Fanzin dünyasını bırakmam hiç zor olmadı. Cesur yeni dünyanın yeni hayatlarını, yeni heyecanlarını, yeni formlarını hemen kabullendim.
Bunu kabullenirken, egomun bende açtığı yaraları da sarmaya çalıştım. Çünkü fanzinlerde yazıp çizmek ve fanzin yayımlamak ile ego arasında güvercin ürkekliğinde bir ilişki var. Elbette ki her yazar çizer ürün yaratırken bunu biraz kendi egosu için yapar. Fanzin kültüründe, en azından benim dahil olmaya çalıştığımda, egonun ürünü etkilemesine izin vermemek lazımdı. “Piyasaya dönük” iş yapmaktansa, insanın içinden geleni yapması halbuki ne güzeldi. Ne olur ne olmaz, kimi fanzinciler bunu yaparken kendi adlarını kullanmaz, mahlasla üretim yaparlardı. Böylece kişinin adının, piyasaya dönük yanının ortaya çıkması engellenmeye çalışılırdı. Mahlaslı, isimsiz fanzinler kişinin kimliğini saklar, egosunu tatmin eder, fakat neticede bu ego tatminin aşırıya kaçmasını da engellerdi. Mesele ben değildi, ama bir yandan yine de bendi. Bu yazar-çizer-editör ile fanzin arasındaki ilişkiyi daha da romantikleştirirdi.
Fanzinlerin, bir nesil olarak, kendilerini imha etmesine neden olan iki büyük faktör var. Bu iki faktör de bu ego meselesine bağlı. Birinci faktör, değindim, her fanzincinin mahlasa bağlı kalma ihtiyacı hissetmemesi. Açık adı-soyadı, adresiyle fanzin yayımlayıp, üretim sürecinde “ben”i yok yere vurgulamak, fanzinlerin ölmesini sağlayan ilk nedenlerden biriydi bence. Zira, kurtuluş yok, bir iki şanslı fanzinin yazarı ya da editörü değilseniz, fanzinden gelecek itibar, şan şöhret dişinizin kavuğunu bile doldurmayacaktır. Bir iki groupie ya da meraklının sağlayacağı ilgi ve hayranlık da belki bir yerden sonra yetersiz hâle gelecektir. Bu hayal kırıklığı, emeğinin takdir edilmediğini hissetmek, her üretiminin altına adını soyadını bastıra bastıra yazan birinin kaldırabileceği bir şey değil. Çünkü bu kadar emek yoğun bir şeyde, adınızı yazıp ilgi bekliyorsanız, çok büyük ihtimalle bunu alamayacaksınız. Takdir edilmemek de sizi üzecek. Romantik ilişkide ilk kopuşlar başlayacak.
İkinci faktör, fanzinciliğin sadece bir tercih değil, genelde, iktisadi bir zaruretin sonucu olması. İmkân olsa on binlerce basılıp, profesyonelce hazırlanıp dizilecek bir dergiye dönüştürülecek işlerin, mecburiyetten fotokopiyle dağıtılmak zorunda kalması da kolay kolay baş edilebilecek bir mesele değil. İmkânsızlıklar neticesi doğan fanzinlerin de uzun ömürlü olması elbette mümkün değil. Şanslılarsa matbu profesyonel dergilere dönüşürler, şanssızlarsa sonuç belli.
Her iki yolun da yıkıcı ve hayal kırıklıklarıyla, ah Abelard duy beni, dolu olduğunu görmek zor değil. Eh, ben iki yolu da denedim. Söz konusu yıkım ve hayal kırıklarıyla da bir şekilde baş etmeyi öğrendim.
Bu sırada da fanzinlerin dergilere alternatif olduğunu hiç düşünmedim; faturayı fanzinlere, “fanzin âlemine” kesmedim. İkisinin de apayrı şeyler olduğuna ta baştan kaniydim. Yıllarca isimsiz fanzinler çıkardım. İnsanüstü emeklerle bunları dağıtmaya, yaymaya çalıştım. Her detayı için günlerce düşündüm, logo fontundan, kapak desenini nerede kime çizdirebileceğimi düşünmeye dek, onlarca deneme ve eskiz yaptım. Güncel tabirle, epey yatırım yaptım. Neticede, elbette bu emeğin azıcık da olsa karşılığını almadım sanırım. Yanlış anlamayın, kırgın ya da gücenmiş değilim. Ancak bu kolay bir mücadele değil. “Ben”den başka güvenilir çok az kişi vardı çevremde.
Marksçı olamamamın en birincil nedenlerinden biri de bu. Çünkü emek-değer siyaseti meselesi açılınca hâlâ aklıma gelen ilk örnek, bir fanzincinin trajedisidir. Karşılığının alınmayacağını bile bile bir insanın bu kadar emek sarf etmesi, ekonomik dinamiklerle açıklanacak bir şey değil.
