gitgide uzaklaşan yaklaşımlarla mesele eşelenir oldu. Şüphesiz, ben de otosansansüre kurban gidenlerden biriyim, çünkü trans meselesi üstüne hâlâ ele gelir bir yazı yazmadım. Bu yazı da bir istisna oluşturmayacak.

Çünkü, ağzım yandı.

2009’un Aralık ayında, dönemin popüler entelektüel dergisi Mesele’de “Biyolojik Feminizm” başlıklı bir yazı yayımlamıştım.1 Ardından, Mesele’de, yazıma cevaben sert ve dışlayıcı bir cevap yayımlandı. Cevabı beğenmedim, cevaba cevap hakkımı kullandım, fakat yayımlanmadı.2 On iki küsur yıl önce cancel kültürü pek yoktu, ancak yazım, özgürlükçü ve radikal siyaset ortamlarında homurdanmalara sebep oldu. O tarihlerde Amargi’de anarşizm üzerine düzenleyeceğimiz söyleşim iptal edildi. Popüler lingoyla “teşhir edildim ve dışlandım”. Heyhat!

Buna cevaben yazdığım yazının son paragrafını hâlâ seviyorum:2

Hakaretamiz ve dostça olmayan eleştirileri ciddiye almıyordum. Ama şunu gördüm; bu toprakların havasından mı suyundan mı emin değilim, küfretmeden konuşamıyoruz ve üstüne üstlük bunu kendimize hak görüyoruz. Gelen eleştirilerin çoğu böyle olunca ben de mecburen tribüne oynamak zorunda kaldım ve bu eleştirilerden birini yanıtlamaya gayret ettim. Hatırlarsınız, “Biyolojik Feminizm”i bitirirken kendimi tutamamıştım ve “aksi takdirde, feminizm gelecekte, sınıfsal temelini şaşırmış, yavan bir küçük burjuva hayali olarak anılacaktır” demiştim. Şimdi görüyorum ki [yazımı eleştirenlerin] geleceği beklemesi gerekmiyor. Zira, kendi feminist imparatorluklarında (ya da imparatoriçeliklerinde), giriş bileti kestiklerini yandaş kabul edip, beğenmediklerini dışlamaktalar. Dahası bu şekilde toplumsal dönüşüm yaratmaya gayret ediyorlar. Bu topraklarda toplumsal politika mücadelelerinde elde edilen tüm deneyimlerin her yirmi senede bir “resetlenmesinin” ve başa sarılmasının nedeni nedir, bilmiyorum. Ama gene de şu aklımdan geçiyor sürekli: Velev ki hakkımda dile getirilen iddiaların hepsi doğru, beni böyle mi kazanacaksınız?

Çünkü on üç sene önce de şimdi de radikal siyasetin hemen her dalında görüş ayrılıkları dışlanmayla sonuçlanıyor. Bunun tek sonucu var: Düşman yaratmak ve neticede mücadeleyi kaybetmek.

1.

Trans meselesi de farklı işlemiyor. Radikal siyasette, ele gelir bir rasyonelleşme sunmadan, genelgeçer ve egemen (sol tandanslı) ideolojiyi benimsememiz bekleniyor. Dahil olmayanlar da dışlanıyor, düşman ilan ediliyor. Kazanılmıyor.

Trans meselesi, örneğin, bir iki popüler konu başlığı üzerinden tartışılıp duruyor: (i) trans sporcular, (ii) trans “çocuklar” ve (iii) biyolojik bedenin ontolojisi. Biraz düşününce insanın aklına, egemen medyanın tüm bu konu başlıklarına dair sunduğu haberler geliyor. İri yarı bir trans sporcunun, kadın sporculara kıyasla podyumdaki resminden tutun da Harry Potter’ın yazarının tvitleri, Dave Chappelle’den Ricky Gervais’e kimi stand-up komedyenlerin şakaları… Sosyal medyada bunlara verilen en yaygın cevap da bir tür dijital linç ya da cancel çabası. Fakat görünen o ki cancel kültürünün takipçileri, bu stratejinin kendi ideolojilerini nasıl küçülttüğünü ve zayıf gösterdiğini hâlâ fark edemiyor: “Seninle tartışamam zira argümanlarım kuvvetli değil, onun için seni cancel etmeye çalışacağım.” Ancak, trans meselesi hepimizi derinden ilgilendiriyor. Hâliyle hepimizin konuşması, hepimizin fikir bildirmesi, hepimizin önce yanlışı sonra da doğruyu bulması gereken bir mesele. Dışlayıcı cancel kültürü bu temel epistemolojik dizgiyi bozmaya çalışıyor.

2.

Trans meselesinde “biyolojik feminizme” ihtiyacımızın olduğu çeşitli noktalar var; çünkü “trans erkekle”, örneğin “erkeğin” aynı olmadığını, yer yer de aynı haklara sahip olması gerekmediğini iddia etmenin cinsiyetçi bir tavır olmadığını anlatmak gerekiyor. Keza, transların maruz kaldığı şiddete ve hak ihlallerine karşı çıkmanın da egemen trans ideolojiyle, her neyse artık, hemfikir olmak anlamına gelmediğini de hatırlamak gerekiyor.