Öte yandan, imkânsızlıklar nedeniyle fanzine “mahkûm olmuş” işler çıkardığım da çok oldu. Gece yarılarına kadar toplantılar yapılan, etkileyici bir görsel ve editöryel karakteri olan, sanatsal bir mizanpaja ve tipografiye sahip, editöryel toplantıları heyecanlı ve çekişmeli, on binlerin okuduğu bir dergi çıkaramayacağım için, ki böyle bir isteğim olduğundan da pek emin değildim, elim mecbur, fanzin çıkarmıştım. Eline alan fanzinin emek yoğun olduğunu görse de bu gözlem bir değere pek dönüşmüyordu.
Dediğim gibi internetin fanzinleri öldürmesi ya da ölümlerini kolaylaştırması beni üzmedi. Keza fanzinlerin internete taşınabileceğine dair bir umudum da asla olmadı. Çünkü değişen sadece kâğıdın byte’lara dönüşmesi değildi. Devir değişmişti. Ve bu normaldi.
Çünkü biraz önce değindiğim iki faktörün de internette var olabilmesi mümkün değil. İsimsiz bir iş yapmak teknik olarak imkânsız, zira bilgisayarınızın falan IP kayıtları rahatlıkla bulunabilir. Keza ekonomik imkânsızlıklar da webzine’ler için geçerli değildi, zira html kullanarak basit bir site yapmak kolaydı. Dahası, 25 yıl önce falan, bir e-fanzinin (webzine’in) sayfası görsel olarak büyük bir gazetenin web sayfası seviyesine rahatlıkla erişebiliyordu. Bu belki, sınıfsal bir ayrım yaratsa da, webzine yayımlamayı kolaylaştırıyordu. Ayrım sınıfsaldı, zira sadece interneti olan, html, FTP falan bilenler bu işi yapabiliyordu. Kimisi için epey zordu bunlara erişmek. Ama yine de kâğıt üstünde de olsa, tüm bu kolaylıklara rağmen webzine’lere inanamadım.
Diyeceksiniz, fanzinler ölmedi, belki şekil değiştirdi. Sağda solda birçok fanzin fuarı var, kimi kitapçılarda hâlâ fanzin bulmak mümkün. Keza bir zamanlar herkesin birer blogu vardı ve üretilen işler fanzin ayarındaydı. Doğru. Ama hâlâ insanın kafasına yatmayan birçok şey var. Bunlardan biri eski fanzin okurunun –yazarla ve editörler etkileşmek isteyen bir okur kitlesinin– var olmaması. Ama bunun en önemlisi, en azından benim elime ulaşanlara dayanarak söyleyeyim, fanzinlerin içerik kalitesinin artık pek büyüleyici olmaması. Okur da elbette bu düşüşe seyirci kalamıyor. Diğer, belki de en önemli neden, fanzin editörlerinin artık bu işi bir romantizm tutkusuyla yapması. Bu tutku bazen kaliteyi elbette düşürebiliyor. Dahası, genelde bunu hemencecik anlayıveren okurun da fanzine ilgisi iyice azalabiliyor. Zira artık fanzinler hem okur hem yazar için değil, sanki sadece yazar (ve editör) için yayımlanıyor. Son olarak, fanzinlerin önemli yol alma araçlarından biri yavaşlıktı. Mektupla yazışa yazışa gönderilen metinler, postayla dağıtılan fanzinler belki bir heyecan, belki bir merak yaratıyordu. Postadan fanzinin gelmesini beklemek, benim gibi “adanmışların” kendine posta kutusu alması, yer yer bu posta kutusunun dolup taşması, bu romantizmin okuru ve yazarı da ilgilendiren bir parçasıydı. Fanzin takasıyla birçok fanzine çok ucuza erişebilir, distribütör olabilir, bir sürü fanzine yazı gönderebilir, hatta tek sayılık fanzinler bile çıkarabilirdiniz. Tüm bu düzenin altında yavaşlık yatıyordu. Çünkü bunların hepsi yavaş yavaş oluyordu.
Fanzinlerin yerini bir şey dolduracak mı kestirmek çok zor. Plaklara dönüş romantizmine benzer bir akım, şüphesiz yer yer fanzinler için de söz konusu. Bu elbette sosyal medya ve internet hızına dönük bir antipatiyle kol kola gidiyor. Bunlar fanzinciler için umut verici.
Fakat benim hâlâ emin olamadığım, internetle beslenen kuşağın ve nesillerin, ah mazi, fanzinler için nasıl içerikler üreteceği.
İşte burada karamsarlaşmamak mümkün değil.