Örneğin bir trans erkeğin, Benatar’ın değindiği zulümlere, yani cinsiyetçiliğin erkekleri “de” mağdur ettiğini anımsatan vakalara, uğrama şansı neredeyse sıfırdır.3 Keza erkeklik deneyiminin biyolojik safhalarına dair de –örneğin ergenlik krizleri, örneğin erkeklik hormonunun yaptıkları, örneğin erkeklerde daha sık görünen hastalıklar– trans erkeklerin bir deneyiminin olamayacağı açıktır. Zaten bundan dolayı erkek ile trans erkek farklı şeylerdir.

Farklı olmakta elbette sorun yok. Mesele fark yokmuş gibi düşünmemiz istendiğinde ortaya çıkıyor; çünkü erkeklik kısa saç, önden işeme, pipiyi andıran bir et parçası, az buçuk kas değildir. Keza kadınlık da memeden ve uzun saçtan ibaret değildir. Eğer kadınlık ve erkekliğin ne olduğunu hâlâ anlamak istiyorsak, yapılacak tek şey mesele üzerine daha fazla fikir ve söz üretmektir. Trans ideoloji bunun tam tersini yapmaya çalışıyor. Bu nedenle ne kadın ve erkeği ne de trans kadın ve trans erkeği anlayabiliyoruz.

Anlamadığımız için de yanlış tanıyoruz.

3.

Trans ideolojinin diğer bir sorunu da biyoloji ve tıbba bu kadar bağlı olmasına rağmen bu konularda çok az şey söylemesi. Bunun en büyük acısı, acı demek az gelir, “şiddeti”, trans çocuklar meselesinde ortaya çıkıyor.

Zira, kısaca anlatayım, trans çocuklar meselesinde zurnanın zırt dediği nokta ergenlik hormonlarının çocuk ergenliğe başlamadan önce durdurulması konusu. Ergenlik çağlarında trans olduğunu düşünen çocuklar için tıbbi açıdan en pratik yaklaşım, gerekli koşullar sağlandığında, ergenlik başlamadan “olumlanan” cinsiyete dönük tıbbi ve cerrahi işlemlerin başlamasıdır. Bu, biyolojik cinsiyetin ilaçlarla hormonlarla öldürülmesi, zamanı gelince de yavaş yavaş yeni fiziksel cinsiyetin inşasına başlamak demek. Bu riskli, geri dönüşü pek olmayan, ağır bir tıbbi süreç.4 Sonunda da çocukların üreme hakları ellerinden alınıyor. Hele hele bu çocuklar birkaç yıl sonra pişman olup biyolojik cinsiyetlerine dönmek isterse, ki gani gani örnek var, iş daha da karışıyor.5 Zira pişman transtan daha zor olan şey, pişman trans çocuktur; çünkü bir çocuk trans olduğuna kendi kendine karar veriyor, buna da “kendi kendini teşhis” deniyor. Tıpçılar da buna tamam diyor. Bu zorlukların sonunda türlü türlü vaka mahkemelere taşınır oldu. Kimi batı memleketlerinde trans çocuk klinikleri kapatıldı; çünkü, örneğin, bir kadının erkek gibi yaşamaya çalışması, kendi bedeninin erkek bedenine benzemesini istemesi onu erkek yapmıyor, fakat trans ideoloji böyle düşünmüyor. Bunun en komik örneği, “âdet gören insanlar” tartışması. İki yıl önce web’de yayımlanan bir makalenin başlığı insanları şaşırtmıştı: “Âdet Gören İnsanlar İçin Daha Adil Bir COVID-19 Sonrası Dünya Yaratmak.”6 Meşhur bir kadın yazar da “âdet gören insanlar” yerine neden “kadın” denmediğine dikkat çekmişti.7 Bu elbette, trans ideoloji için kabul edilemez bir tavırdı, zira bazı kadınlar (translar da kadın olduğundan anlaşılan) âdet göremiyordu, trans kadınları kadınlıktan dışlar görünüyordu bu. Biyolojik kadınların (tıbbi sorunları bir kenara bırakalım) âdet görüyor olmasının trans kadınları rencide edeceğini düşünmek, tartışmanın zeminin kadınlıktan çıkarıp erkeklik zeminine çekmektir; çünkü erkekler âdet görmez. Bazı erkek translar hâlâ âdet görse de bu erkekleri âdet gören cins yapmaz.

Eğer bu hâlâ ikna edici değilse, insanlığın kaynaklarının trans kadınlara rahim nakli yaparak hamile kalmalarına yardım etmek için harcanacak olması belki ikna eder sizi.8

4.

Trans ideolojinin feminizmi ezmeye çalışan eril cinsiyetçiliğin bir uzantısı hâline gelmesi, yılların emeğiyle inşa edilen feminizme en başta zarar veriyor. Zira kadınlığı feminizmden dışlayarak eril şiddetin kadınlığı ele geçirmesi aslında çok yabancı bir fenomen değil. Dahası, cinsel kimliği [gender] cinsiyete [sex] yükseltmesi, cinsiyetin cinsel kimliğe indirgenmesi kadar anlamsız ve zararlı bir siyaset. Dolayısıyla bu da stratejik olarak cinsiyetçiliğin ve cinsiyet ayrımcılığının yaptığından pek de farklı değil. Cinsel kimlik ile cinsiyet arasındaki farkları azaltmaya ya da yok etmeye dönük mücadele, her şeyden önce ayrımcı, farklılıkları törpüleyici, en önemlisi de ontolojileri yok eden bir yaklaşımdır; çünkü trans erkeği örneğin trans yapan, zaten erkek olmamasıdır. Bunda da yanlış bir şey yoktur.

Egemen trans görüşün eril olduğunu kanıtlayan en önemli argümanlardan biri trans olmanın fiziksel acı vermesi ve tıbba doğrudan bağlı olmasıdır. Neticede de zaten “gerçekten” karşı cinse geçilememektedir. Bu bariz gözlem aslında siyasetin temelindedir. Bu zorlama da eril siyasetin bir zorlamasıdır. Gelinen nokta eril siyasetin trans meselesiyle özgürlükçü feminizmi ele geçirmeye çalışmasıdır.9

5.

Son yıllarda veganlar için “sahte et” denen, tofu ya da seitan temelli ürünler piyasaya çıkar oldu. Bunlar kebap veya burger gibi ürünlere “benzer” tatta ama tamamıyla bitki temelli, yemesi pişirmesi pratik şeyler. Bu piyasanın hedef kitlelerinden biri çeşitli nedenlerle et yemek istemeyen ama etin dokusunu ve tadını arayanlar. Bu açıdan bakınca nispeten olumlu bir şey bu: Çünkü etoburları hayvan öldürmeden tatmin eden bir yöntem. Ama bir yandan da veganlar için tuhaf bir şey. Zira ete benzeyen şeyleri veganlara satmaya çalışmak, en hafif tabirle tuhaf. Ama öte yandan bu, sahte etin et olmadığı gerçeğini değiştirmiyor. Veganlar da etoburlar da tofu kebabı tofu kebabı olarak yiyor. Onun et olduğunu sanmıyor. Sahte et piyasasının artması veganizmi geliştiren bir adım olmadı, olamadı. Tıpkı trans ideolojinin feminizme bir katkı sunmadığı gibi.

6.

Kapitalizmin en etkileyici özelliği, karşıtlarını bir şekilde kendine çekebilmesi. Kavramları yeniden tanımlamak, daha önceki tanımını kabul edenleri gerici ve düşman olarak yaftalamak da bilinen bir stratejisi. Feminizmin erilleşmesi de son yıllarda göz göre göre gelişen bir şey. Buna karşı çıkmak da yıllardır vazgeçmeden direndiğim bir tutum. Hâliyle şimdiden söyleyeyim: “Velev ki hakkımda dile getirilen iddiaların hepsi doğru, beni böyle mi kazanacaksınız?”

1. C.B., “Biyolojik Feminizm”, 2009.

2. C.B., “Bir Cevap: Biyolojik Feminizm”, 2010.

3. David Benatar, The Second Sexism: Discrimination Against Men and Boys, John Wiley & Sons, 2012.

4. Çocukları üreme hakkından mahrum bırakmanın çocuk suistimali olduğunu düşünmek için illa ki Cumhuriyetçi olmak gerekmiyor. Zira Teksas’ta Cumhuriyetçi vali bunun çocuk suistimali olduğunu düşünüyor: “Don’t mess with minors’ sex in Texas”, The Economist, 5 Mart 2022.

5. Detranzisyona uğrayanlar, hatta detranzisyonla tekrar biyolojik cinsiyetlerine dönen çocuklar, artık ana akım medyada geniş yer buluyor. Örneğin: Robyn Kanner, “I Detransitioned. But Not Because I Wasn’t Trans.”, The Atlantic, 22 Haziran 2018. Jesse Singal, “When Children Say They’re Trans”, The Atlantic, Temmuz-Ağustos 2018, “Portrait of a detransitioner as a young woman”, The Economist, 6 Kasım 2021.

6. Marni Sommer, Virginia Kamowa, Therese Mahon, “Opinion: Creating a more equal post-COVID-19 world for people who menstruate”, Devex, 28 Mayıs 2020.

7. Veya daha geniş bir analiz için: “Why the word ‘woman’ is tying people in knots”, The Economist, 2 Ekim 2021.

8. Dina Fine Maron, “How a Transgender Woman Could Get Pregnant”, Scientific American, 15 Haziran 2016.

9. Sheila Jeffreys, Gender Hurts: A feminist analysis of the politics of transgenderism, Routledge, 2014.

biyoloji, Can Başkent, cinsiyet, cinsiyetçilik, çocuk, feminizm, kimlik politikaları, LGBTQİA+, linç kültürü, toplumsal cinsiyet, trans birey, trans ideoloji